<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Söyleşi</title>
         <link>https://www.ayrintigazete.com/soylesi/</link>
         <description>Dünya&#39;daki son gelişmelerden haberdar olun.</description><item>
			<title><![CDATA[Eşraf (Mele,Mütref)]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Eşraf: Bir muhitteki eski, köklü ve güvenilir aileleri belirtmek için kullanılır.

  Osmanlı Devleti'nde eşraf; nüfuzu, mal varlığı ve saygınlığıyla yerel halk üzerinde etkili olan kişileri ifade ediyordu.

Eşrafın varlığı, aynı zamanda bir yerleşim yerinin köklü bir geçmişi olduğunun da belirtisidir. Bir çok yönden ele alınıp yerleşim yeri (köy, kasaba, şehir) ile ilgili çok yönlü okumayapılabilecek bir özelliği vardır eşrafın.

Varlığı ayrı, yokluğu ayrı bir değerlendirme ölçütüdür. İdeolojik bakışla olumsuzlukları üzerinden de çok yönlü bir toplum değerlendirme fırsatı sunar eşraf. 

Sol, feodal toplum ve burjuva tanımlamasını hızla yapsa da bu kavramlar her toplumsal yapıda yerli yerine oturmaz. Örneğin ülkemizin doğusunda hâlâ devam eden ağalık/köy sahipliği dahi bu kavramlarla tam olarak açıklanamaz.

 İslam’da bu duruma tam denk düşmese de yakın ilişkili iki kavram vardır ve genel bir okuma fırsatı verir. Bunlar:  Mele ve Mütreftir. 

 Mele ve Mütref, Kur'an-ı Kerim’de genellikle birlikte anılan iki sosyolojik kavramdır. Mele toplumun siyasî ve sosyal anlamda önde gelen elit sınıfını tanımlarken, mütref bu zümrenin sahip olduğu aşırı zenginlik ve refah sebebiyle şımarıp azgınlaşan halini ifade eder. Bu durum aslında aynı zümreyi önce genel yapısıyla sonra da içlerinde oluşanolumsuz davranış biçimleri üzerinden tanımlamaktır. 

  Mele’nin karakteri Diyanet Vakfı Ansiklopedisinde şöyle tanımlanır: Peygamberlerin getirdiği ilâhî mesajlara ve sosyal adalete karşı çıkan, kendi çıkarlarının ve geleneksel statülerinin sarsılmasından korkan kimselerdir. Mütref’inkarakteri ise İslam Araştırmaları Merkezince, “dünyevi nimetlere o kadar boğulmuşlardır ki, bu durum onları şımarıklığa (başıboşluğa) ve sorumsuzluğa sürüklemiştir. Gücün ve zenginliğin verdiği sarhoşlukla yoksulları ezer, hakka ve adalete sırt çevirirler” şeklinde tanımlanır. Güncel bir tanımlama olarak “zengin ahlaksızlığı” da buna karşılık gelir. Azgınlığın ve sapkınlığın ortalama akılla anlaşılamayacak boyuta ulaşması da bu ahlaksızlık kapsamındadır.

Sonuç olarak bir topluma adalet hakim olmuş ve ahlaki değerler ne kadar gelişmişse eşraf da bundan payını alır ve bugelişime katkı sunan bir üst kültür üreticisine dönüşür. Eğer bir toplumda bütün değerler aşınmış ve adalet zayıflatılmışsa “eşraf” orada bir güç odağına dönüşmüş, uçsuz bucaksız bir ahlaksızlık üretiliyor ve toplum sömürülüyor demektir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/esraf-mele-mutref-6481.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/esraf-mele-mutref-6481.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/esraf-mele-mutref-6481-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/esraf-mele-mutref-6481.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/esraf-mele-mutref/10057/</link>
			<pubDate>Thu, 16 Jul 2026 17:03:10 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Deniz Göktaş ne olsun?]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Stand up, bir komedyenin sahnede tek başına, genellikle doğrudan izleyicilerle iletişim kurarak yaptığı; önceden hazırlanmış şakalar, hikâyeler ve gözlemlere dayalı canlı bir gösteri sanatıdır.

  Meddahlık, tek bir oyuncunun kostüm veya dekor kullanmadan, yalnızca ses tonu, jestler ve mimiklerle çeşitli karakterleri canlandırıp hikâyeler anlattığı geleneksel bir Türk halk tiyatrosu sanatıdır.

İkisi aynı şey değil ve en belirgin fark belki de amaçta. Meddahlık, ahlaki bir kaygı ve öğreticilik taşırken stand up'ınböyle bir iddiası yoktur. Stand up, daha çok gündelik hayattan politikaya, gelenekten sokağa kadar birçok alandan; düz ya da çelişkilere dayalı espriler üretip seyirciyi gösterinin içinde tutmayı ve güldürmeyi amaçlayan bir mizah sanatıdır.

  Son günlerde bir delikanlı; Deniz Göktaş, üzerinden yeniden gündeme gelen mizah; yelpazesi oldukça geniş bir alan olsa da toplumun sinir uçlarına ayarsız bir dokunuşla da tuz buz olabilen hassas bir icradır. Deniz'in gösterisi de öyle oldu. Dindarlar, din üzerinden ortaya çıkan çarpık yaşam biçimleri, dinin kişisel menfaate alet edilmesi gibi toplumda var olan birçok çelişkinin mizahı çokça yapılmıştı ve bazen maksadını aşsa da çoğu zaman normal karşılanıp, gülünüp geçildi. Ancak Deniz, bizzat kutsalın merkezine fütursuzca dokunmakla maksadını değil, haddini aştı ve doğal olarak tepkiler aldı. Kur'an'ın son ilahi kitap oluşu üzerinden Allah'a uzanan bir saçmalama ile gösteriyi eline yüzüne bulaştırdı. Daha çok politik zeminde gayet zekice devam eden gösteri, bir anda büyüsünü kaybetti. Hiç bir açıklama ya da özür ihtiyacı da hissetmeden süreci akışına bıraktı. Belli ki bu bilinçli bir tavırdı. Zaten tetiklenen iki kitle, harekete geçmişti bile. 

  Haklı olarak bu duruma tepkiler oluştu. Her zaman olduğu gibi tepkilerin ucu garip yerlere kadar uzandı. Deniz Göktaş’ın ne Aleviliği kaldı ne de babasının örgüt üyeliği. Savunulardada öyle oldu. "Sanattır." deyip yapılan hadsizlik yok sayılmak istendi. Yurt dışında olmasına rağmen gelip teslim olan birine ters kelepçe takılması ve gönderildiği cezaevi tercihi ise işin bir başka bir boyutu. Belli ki birileri bu olayın köpürtülmesini istiyor. Tüm bunlar yine ülkemizin ikili kutuplaşma geleneğine "uygun" hâle geldi ve birbiri ardına açıklamalar ve paylaşımlar geldi.

  Ben, mizahın bizatihi kutsalla ilişkisinde hassasiyet gözetilmesinden yanayım. Bunun adının İslam olmasıyla Süryani olması arasında da bir fark olmamalı. Ve hangi kesime yapılırsa yapılsın ortak refleks gelişmeli ki bu, ortak yaşama kültürü geliştirebilmiş toplumlarda mümkündür. Ayrışma sınırında dolaşan, dolaştırılan toplumlarda bu tip çıkışlar tahrik ve tahrip doğurur ki bu da akla provokatif arka plan getirir.

 

  Velhasıl, "Ne alaka?" demeyin! Deniz Göktaş, Bahçeli'nin "Bir Alevi, bir Kürt Cumhurbaşkanı yardımcısı" önerisinden uzak bir gündem değildir. “Hatta bırakın Alevi Cumhurbaşkanı yardımcısı Deniz Göktaş olsun.”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/deniz-goktas-ne-olsun-4592.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/deniz-goktas-ne-olsun-4592.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/deniz-goktas-ne-olsun-4592-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/07/deniz-goktas-ne-olsun-4592.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/deniz-goktas-ne-olsun/10033/</link>
			<pubDate>Mon, 06 Jul 2026 22:29:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kerbela (Bir Soykırım Girişimi) ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

  Kur’an’da bize kıssalar anlatılır ve misaller verilir. İman edenlerin, “Rabbimiz bunu bize boşuna örnek vermedi, boşuna anlatmadı.” deyip düşünüp ibret alma yolunu tuttukları; inkâr edenlerin ise, “Allah bununla ne murat etti ki?” diyerek hafife aldıkları bildirilir.

 Kıssaların ve misallerin, üzerinde durup düşündükçe hayatın akışında yerli yerine oturup anlam kapılarını bir bir aralayarak bizlere hayata ilahî nazarla bakabilme fırsatı verdiğini görürüz.

  Seçilmiş, özel ve can alıcı olaylar içeren bu kıssalar ve misaller, aynı zamanda ilahî bir anlatım diliyle (Kelâmullah) bize bildirildiği için ruhumuzu da hemen kuşatıverir.

Kur’an’ın nüzulünden günümüze kadar tarihe baktığımızda, aslında yaşanan birçok olayın tarihin akışında kilit bir noktada yer bulduğunu; belki kıyamete kadar insanlığa bir anlatı sunduğunu ve yol gösterici, ayrıştırıcı bir fonksiyon üstlendiğini görürüz. Kur’an kıssalarından edindiğimiz anlama ve yorumlama biçimiyle bu olayları değerlendirmek, hayata ferasetle bakmamızı sağlar.

Kerbela, bunu yoğun bir şekilde içinde taşıyan; acının, hak ve hakikatin, sevdanın, hilafetin ve adaletin; zorbalığın, şerrin, pişkin bir ukalalığın, menfaatperestliğin, saltanatın ve zulmün birbirinden ayrıştığı; gönlünü nebevî yola ve sevgiye köle kılmakla dünyevî menfaat uğruna ruhunu satmak arasındaki ikilemde hangi tarafı yol edineceğimizin tercih kapılarından biridir.

 Kerbela’nın bir soykırım girişimi olarak ele alınması da ayrı bir önem taşımaktadır. Belki bu minvalde daha kapsamlı bir araştırmayla ortaya çıkarılacak sonuçlar, olayı farklı bir noktadan görmemizi sağlayacak ve Emevi Saltanatının Ehlî Beyt düşmanlığının, Sünnî dindarlık üzerindeki gölgesini kaldırmamıza önemli katkılar sunacaktır. Bu durum, özellikle ülkemiz açısından, mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin duruşu ve tavrı ile Hanefiliğin bugünkü pratiği arasındaki farkı da belirginleştirecektir.

Her ne yaşanırsa yaşansın, insanın baktığı yer aynı zamanda durduğu yerdir. Eğer Kerbelaya, Ehlî Beyt’in yanı başına varıp onların susuzluğuyla kavrulmuyor, Peygamber’in (s.a.v.) reyhanlarına ve Hz. Fatıma’nın (r.a.) ciğerparelerine bir yudum suyu çok gören saltanatın gönüllü kölesi canilerin yüzüne tükürmüyorsanız, bu sizin mateminiz değildir. Yaptığınız şey yalnızca uzaktan yanmak ve seyirci kalmaksa, bunun günahı yakanızdadır. Hele hele bir orta yol arayışındaysanız, varın saltanatın gölgesinde dünyadan nasibinizi alın. Zira ahirette nasipsizlik ateşi zalimlerin sonudur. Onlara meyledenler de onlarla beraberdir. Değil mi ki kişi sevdiğiyle beraberdir? Nebevî müjde, cenneti müjdelediği kadar cehennemi de haber vermektedir.

 Unutmayalım ki Hz. Hüseyin, Kerbelada:

“Eğer ceddim Muhammed’in (s.a.v) dini benim kanımla yaşayacaksa, ey kılıçlar, doğrayın beni!”

Haykırışı, kıyamete kadar bütün insanlığın kulağında çınlayacaktır.

  Ve şu diyalog, saltanat sofrasında nemalananların uykularını kaçırıp kabuslar görmelerine yetecektir:

Hz. Hüseyin Kerbelada muazzam bir konuşma yaptı ve kendisini anlattı.

Oğlu Ali Ekber sordu:

“Ey babam! Sizin sözleriniz bu güruha neden etki etmedi?”

Hz. Hüseyin ibretlik bir cevap verdi:

“Çünkü onların karınları Yezid’in verdiği haram lokmalarla dolu.”

  Ehlî Beyt’in yanında olduğumuzda, neyin karşısında olduğumuzun; yani saltanatın, zulmün, zalimlerin ve onların yandaşlarının karşısında durduğumuzun da bilincinde olmak zorundayız. Hz. Zeynep’in bir başınalığı, nasıl Ehlî Beyt’in yalnızlığını tüm insanlığa haykırmışsa, bizim tavrımız da tüm zalimlere hakkı ve hakikati haykırmalıdır.

  Dileğimiz odur ki matemimiz gönlümüze rahmetler yağdırsın; susuzluğun rahmetinden nasibimize cennet pınarları fışkırsın.

Âmin, âmin, âmin.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/kerbela-bir-soykirim-girisimi-3183.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/kerbela-bir-soykirim-girisimi-3183.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/kerbela-bir-soykirim-girisimi-3183-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/kerbela-bir-soykirim-girisimi-3183.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/kerbela-bir-soykirim-girisimi/10018/</link>
			<pubDate>Mon, 29 Jun 2026 13:06:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Atatürk Merkezli Siyaset ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Kuruldu kurulalı CHP’nin siyaseti Atatürk merkezliydi; hoş, hâlâ da öyle. Güçlü bir damar bu, hatta ana damar.Cumhuriyet tarihi ile başlayan taban birikimi, bu damardan beslenerek doğal olarak kalıcı ve fanatik bir seçmen yoğunluğu oluşturdu. Görünen o ki mutlak butlan sonrası olası farklı partilerin politikadaki iddiası da bu damardan beslenecektir.

  Solun kısmi katılımı ya da merkez sol hüviyetine bürünme gibi zaman içinde yaşanan evirilmeler olsa da CHP’de soldan yürüme refleksi zayıf kalmış ve köklü refleksler daha güçlü olduğu için soldan yürümek isteyenlerle zaman zaman yol ayrımı yaşanmıştır. Belki sosyal demokratlık yönünü koruma eğilimiyle yetinmiştir demek daha doğru olur.

  Tarihi süreçte muhafazakârların, ağırlıklı olarak inkılaplar merkezli, Osmanlıcılık ve İslamcılık üzerinden aldığı karşı duruş pozisyonu, Atatürk ile ilgili bir kırmızı çizgi oluşturdu. Bu, siyasete sık sık yansıyan bir durumdur. Menderes, Özal, Erdoğan hatta daha gerilerde Kazım Karabekir’in Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Fethi Okyar’ın Serbest Cumhuriyet Fırkası ile bu hep yaşandı. Türkiye siyasi tarihinde zaman zaman üstünkörü kalan meseleler gün yüzüne çıksa da asıl kökleri inkılaplara dayanan bu durum, aslında Osmanlı’dan kalan bir girişimler silsilesidir. Ancak bunların Cumhuriyetle birlikte hızlı ve keskin bir şekilde hayata geçirilmiş olması kırılmalara, hatta yarılmalara sebep oldu.

  Burada ayırım noktası, özellikle AK Parti iktidarı ile görünür hâle gelen Türk milliyetçiliğinin refleksidir. Zira daha çok MHP merkezli olan bu durum, özellikle bilgiye ulaşımın kolaylaştığı günümüzde farklı kapıların aralanmasına imkân verdi. İslamcılarla millî ve manevi değerler (Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti) başlığında hemfikir olan Türk milliyetçiliği, Osmanlı’da Türklerin yok sayıldığı, hatta aşağılandığını ve Atatürk merkezli ulus/Türk devleti ile Türk milliyetçiliğini değerlendirme imkânı buldukça İslamcılık ve buna bağlı Osmanlıcılıkla arasına mesafe koymaya başladı. Bu kısmi dönüşüm, Türk milliyetçilerinin Atatürk üzerinden ve güncel siyasi görünümün AK Parti merkezli siyasal İslamcılığına karşı hâle gelmelerinden kaynaklı olarak (dün ellerinde silahlarla karşı karşıya oldukları) CHP ile yakınlaşılabilir ihtimalini güçlendirdi. MHP’nin AK Parti’ye yakınlaşması da bu dönüşümü hem tetikledi hem de hızlandırdı. Kim ne derse desin, Türkiye siyaseti artık Atatürk merkezli hâle geldi ve bu giderek de belirginleşeceğe benziyor. DEM’in ve PKK’nın bu sürece Sevr Antlaşması — Osmanlı/İstanbul Hükûmeti ile yapılmıştır ve Ankara Hükûmeti bunu kabul etmemiştir — üzerinden katıldığını da göz önüne alırsak mesele biraz daha netleşiyor.

  Önemli bir konunun bu başlığa ilave edilmesi ile dikkat çekmeye çalıştığım bu tartışma daha gerçekçi bir zemine oturacaktır. O da şudur; Osmanlı’da Enderun üzerinden yönetimin merkezinde olan azınlık/yabancı varlığı. Bu varlık aynı zamanda Anadolu insanının/Türklerin merkezi yönetimde yokluğu demekti. Bu varlık Cumhuriyetin ilk yıllarında ve yukarıda saydığım muhafazakâr yönetim dönemlerinde kısmen yara almış olsa da etkileri ve etkinliği hâlâ devam etmektedir.

  En büyük dönüşüm ise AK Parti dönemiyle başlamış ve bu merkez yerleşmesine karşı Anadolu köylüsü, yani çevre, yönetimin merkezine girebilmiştir. Zaman zaman ortaya çıkan absürt ve sonradan görmelik figürleri de (Özlem Zengin örneği gibi) bu değişimin sancılı geçişleri olsa gerek. Vesselam.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/ataturk-merkezli-siyaset-4266.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/ataturk-merkezli-siyaset-4266.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/ataturk-merkezli-siyaset-4266-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/ataturk-merkezli-siyaset-4266.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/ataturk-merkezli-siyaset/10003/</link>
			<pubDate>Fri, 19 Jun 2026 20:41:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Teyze]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

İşyerim (Kırıkkale) Bahçelievler Mahallesinde. Bu (09/06)sabah saat 08.10'da işyerime yakın bir sokakta -birkaç gün önce de gördüğüm- üstü başı düzgün bir abla/teyze gördüm. Bu mahallenin çöpleri sabah saatlerinde alınıyor. Muhtemelen alınmadan önceki saatleri gözetip, görevlilerden önce marketlere yakın civarları dolaşıp, karton ve plastik gibi ederi olan atıkları seçiyor. Sabah, bağlanmış vaziyette birkaç koli vardı elinde. Yanında bir pazar arabasıyla çıkıyor ambalaj atığı toplamaya.

Birkaç gündür gördüğüm bu manzaraya dün akşam 75-80 li yaşlarda bir amca da eklendi. Amcayı hepimiz biliriz. Uzun yıllardır -hatta şehrimizde ambalaj atığı toplama işi henüz yokken- kafesli bir itme aracıyla işyerlerinden karton kutu alırken görürdük onu. Dün, o da bir ipe bağladığı uzun profiller halindeki alüminyum hurdaları sürüklüyordu aynı sokağın caddeye bağlandığı yolda. 

Amcayı tanıyorum, ancak teyzeyi daha önceleri hiç görmedim. Teyze üzerinden hemen bir ekonomi okuması yapmak kolaycılık olurdu. Durup konuşmak istedim, ancak bir kaç gün bekleyip onu incitmeden bunu nasıl yapacağımı düşünmek daha mantıklı olur dedim ve yoluma devam ettim. 

Bunun birden çok sebebi olabilir. Başka şehirlerde ya çok erken ya da geç saatlerde bu profille insanlardan para alanlarıgörmüşlüğüm vardı ve bu da öyle bir mizansen olabilirdi. Belki psikolojik bir sorunun devamı da olabilirdi. En iyisi bir dahaki gördüğümde durup konuşmak ve işin aslına vakıf olmaktı.

Bu sabah (10/06) yine gördüm teyzeyi. Yanına yaklaşıp: 

-Teyze ne yapıyorsun? dedim.

-Sadece kartonları alıyorum, diğerlerini bırakıyorum, dediürkek bir ses tonuyla.

Beyaz eşya ambalajları olan yığıntıdan kartonları alıp straforları bırakıyordu. Şivesi Mülteci olduğunu, giyimi ve konuşması ise uzun zamandır Türkiye’de olduğunu belli ediyordu. Bir an ne düşüneceğimi bilemedim. Haaa deyip,rutini (bu işi mülteciler yapıyor) teyit mi etmeli yoksa bu yaşta olmamalı mı diye düşünsem bilemedim. Eğer teyze zannımdaki gibi Türk olsaydı hazır kalıp çok şey söyleyebilirdim. Ancak mülteci olunca yine zamana ihtiyaç duydum.

Mülteciler ilk gelmeye başladıkları zamandaki gibi dikkat çekici değiller artık. Kendileri için, kendiliğinden ve ihtiyaçtan açılan alana sığındılar, tıpkı ülkemize sığındıkları gibi. Ağır ya da bizim pek sıcak bakmadığımız işlerde çalıştılar önce, sonraları sanayi gibi çırak kalfa bulmakta zorlanan sektörlerde bile çalışmaya başladılar. Hepimizin bildiği bu süreç, bizim tarafımızdan biraz isteyerek biraz istemeyerek de olsa buralara kadar geldi. Onlara olan dikkatimiz de merakımız da azaldı. Maazallah bir gerilim olmadığı sürece durum bu.

Peki teyze ne olacak? Yarın inşallah aynı yoldan gelip biraz detay sorular soracağım ona. Bir de muhtarla konuşacağım. 

Genel olarak mülteciler meselesi de birçok meselemiz gibi su akar yatağını bulur sistemiyle bu günlere geldi. Süreci baştan beri daha sistemli, daha doğru yönetebilseydik, belki durum çok farklı olabilir miydi bunu bilme şansımız yok ama en azından daha gerilimsiz olabileceğini tahmin edebiliyoruz.

Mülteci kamplarında yaşayanları ve savaş mağdurlarının hayatlarını gözler önüne seren romanlar var, hem de çokçavar. Yazılmaya da devam ediyordur. Yeryüzünün Lanetlileri (Frantz Fanon) sömürgecilik ve özgürlük mücadelesi üzerine yazılmış bir baş yapıttır. Bence aynı niteleme mülteciler için de kullanılmalı. Burada lanet, bir hak edişi anlatmıyor. İçinde bulunulan yaşam koşullarının zorluğunun daha iyi anlaşılması için kullanılıyor. Öyle zor, öyle aşılamaz bir çıkmaz ki bu,tarifi de belki  ancak böyle yapılabiliyor. 

 Evsiz, yurtsuz, yarınsız, kimliksiz, uzak çok uzak bir yabancılığın içinde yaşamak ağır bir çaresizlik olsa gerek.Bunun mutlaka ülkemizde de romanları yazılmalı. Eğer bir gerçek, biz istesek de istemesek de önce hayatımızın bir kenarına sığınıp, yavaş yavaş içine giriyorsa buna her açıdan duyarlı olmanın bir yansıması olur bunu edebiyatımıza dahil etmek. 

Teyze 65-70 yaşlarında mülteci bir kağıt toplayıcısıysa durup düşünülecek çok şey var demektir. Zira ilk sokak çocuklarıyla öğrendik kağıt toplayıcılığını. Sokak, evsizliğin ve toplumcaterk edilmişliğin bakılmayan yüzü ve o çocuklar bu trajedinin travmalarıyla yaşıyorlar ya da yaşamaya çalışıyorlar. Onların hayatına mercek tutanlar çok trajik hikayelerle karşılaşmışlardı. Bir dernek kurdular o zaman; Geri Dönüşüm İşçileri Derneği adıyla. Başkanları Ali Mendillioğlusahanın/sektörün acılı hikayelerinden tutun da ranta dönüştürülen boyutlarına kadar çok yönlü değerlendirmeleriyle zaman zaman TV programlarına konuk edilirdi. Sonra mülteci erkekler ve çocukları eklemlendi sokağa, sokağın hikayesine. Yaşlı kadın sokak toplayıcılar büyük şehirlerde vardı ama Kırıkkale’de ilk defa gördüm ben.

Demem o ki sokak çocuklarıyla, sokak toplayıcıları ve sokak hayvanları aynı ön ekle anılıyor ülkemizde ve belki tüm dünyada. Mülteciler de daha çok bu hayata sığındı, eklemlendi. Sokağı görmezden gelmek İNSANİ KÖRLÜK olsa gerek. Sokakta hepimizin üzerine düşen ama duyarsızkaldığımız bir sorumluluk var.

Ağır bir cümle diyebilirsiniz ama sıcacık evlerde özgürce yaşanan hayatların sokağa attıklarının özetidir bu manzaravesselam.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/teyze-6144.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/teyze-6144.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/teyze-6144-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/06/teyze-6144.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/teyze/9990/</link>
			<pubDate>Fri, 12 Jun 2026 17:14:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sanal Bayram]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Söze “Nerede o eski bayramlar?” diyerek başlamayacağım. Başlıktan maksadım da o değil.

 Oturduğumuz yerden, yurt içi ve yurt dışındaki birçok insanla kolayca bayramlaştık. Hiç aklımıza gelmeyen isimlerle bile sosyal medyada karşılaştık. Kim bayramı nerede geçiriyor, ona kadar öğrendiğimiz dostlarımız oldu. Hacda olanlardan tutun da Afrika’ya kurban bağışlarını kestirmeye gidenlere kadar herkes hakkında bilgi sahibi olduk.

Yanı başımızda kurban kesemeyenleri kolay tespit edemesek de birçok ülkeye bağış yoluyla kurbanlar gönderdik. Olası misafirlerimiz için ise kasaptan aldığımız etlerle kavurmalar hazırladık.

Değişen iletişim kolaylıkları, hayatımızda birçok şeyi de değiştirdi. Elbette yüz yüze görüşmek çok daha önemli ama artık kimse “Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler.” diye türkü yakıp uçan kuşlardan malumat alma hayali kurmuyor. Efendim, “Hayal de önemli.” derseniz; artık yapay zekâ ötesini hayal edebilmek daha önemli hâle geldi derim.

  Eskiden deri toplama kavgaları olurdu, artık o da kalmadı. Deri para etmiyormuş. Belki de kart/barkod okutmalı hayır dönemi de bunda etkendir. Sağlık olsun; hani derler ya, çark bir şekilde dönüyor.

Değişim, belki gelişim olarak adlandırılınca kendini kabule zorlayan bir şey ama insan, kontrolün merkezinde olduğu sürece her değişimle kendini yenileyebiliyor.

Sanalın sağladığı görüşme kolaylığı, kendini kabul ettirişinin en etkin sebebi olsa gerek. Yüz yüze, canlı canlı, kameralı görüşmek; sarılmanın, koklamanın yerini tutmasa da en azından insanı gurbet türkülerine mecbur bırakmıyor.

  Hadi, Ramazan Bayramı olur diyelim; “Kurban nasıl olacak?” derseniz, videosunu çekip yollayan bağış kurumları da var. Yani Eşkıya filminin bilindik repliğindeki gibi: “Sanal artık her yerde.” İstediğimiz kadar anılarımıza atıfta bulunalım, yaşadığımızın sanal değil gerçek olduğunu hepimiz biliyor ve kabul ediyoruz.

  Bugün bu (sanal) yolla hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Eğer duygusunu hissetmek istiyorsanız, İbrahim’in (a.s.) İsmail’i nasıl kurban ettiğini hatırlayın ve onu gözünüzde canlandırın ki bu da sanal olur. Yani her şey insanda bitiyor. Daimî’nin dediği gibi:

“İlim bende, kelam bende

Nice nice âlem bende

Yazar levhî kalem bende

Madem ki ben bir insanım”

  Velhasıl insan ki Allah’ın:

“Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”

(Secde Suresi, 9. ayet) dediğidir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/05/sanal-bayram-4232.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/05/sanal-bayram-4232.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/05/sanal-bayram-4232-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/05/sanal-bayram-4232.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/sanal-bayram/9968/</link>
			<pubDate>Thu, 28 May 2026 23:30:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gecekondu ve Milliyetçilik]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Gecekondu ve Milliyetçilik

  Kırsalın toprakla kurduğu ilişki derin izler taşır. Ekmeğini topraktan elde eden insanın, toprağı “ana” bilmesi kaçınılmazdır. Bu ilişki, vatan bilincine kadar uzanan bir sevgiyi de besler. Bu minvalde, vatan üzerinden yapılan her propaganda kolay kabul edilir hâle gelir.

   Benedict Anderson, “Hayali Cemaatler” adlı eserinde, milletin somut değil, üyeleri birbirini tanımayan, ama ortak kültür, tarih ve semboller üzerinden kendilerini bir topluluk olarak hayal eden insanlar topluluğu olduğunu savunur. Ona göre milliyetçilik, yalnızca siyasi veya coğrafi gerçeklikten değil, paylaşılan hayal ve sembollerden beslenir. Ziya Gökalp’ın “Hars/Kültür” (bir millete özgü manevi değerler bütünü) temelli Millet anlayışı da Anderson ile benzerlik taşır. Bu bağlamda, Anadolu’nun asker uğurlama törenleri, yakın tarih savaş hafızası ve kurtuluş mücadelesi de düşünüldüğünde, vatan üzerinden kırsalın gencine ulaşmak kolaylaşır.

    “Komünistlerin” yani gecekondu solunun, ülkeye komünizm getireceği, bunların “vatan haini” olduğu gibi sloganik nitelemeler doğal olarak Sünni gençlikte bir karşılık bulmuş ve iç kargaşanın tetiklenmesi başlamış/başlatılmıştır.

  Milliyetçilik, her ideoloji gibi fikrî temellendirmeleri ve üzerinde kafa yoran düşünürleri olsa da daha çok duygulara hitap eden bir ideolojidir. Milliyetçilik için çoğu zaman tek başına milliyet sahiplenmesi ve övüncü sınırlı kalabilmektedir. Onu besleyen kaynaklardan biri de düşman varlığıdır. Düşman varsa tehlike vardır; tehlike varsa feda edişe hazır bir adanmışlık vardır.

Şerif Mardin’in Merkez-Çevre yaklaşımı üzerinden bakıldığında Milliyetçilik; tarihsel olarak merkez tarafından inşa edilen ulus inancıdır. Bu yönüyle modernleşme ve devlet ideolojisi ile iç içedir. Çevre kesimler ise milliyetçiliği farklı şekillerde deneyimler. Bazen merkezin milliyetçi söylemlerini benimserler (ör. resmi bayram kutlamaları). Bazen yerel, dini veya bölgesel kimliklerini ön planda tutarak merkeze karşı mesafeli kalabilirler.   

    Meseleye gecekondu üzerinden bakmak okuyucuya sınırlayıcı gibi görünse de gecekondudan kente taşınan ve/veya eklemlenen kültür ve ideolojilerin kenttekiyansımaları ile bunun sonuçlarının doğru okunması bugüne ışık tutacak mahiyettedir.

    1980 öncesini yaşayan milliyetçilerin “Biz ekmeği, simidi, cebimizdeki parayı bölüşürdük.” diye başlayan cümlelerinin arka planında samimi paylaşımdan çok yetersiz maddiyat vardır. Örneğin Ankara için bugün tanıdığımız birçok isimden anılarını dinlediğimizde, hem kendileri için hem de karşıt görüşlüler için bölge ve sokak ayırımı yaptıklarını ve cümle aralarında semtin “varoş” olduğuna dair ipucu niteliğinde ifadeler kullandıklarını görmek mümkündür. Zaten ideoloji ile derinlemesine ilişki önce cezaevlerinde, sonrasında dakentleşmeye paralel olarak gelişmiştir.

    Demem o ki Türkiye’de erken Cumhuriyet dönemi ideolojik oluşumları ne kadar akademik ve entelektüel boyutta ise 1960 sonrası oluşumlar da bir o kadar kırsal çoğunlukludur. İki dönemin yüzleşmesi 1990’lı yıllarda başlayan bir süreçtir. Zamanla Marksist solun ağırlıklı olarak bilimsel sosyalizme ve sosyal demokratlığa kaydığı gibi milliyetçilik de son zamanlarda hızla seküler milliyetçiliğe kaymaktadır.

  Tüm bunlara yaşanan kentleşme süreci üzerinden bakıldığında ise ortaya daha karmaşık bir bütün çıkmaktadır.Bu karmaşıklık ideolojilerin bir sonraki kuşağa aktarımında ciddi farklılaşmaları kaçınılmaz kılmaktadır.

Vesselam.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/gecekondu-ve-milliyetcilik-4074.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/gecekondu-ve-milliyetcilik-4074.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/gecekondu-ve-milliyetcilik-4074-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/gecekondu-ve-milliyetcilik-4074.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/gecekondu-ve-milliyetcilik/9879/</link>
			<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 14:31:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Siyasi Çürüme ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Francis Fukuyama, hepimizin hatırlayacağı “Tarihin Sonu” tezini ortaya atan siyaset bilimcidir. 1989’da bu tezi bir makale olarak yayımladı. Tez uzun yıllar tartışıldı. Hatta Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi de aynı dönemlerde ve birlikte tartışılmıştı. 

Elimde şu an Fukuyama’nın “Siyasi Düzen ve Siyasi Çürüme” kitabının 2018 baskısı var. Kitap, övgülerin aksine,üstünkörü ve çok da ciddi çalışılmamış bir yüzeysellikle yazılmış izlenimi veriyor. Belki de hem düzen hem de çürüme o kadar kolay görünür vaziyette ki derinlemesine bir çalışma bu görünürlüğü ortadan kaldıracak sapmalar oluştururdu, bilemiyorum. Fukuyama'nın ömrü boyunca tartıştığı, tartışmaya açtığı meselelerin ki özellikle “Tarihin Sonu’nun”  gölgesi de böyle düşünmemi sağlamış olabilir.

  Bizde “çürüme” ağır bir ifade. Yozlaşma, yüzeyselleşme, basitleşme ve sıradanlaşma ile izah edilemeyecek kadar derinlikli; hatta belki çöküşü çağrıştıracak kadar olumsuz bir ifade.

Gerek yapısal gerek kurumsal anlamda son otuz yılda yaşadıklarımız bizi “Evet, bu kesinlikle bir çürümedir.” demeye ikna ediyor gibi görünse de çürüme, hızlı karar verilecek bir durum değildir.

 Bunun hemen paraleline bilişime bağlı hızlı değişimleri eklediğimizde şöyle bir durumla karşılaşıyoruz: Değişim çok hızlı yaşandığında insan bu hızı anlamakta zorlanır; ya bundan kopar ya da tanımlayamaz. Bu da beraberinde olumsuzlamalargetirir.

Son zamanlarda siyaset sahnesinde yaşananlar, geçmişte yaşananların adeta üzerimize boca edilmiş hâlidir. Bizde ahlak, daha çok başkasını eleştirirken müracaat edilen bir ajanda gibi çalıştığı için eleştirilerden çok da sarsıcı sonuçlar alınamıyor. Buradan bakıldığında siyaset, genel olarak rant elde etmek ve kolay zengin olmak için yapılan, zemini giderek kirlenen bir yerde duruyor; evet. Ama mesele bir ülkenin yönetilmesi olunca durum ciddileşiyor.

 Fukuyama, siyasi düzenin varlığının ana hatlarını üç esas üzerine inşa ediyor:

1. Güçlü devlet

2. Hukukun üstünlüğü

3. Hesap verebilir hükümet

Dolayısıyla bir geri dönüş olacaksa ki olmalıdır bu üç esasın hayati önemi ortadadır. Meselenin can damarı da bu üç esasın ortaya çıkaracağı kuşatıcı adalettir.

  Devlet dediğimiz mekanizma, yıpransa da kendini yenileme potansiyelini canlı tutan bir güce ulaşmışsa çoğu zaman ortaya çıkan olumsuzlukları aşabilme kabiliyeti taşır. Bunu “kadim devlet geleneği olan milletler” başlığı altında çokça duyarız.

  Benim önerim; hepimizin bildiği, namusluların namussuzlar kadar cesur olması gerektiğini salık veren sözü daha dolu ve yaygın kullanmak ve bu ülkenin biriken ehil potansiyelini siyasi sahneye yansıtmaktır.

 Cemil Meriç iki sınıf insandan bahseder: “Bu ülkede sağcı ya da solcu yoktur; namuslular ve namussuzlar vardır.” Bu yüzden namuslu ve ehliyetli kadroların inisiyatif alarak çürümeye yüz tutmuş siyasi tortuları layık oldukları yere iteceği bir girişimde bulunmaları gerekir.

  Son on yıldır iktidarın ürettiği siyaset, olası rakipleri bertaraf etmek ya da itibarsızlaştırarak parçalara ayırmak şeklinde devam etmektedir. Buna rağmen risk alıp önce sivil alanda doğru siyasetin kodlarını canlandırmak, böylece siyasete seviye kazandırma mecburiyetini ortaya çıkarmak gerekmektedir vesselam.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/siyasi-curume-5948.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/siyasi-curume-5948.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/siyasi-curume-5948-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/04/siyasi-curume-5948.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/siyasi-curume/9863/</link>
			<pubDate>Wed, 01 Apr 2026 13:04:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Muhsin Yazıcıoğlu herkesin bildiği adam ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Muhsin Başkan: Herkesin bildiği ADAM.

 İsmet Özel onun için, “Ülkede ileride cumhurbaşkanı seçilebilecek tek kişiydi; onun için öldürüldü.” dedi.

Bu cümle, Muhsin Başkan’ın toplumdaki karşılığının hem özeti hem de derinliğidir.

Zor zamanların cesur ADAMI.

  Şehit cenazesine geciken komutanı fırçaladı, Olmadı; Sincan’da yürütülen tanklara karşı, namlusunu millete çevirmiş askere selam durmam dedi.

Herkesin korktuğu yerde korkmayan ADAM.

Şehrimizin Yusuf yüzlüsü İrfan (Toptaş) abi anlatmıştı:

“Mamak’ta ihtiyaçlar için aramızda toplanan paradan, Muhsin Başkan için bir askere rica ile bir krem aldırmıştım. Yüzü çok kötüydü; bu yüzden yaptım. Ama o günlerce benimle konuşmadı. ‘Hepimiz için toplanan paradan nasıl olur da bana özel bir şey aldırırsın?’ dedi.”

Sınıfsız ADAM.

  Her karşılaştığımızda ve her konuştuğumuzda tıpkı sizin gibi ve sizin kadardı. Dinlerken de söylerken de aynıydı. Cezaevindeki yıllarını anlatanlar, bunun “karşı görüşlüler” için de aynı olduğunu söylüyor.

Kendisine zulmedenlerin bile saygı, hatta zamanla mahcubiyet duyduğu bir adamdı.

Merhum Erol Dok, cenaze törenini anlatırken şöyle demişti:

“Mamak’ta bize işkence eden birini de gördüm törende; ağlıyordu. ‘Sen ne geziyorsun burada?’ diye sordum. ‘Delikanlı adamdı, helallik almaya geldim.’ dedi.”

   “Yaşarken kıymeti bilinmedi.” deniyor ya hani…

Yok, bilinmiş! Herkesin gönlünde adım adım büyüdüğünü biz görememişiz ama düşmanları görmüş. Görmüş de kıymış ona; hem de bir ülkenin yarınıyla birlikte kıymış.

Öldükten sonra da yaşayan ADAM.

 Hiçbir insanın ömrü, nefesi tükendiği gün bitmez. Canı alınır, cesedi toprağa verilir ama yaşamaya devam eder. Canlıyken kendisi belirler bunun süresini ama o da bunun ne kadar olacağını bilmez.

Adamlığın mihengi olan ADAM.

 Her ölüm yıl dönümünde arkadaşları, aile efradı ve sevenleri onu anlatıyor. Her seferinde yeniden tanımlanıyor ve milletin hafızasında daha da büyüyerek yaşamaya devam ediyor. Tarih bir gün buna nokta koyduğunda, artık onun hayatından yapılacak çıkarımlar bu ülkenin gençlerine ışık tutacak.

Yarını aydınlatan ADAM.

 İnsanlara önder olan kişiler için en büyük risk, davanın önüne geçecek kadar “büyümek” veya “büyütülmektir”. Muhsin Başkan hakkında ne söylerseniz söyleyin, ne kadar büyütürseniz büyütün; o mütevazı bir şekilde aradan çekilir gider ve siz doğrularla baş başa kalırsınız. Ya siz olup yola devam edersiniz ya da korkar geri çekilirsiniz.

Ekmeğini bölüşen değil, sessizce önünüze bırakıp giden ADAM.

Hepimizin bildiği hikâyedir:

Muhsin Yazıcıoğlu bir gün Ankara Kızılay’daki Ziraat Bankası şubesine girer.

Tek başınadır; yanında koruması ve şoförü yoktur.

Ne yapacağını bilemez hâlde bankanın içinde dolaşırken yanına gelen banka görevlisi:

“Başkanım, nasıl yardımcı olabilirim?” der.

Muhsin Başkan cep telefonunu çıkarıp bir mesaj gösterir ve:

“Bu numaraya para göndereceğim.” der.

Görevli:

“Başkanım, isim yok. Tanıyor musunuz?” deyince…

Muhsin Başkan:

“Benim cep telefonuma ulaştıysa tanımasam da olur.” der ve cüzdanını çıkarıp tüm parası olan 500 TL’nin 450 TL’sini gişe görevlisine uzatır.

Gişe görevlisi numarayı alır ve ismi öğrenmek için mesaj gelen numarayı arar.

Karşısına bir bayan çıkar:

“Ben İstanbul SSK Hastanesinde hemşireyim. Bir hastamız mesaj atmamı istedi.” der.

Hastanın ismini duyan Muhsin Başkan’ın gözleri dolar ve:

“Ya Rabbi, ya umursamasaydım…” der.

Hasta, hastanede beş parasız kalmış; Ülkü Ocakları davasından yargılanmış bir ülkücüdür.

 

  Velhasıl; bir ülkenin hafızasına adam olmayı kazıyan ADAM:

Muhsin Yazıcıoğlu.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/muhsin-yazicioglu-herkesin-bildigi-adam-1213.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/muhsin-yazicioglu-herkesin-bildigi-adam-1213.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/muhsin-yazicioglu-herkesin-bildigi-adam-1213-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/muhsin-yazicioglu-herkesin-bildigi-adam-1213.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/muhsin-yazicioglu-herkesin-bildigi-adam/9854/</link>
			<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 18:48:28 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Müjde ebabiller geldi]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Müjde; Ebabiller Geldi!

 Fil Suresi’nde geçen ebabil kuşları, ağızlarında taşıdıkları ateş parçalarını Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin ordusunun üzerine yukarıdan bırakarak onları tarumar etmek suretiyle Kâbe’yi korumuşlardır. O ateş topları, surede “siccil” diye geçer.

Ebrehe’nin askerleri, Efendimizin (sav) dedesi Abdülmuttalib’in develerini gasp ederler. Abdülmuttalib, Ebrehe’ye gider ve develerini ister. Ebrehe, onun bu isteğini ayıplar ve:

“Sen bu beldenin ileri gelenisin. Bana ‘Kâbe’ye dokunma’ diyeceğine, develerinin peşine mi düştün?” der.

Abdülmuttalib ona:

“Ben develerin sahibiyim, onları istedim. Kâbe Allah’ın evidir; Allah kendi evini korur.” der.

Bu cevap, asırlardır tüm Müslümanlara hem bilgelik hem de inanç yönüyle örnek teşkil eder.

Malumunuz, Gazze için yapılan dualarda çokça ebabil beklentisi oldu ve bunun üzerinden çeşitli yorumlar gündeme geldi. Gazzeli çocukların, kadınların, mazlumların ve Mescid-i Aksa’nın Rabbi, şimdi Tel Aviv’in tepesinden siccilleryağdırıyor, hamdolsun.

Fil Suresi’nin en güzel tefsirlerinden biri de “siccil füzeleri”dir. Zira Kur’an’ın en güzel ve en ufuk açıcı tefsiri, yaşanmasıyla ortaya çıkar. Kur’an’ı hayatımıza geçirdikçe o bizi daha ilerilere taşır ve bize kendini açtıkça açar.

Beş korumayla gezen cami görevlisi Konakçı ile “şeriat gömleğinde” İngiliz kraliyeti armalı düğmelerle gezen cübbeli, başlarına topladıkları adamlarla “ebabil bekleme seansları” yapadursun; İran, Siyonistlerin tepesine vura vura Fil Suresi’ni anlatıyor. Bunlar yarın bu füzeleri, adından dolayı bidat, küfür, şirk gibi nitelemelere tabi tutarlarsa şaşırmamalı(!)

 Rabbim cümlemizi, hadiste geçen “dinde anlayış sahibi olanlardan” eylesin.

“Allah kimin için hayır dilerse onu dinde anlayış sahibi kılar. Ben yalnızca taksim eden bir kişiyim, veren Allah’tır. Allah’ın emri gelinceye (kıyamet kopuncaya) kadar bu ümmet Allah’ın emri üzere kalacak, muhalefet edenler onlara zarar veremeyeceklerdir.”

(Buhari, Farzu’l-Humus 7; İlim 13; İ’tisam 10; Müslim, İmaret 98; Zekât 98, 100)

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?

Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

Onların üstüne sürü sürü kuşlar (ebabil) gönderdi.

O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar (siccil) atıyordu.

Böylece Allah, onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi. (Fil Suresi)

Ebabillerin, Kâbe’nin ve Mescid-i Aksa’nın Rabbine sonsuz hamd ile…
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/mujde-ebabiller-geldi-6140.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/mujde-ebabiller-geldi-6140.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/mujde-ebabiller-geldi-6140-t.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/mujde-ebabiller-geldi-6140.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/mujde-ebabiller-geldi/9837/</link>
			<pubDate>Tue, 17 Mar 2026 17:49:29 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gecekondu ve Alevilik ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

Gecekondu ve Alevilik 

  Tarımda makineleşmenin hızlandığı 1950'li yıllar kırsaldaciddi bir işgücünün boşa çıkmasına sahne oldu. Bu durum başta büyük şehirlere olmak üzere kırsaldan kente göçü tetikledi. Kentlerin yeterince ve ucuz konut stokuna sahip olmaması gecekondulaşmayı kaçınılmaz kıldı. 

Gecekondu konusu dikkatle incelendiğinde yapılaşma öbeklerinin akraba, aynı ya da yakın köylü ve hemşeri odaklı olduğu hemen göze çarpar. Burada göze çarpan bir başka unsur da bu öbekleşmelerde doğal olarak Alevi nüfus yoğunluğu olan bazı bölgelerin kendiliğinden oluşmasıdır.

  Bu süreç 1960’lı yılların sonundan 1980’e kadar ülkede yaşanan gerilimli döneme de damgasını vurmuştur.Gecekondu Alevilerinin Sol ile yakınlaşması ve zamanla hem sendikal hareketlerde hem de örgütlü solda aktif bir yoğunluğa ulaşması da bu döneme özel bir durumdur. 1970’li yıllarda Kahramanmaraş’ta ve Çorum’da yaşanan hazin olaylar sadece o günlere değil Türkiye tarihine en derin kutuplaşma izleri olarak kazındı. 1980 ve 2000 yıllar arsında ideolojik yapıların ayrışması Aleviliğin kendi öz yapısının daha net görünürlüğünü sağladı. 

  Alevi toplulukların Cumhuriyet öncesi ve erken Cumhuriyet dönemindeki çeşitliliği karmaşıktır. Cumhuriyet tarihi içinde daha farklı ve detaylı incelemeler yapılmış olmakla beraber Alevilerin Cumhuriyetle ilişkisi Dersim olayları ile ciddi anlamda örselense de özellikle Laikle sosyopolitik olarak bir yakınlık kurmaları kaçınılmaz olmuştur. Diyanetin varlığı ve kapsamı, onları içine almadığı için daha özerk ve kendi kendine yeter bir zorunluluğa maruz kalmaları bunun en önemli sebebidir.

 1960’lı yıllarda başlayan Sol ile yakınlaşmada Aleviliğin,Ehl-i Beyt’e yaşatılan tarihi zulümleri anma ve direnç geliştirme bilinçlerinin de etkisi olduğu muhakkak. Ancak mesele biraz da Cumhuriyeti neresinden ve nasıl sahiplendikleriyle ilgili. Zira işleyişte başta Diyanet İşleri olmak üzere baskın Sünni iktidarların onlara hissettirdikleriyle birlikte sahiplenmenin zorluğu ortaya şöyle bir görünüm çıkardı: Sünnilere karşı Laik Cumhuriyetten yana/birlikte Sağiktidarlara karşı da Soldan yana/birlikte. Bu ikili duruş,zamanla Alevilik anlayışı içinde çeşitli açmazlar doğursa da değişen Türkiye’de herkes nasibine düşen kadar değişiyordu.

  Bu ve benzer sebepler Aleviliği, Alevi kimliği üzerinden bir şehirlilik üretmeye zorlamadı diyebiliriz. Şehirlileşme sürecine Cumhuriyetle birlikte katıldılar demek daha doğru olur. Onlar için kırılma daha çok Sol-Marksist düşünceyle ve örgütlerle kurulan ilişkilerde yaşansa da Dedelik müessesi ve Cemevi merkezli bir şehirlileşmeye gerek yoktu zira kamusal alanla ilgili görüşleri Laik-Cumhuriyetle aynıydı.

 Cemevlerinin devletten bir bütçesinin olmayışı ortaya daha çok lokal bir tekke görüntüsü çıkarsa da bütçe talepleri -haklı olarak- kesintisiz devam etmektedir.

 Bu konunun uzun süreli çalıştaylarla enine boyuna -Cami mukayesesinden bağımsız- tartışılıp devletten özel destek alabilecekleri bir sonuca ulaştırılması toplumsal barış açısından oldukça önemlidir.

Her şart ve durumda inançlar ortak kültür oluşumuna katkı sunan ciddi bir manevi güce sahiptir. Toplumsal barışın inşasında hem Alevi hem de Sünni anlayışın geliştireceği bir arada yaşama kültürü kentleşme de önemli bir dönüşümdür vesselam.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/gecekondu-ve-alevilik-8570.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/gecekondu-ve-alevilik-8570.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/gecekondu-ve-alevilik-8570-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/gecekondu-ve-alevilik-8570.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/gecekondu-ve-alevilik/9814/</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 15:24:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Demokrasi Talanı Mezhep Körlüğü]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Demokrasi Talanı, Mezhep Körlüğü

Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild'e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması konusunda İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirmiştir (Balfour Deklarasyonu). Bu mektupta İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Siyonist lider Rothschild'e şöyle hitap etmekteydi:

"Saygıdeğer Lort, Majestelerinin Hükûmeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım.

"Majestelerinin Hükûmeti, Filistin'de Yahudiler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin'deki mevcut Yahudi olmayan toplumların sivil ve dinî haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasî statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır.

Bu deklarasyonu, Siyonist Federasyonu'nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım. Saygılarımla”

Arthur James Balfour

Bu mektuptan 31 yıl sonra İsrail Filistin topraklarında bir işgal “devleti” olarak kuruldu. O günden bugüne adım adım önce Filistin ve sonra bütün bölge ülkeleri için bir zulüm üretme merkezi olarak yoluna hızlanarak devam ediyor. Bu süreçte aktif destekçi rolüyle İsrail’in yanında olan ABD, artık açıktan iç içe ve birlikte hareket ederek zulmün kaynağı olduğunu alenen ortaya koymaya devam ediyor.

İngiltere, ABD, İsrail ve bu üçlüyle çıkar ilişkisi olan her ülke yapılan bunca zulme ortak olmaktan hiç şikayetçi değiller. Bunlar arasında sözde Müslüman ülke yöneticileri de var. Sırasıyla ve tek tek zulme maruz kalan ve paramparça olan ülkeler, sözde Demokrasiye geçiş palavralarıyla propaganda yapılarak bu hale getiriliyor. İçi boşaltılıp askeri yönden sıfıra yakın hale getirilip İsrail için ön açıcı boşluk oluşturuluyor. Yer altı ve yer üstü kaynakları da başta İngiltere ve ABD olmak üzere batılı müttefiklerle paylaşılıyor.

Osmanlı küçülürken aralarında yapılan taksim sessiz sedasız işliyor. İsrail bu paylaşım sonrası bölgeye yerleşmekle zaten uzun vadeli hedefleri için ciddi bir kazanım elde etmiş oldu. Bugün geldiğimiz noktada Osmanlı’dan kopan ve sözde bağımsızlık kazanan bu ülkeler bir bir balon gibi fosaltıldı.

Direniş kanadı: Filistin başta olmak üzere, Lübnan üzerinden Filistin’e destek veren örgütler ve bunları destekleyen İran dışında her ülke kolay lokma oldu. Rusya destekli Suriye uzun süre dirense de sonuç değişmedi.

Sahne hep aynı; İçerde muhalif güçler destekleniyor, şartlar oluştuğunda silahlandırılıyor. Bazıları İhtiyaç bittiğinde kenara atılıyor, bazıları yönetime ayar vermek ya da ihtiyaç duyulma ihtimaline karşı diri tutuluyor. Bu sahneyi bölgedeki hangi ülke kendi üzerine uyarlasa şer alt yapısının hangi aşamada olduğunu ve sırasının ne zaman geleceğini aşağı yukarı tespit edebilir.

Osmanlı bakiyesi bizde de durum farklı değil. Bugün İran’ın içinde bulunduğu durumu din, mezhep, kim kimle müttefik, dün kim ne yaptı üzerinden okumaya çalışanların hepsi isteyerek ya da istemeyerek ABD ve İsrail’in ekmeğine yağ sürüyor. Hele din üzerinden buna kalkışanlar ihanetin kıyısında geziniyor desek yeridir. Demokrasi üzerinden konuşanlar ise Irak, Suriye, Mısır, Tunus gibi ülkelere bakıp bu demokrasi yalanının ne durumda olduğunu görseler kendileri adına iyi ederler.

Demem o ki: Dünyanın başına bela canilere verilecek her yıpratıcı darbe bütün dünya adına olumlu bir durumdur. Kaldı ki karşımızdaki caniler özellikle okul bombalayıp çocuk öldürecek kadar, Epstein skandalında gördüğümüz gibi pedofili tanımlamasıyla bile açıklanamayacak kadar aşağılık insanlar. Çocuk kanı içebilen, insan aklının alamayacağı kadar pislik bir zümre. İran’a saldırının ilk gününde okulu hedef alıp 150 kız çocuğunu öldüren bu caniler Gazze’de kasten okul ve hastaneleri hedef alan sivil hedefleri vurmaktan çekinmeyen şer odağıdır. 

Şimdi kalkıp Demokrasi yalanına/talanına inanarak ya da mezhep körlüğü üzerinden bir okuma ile İran’a yöneltilen her eleştiri, bugün bu şartlarda tam da canilerin istediği bir durumdur. Hatta bu şekilde kamuoyu oluşması için satın aldıkları kalemler ve sosyal medya kullanıcılarını da dikkate aldığımızda onların da işini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramayan bir körlüktür vesselam.

 

 

 

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/demokrasi-talani-mezhep-korlugu-6552.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/demokrasi-talani-mezhep-korlugu-6552.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/demokrasi-talani-mezhep-korlugu-6552-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/03/demokrasi-talani-mezhep-korlugu-6552.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/demokrasi-talani-mezhep-korlugu/9801/</link>
			<pubDate>Tue, 03 Mar 2026 18:06:52 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gecekondu ve Din]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Gecekondu ve Din

   Yakın tarih, kırsaldan şehirlere göçün en yoğun yaşandığı günlere sahne oldu. Gecekondulaşma üzerinden çeşitli çalışmalarla sosyolojik karşılıkları değerlendirme konusu edilen bu sürecin bir çok ayağı vardı. Kente eklemlenen bu yapısal görüntü (Gecekondu) birçok açıdan -hem kendi içinde hem de kente sızan yönleriyle- ele alındı. Yeşilçam bunun  çok çarpıcı örneklerini sinemaya taşıdı. Filmlere konu olan zengin kız fakir delikanlı ya da tam tersi örnekler, aslında iki kültürün (köy-kent) çatışmasının göstergesiydi.

Özellikle büyük şehirlere yaşanan göçler bir yandan kırsal nüfusu azaltmakta bir yandan da kırsaldan kente bir yük taşımaktaydı. Bu taşınanlar arasında; Kalabalık aile yapısı, kültür, gelenek, töre, hatta yerleşik dini yorum/algı gibi bir çok unsur vardı. 

Dini yorum! Evet, kırsalın Allah’la kurduğu bağın teslimiyetçi yapısı kentin akılla kurduğu serbestlikle çatışmak/hesaplaşmak zorundaydı. Bu hesaplaşma utançla “çağdaşlık” ya da topluluk ile birey arasında ve daha bir çok şekilde kendini göstermiştir. Mesela tutuculuk bir korunma refleksi olarak en çok da böyle zamanlarda ortaya çıkar ama kent bunu hızla bağnazlık olarak tanımlar. Ya da kentin özgürlük anlayışı gecekondunun utanmazlar yakıştırmasından kendini kurtaramaz. Fakat her ne yaşanırsa yaşansın zaman kendi rotasında birçok şeyi eritir ve sizi dününüzle yüzleşmek/hesaplaşmak  zorunda bırakır. 

Sürecin din tarafında,  bir kent dindarlığı üretememe sorunu hâlâ sancılı bir süreç yaşamaya devam ediyor. Şehirliliğin en tecrübelisi olan sanat ve estetik üretebilmiş sufi anlayış, bir taraftan modernite ile hesaplaşırken bir taraftan da bilgiye ulaşımın kolaylaşmasıyla ortaya çıkan yüzeysellikle hesaplaşmak zorunda kalmıştır. Belki de  bu durum onun kent tecrübesinin yansımalarını yetersiz kılmıştır.

Kırsalla kent arasında değişen zaman algısı da hâlâ sorun olmaya ve sorun üretmeye devam etmekte. Cemaat-topluluk anlayışının yerini almaya çalışan sivil toplum kuruluşlarının çözümden çok çözümsüzlüğü körüklemesi de sorun çözerken yeni sorunların üremesine sebep olmaktadır. 

Kırsalın kaybolma olarak nitelediği değişim, gençliğin uyum sürecinden başkası değil. Bu durum kuşak çatışmasının şiddetini artırmaktadır. Din algısı burada da iki kuşak açısından dozu yüksek farklılıklar ortaya çıkarmakta ve çatışmayı büyütmektedir. 

Siyaset sahnesinde seçmen profili olarak da kendini gösteren bu durum bir kırsal kent ayırımından ziyade eğitimli-eğitimsiz, çağdaş-gerici gibi ayrıştırıcı-çatışmacı nitelemelere sahne olmaktadır. 

Evet din birleştirici bir güce sahiptir ama bu gücün ortaya çıkması dinin hızlı değişim dönemlerinde müntesiplerince nasıl yaşandığına bağlıdır. Değişimin hızı karşısında doğal/insani olarak geliştirilen tutucu refleksin adını din koymak birleştirici olmaktan çok ayrıştırıcı olmaya sebep olmaktadır. Kırsalın dobra-kaba “Allah Çarpar’ı” ile kentin “Şefkat Peygamberi” nezaketi, çatışmasında ne yapsın. Kaldı ki kentin kendini korumacı ve başkasını uzak tutucu sözde nezaket diline rağmen kentlinin yalnızlığına şefkatle dokunabilen dindar nezaketi bu çatışmadan galip gelebilmeli.

Kent, sosyolojik olarak ele alınıp kendi kültürünü inşa edebilecek bir perspektif üretilemediği sürece bir değirmen gibi dişlileri arasına aldığı her şeyi öğütmeye devam edecektir. Kentin aynı anda hem iş yükü hem de konfor üreten ikircikli yapısı da kendi içinde uyumsuzluk üreten bir başka sebeptir.

Dünden bugüne sağ siyasetin iktidar olmakla yaşadığı sürecin kırsal-kent, taşra-merkez ikileminde ele alınması da dönemin ve değişimin daha sağlıklı değerlendirilmesine katkı sağlayacaktır vesselam.

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/gecekondu-ve-din-9055.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/gecekondu-ve-din-9055.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/gecekondu-ve-din-9055-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/gecekondu-ve-din-9055.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/gecekondu-ve-din/9784/</link>
			<pubDate>Mon, 23 Feb 2026 19:10:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İslamcılık Kemalizm'e mi yenildi?]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İslamcılık Kemalizm’e mi Yenildi?

Mehmet Metiner'in geçenlerde paylaştığı yazısının özeti sayılabilecek şu cümle -“Kemalizm’in en sert ve en ödünsüz hasmı olan İslamcılık bile Kemalizm’e yenik düşmüştür. “- üzerinden fikir beyanında bulunan bazı arkadaşların Metiner’i fazla ciddiye aldıklarını düşünmekle beraber bu arkadaşları ben ciddiye aldığım için mecburen birkaç kelam etme ihtiyacı doğdu bende.

Bir de Bülent Arınç'ın özeleştiri nev’inden “Bu toplum aziz millet olmaktan çıktı. Dindarlık şu anda herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Millet Müslümanlığı bıraktı. Başörtüsünü terk ediyor. Namazı terk ediyor”  sözlerini, hükümete ya da AK Parti’ye yönelttiği günlere denk gelişi bu bakış açısını ele almayı zorunlu kıldı.

1. Metiner’in kastettiği İslamcıların, Siyasal İslamcılar, yani politika yoluyla fikirlerine hizmet edeceklerine inananlar olduğu çok açık.

2. Metiner bu işin neresinde-ydi derseniz,  gelgitli bir çizgide, hiç bir oluşumun aslisi olamamış, oldum olası yancı nev’inden bir konumda pozisyonlanmış olduğu da çok açık. Zira İslamcı Kürtçülük, Dem çizgisi, Hasan Cemal demokratlığı, Refahlı belediyecilik, AK parti konforculuğu gibi çizgilerin “adamı” olması söylediklerini hangi çizgiden anlayacağımızı da zora sokuyor!

3. Bülent Arınç kendi tabiriyle var olduğunu söylediğin  “özgül ağırlığının” menzilini tutturamayıp, şartlara göre eleştirel çıkışlar yaparak bazen kendine bazen de yakınlarına pozisyon elde eden bir duruma evirildiğinin farkına varması gereken bir isim.

4. Kemalizm zaten tanımı ve etkisi itibarıyla henüz bir netlik kazanamamış, hala adıyla iş görme kabiliyeti yüksek bir cephe konumlanması olarak tesir hissettiren bir aba altı sopası.

5. Bu iki isim, ne dışarda bir arayış ne de bir hedef tahtası aramak yerine kendi serüvenlerini sorgulasalar kendileri için daha faydalı olur kanaatindeyim.

6.Siyasal İslamcılık olarak meseleyi ele almak daha mantıklıdır. Ve eğer bir yenilgi, bir kuşatılmışlık ve bir çürümeden bahsedilecekse ki edilmelidir, bunu Siyasal İslamcılık kendine kendi eliyle yapmıştır. Ve bunda her iki isim de pay sahibidir.

7.Yaşanan süreçte en ağır tablo ise Siyasal İslamcıların pervasızca tükettiği yaşanmışlıklardır. Yakın tarih boyunca dindarlara yaşatılan bütün mağduriyet ve mahkûmiyetleri bagajına alarak yola çıkıp, yolun sonunda eğer bir yenilmişlik ve dönüşmüşlükten bahsedilecekse ki edilmelidir. Siyasal İslamcılık kendine yenilmiştir ve merkez sağa konumlanıp liberal ve seküler bir anlayışa dönüşmüştür.

8.Bence de bu sürecin doğru bir okuması yapılmalıdır. Bu hem toplum nazarında durumun netlik kazanması için hem de bu sürece bağlantılanıp topluca anılan ama aslında özü itibarıyla sadece sürece mağduriyetlerin giderilmesi adına kerhen destek verenlerin ayrıştırılması için doğru bir çalışma olacaktır vesselam.

 

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/islamcilik-kemalizm-e-mi-yenildi-3705.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/islamcilik-kemalizm-e-mi-yenildi-3705.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/islamcilik-kemalizm-e-mi-yenildi-3705-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/islamcilik-kemalizm-e-mi-yenildi-3705.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/islamcilik-kemalizm-e-mi-yenildi/9771/</link>
			<pubDate>Mon, 16 Feb 2026 19:18:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Yönetim yönetişim ve boşluk]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Yönetim, başkaları vasıtasıyla iş görmek” Yönetişim ise “başkalarıyla birlikte iş görmektir.” Boşluk, yokluk gibi görünse de doldurulma potansiyeli taşıyan bir varlıktır. İş görmek , her iki tanımda da yönetimin ve yönetişimin varlık sebebini ortaya koyar. Boşluk ise iş görme fiilini en hafif tabirle aksatır.

Tarih, Devlet adamlarına hitaben yazılmış risale ve nasihatlerle doludur. Bir çoğu kendi medeniyetinden aldığı anlayışla yazılmış olsa da zaman zaman medeniyet tasavvurundan bağımsız, mevcut şartlar göz önüne alınarak yazılmış olanlar da vardır. Tabi bir de bu nasihatnameleriyazma cesareti/fırsatı bulma sorunu var. Kimisi yazıp bir dostuna emanet etmiş, ben ölürsem ve şartlar oluşursa bunu yayınla demiş. Kimisi yazıp bizzat krala, padişaha, hükümdara okumuş. Kraldan çok kralcı olup zorlayıcı ve yol gösterici bir dille yazılanlar bile var.

Farabi, Nizamülmülk bizim medeniyetimizce yönetimesöylenmiş en veciz eserlerin sahipleridir. Batı medeniyeti için de Platon (antik Yunan filozofları) ve Machiavelli ilk akla gelen isimlerdir. Montesquieu, John Lock...vb gibi isimler ise günümüze daha yakın ve yasacı toplumların oluşumunu tetikleyen eserler vermiştir.

Günümüzde bu işler “modern dönem” başlığı altında daha akademik ve kürsü diliyle tartışılıyor, hatta modernizm ukalalığı ile tek ve tartışmasız yöntem buymuş gibi sunuluyor.Tabi yersen.

İnsan ve güç ilişkisi aksesuar değişiklikleri dışında hep aynıdır. Biraz ambiyans biraz da dil farkı dışında olan biten sonuçta güç ve insan ilişkisine bağlı olarak ortaya çıkar. Demokrasi ise bir cilalama malzemesi ya da ketçap-mayonez görevini ifade eder.

Buraya kadar zikredilenler kabaca bir anlatım olsa da temel yaklaşımı ortaya koymaya yeterli olsa gerek. 

Tüm bunlar bir tercih olarak kabul edilebilir. Ancak hangisi tercih edilirse edilsin olmaması gereken en önemli şey BOŞLUKTUR. 

Boşluk bir zaaf göstergesidir, hızlıca fark edilir ve doldurulur. Dışardan doldurulduğu için de merkezi tahrip etmeye başlar. Ya da varlığı devam eder ve ilk zamanlaryönetimde aksaklık olarak görünse de yetersizliğin tesciliyle sonuçlanır.

Yönetişim kulağa hoş gelen bir kavram, fakat burada dikkat edilmesi gereken tıpkı ibn-i Haldun ve bazı yakın dönem düşünürlerinin dikkat çektiği tesir alanı ve nüfus gibi demografik unsurları gözden kaçırmadan bir yapısal bütünlük oluşturabilmektir. Bu hem yerel yönetimlerde hem de merkezi yönetimde böyledir.

Yönetimin elinizde olmasını yeterli görmek ve buradan duygusal güç aldığını zannetmek de bir başka yanılgıdır. Zira adil bir yönetim inşası yönetme yetkisiyle değil yönetim kabiliyeti ile alakalı bir durumdur vesselam.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/yonetim-yonetisim-ve-bosluk-6139.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/yonetim-yonetisim-ve-bosluk-6139.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/yonetim-yonetisim-ve-bosluk-6139-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/yonetim-yonetisim-ve-bosluk-6139.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/yonetim-yonetisim-ve-bosluk/9757/</link>
			<pubDate>Tue, 10 Feb 2026 12:03:57 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sanayi göçü]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Marmara bölgesinden Anadolu’ya sanayi göçü planlanıyormuş. Ülke sanayisinin %70 inin sıkıştığı bölgeden böyle bir göçün planlanması son derece önemli ve gecikilmiş bir karar.

Bölgedeki deprem riski ilk sebep olarak zikredilse de birçok sebep zaten bunu zorunlu kılmaktaydı. Yerinde ve doğru bir karar olmuş. Ancak kararın doğru olması uygulamanın, olsun da nasıl olursa olsun şeklinde olmasına fırsat vermemeli.

Bu karar ülke gerçeğinin ve geleceğinin doğru okunduğunu göstermesi bakımından da çok önemli. Ancak bizde işler doğru planlansa da uygulamada uzun vadeli düşünülüp sorunsuz ya da sorun azaltıcı bir süreç izlenmez. Bu oldum olası böyledir. 

Bir şehre (ihtimal) 20.000 istihdam sağlayacak bir sanayi yükü taşımak o şehirdeki her şeyi doğrudan etkiler. Tarımdan köy yaşamına, imardan alt yapıya, konut stokundan kiraya, eğitimden sosyal yaşama, ticaretten çevre sorunlarına... vb.birçok konuda etkileşim kaçınılmaz olur.

İlk bakışta istihdam açısından kulağa hoş gelse de sanayileşme, kültürü ve değerleri de doğrudan etkiler. Sanayi devriminden itibaren dünyadaki değişimi okuduğumuzda bunun kaçınılmaz ciddi sorunlar yumağını da beraberinde getirdiğini görüyoruz. Çarli Çaplin (Charlie Chaplin) filmlerinden hepimizin aşina olduğu sorunlar “makinanın” dönüştürücü gücünü gözler önüne serer.

Marksın kapitalizm çözümlemeleri işin daha korkunç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. İnsanın önce emeğine sonra kendine yabancılaşması ve bir ŞEYE, NESNEYE dönüşmesi süreçteki kaçınılmaz sorunların temelini oluşturur. Bizim ortak kültürümüz nedense hiçbir zaman çözümleyici olamamıştır. Daha çok kabullenici(kaderci) bir reflekse sahiptir. Bu da değer aşınmalarında eylemsiz şikayetçi bir dilden öte tepki üremesine engel olmaktadır.

14 il belirlenmiş, Samsun, Kastamonu, Amasya ve Mersin dışında 10 ilin tamamı İç Anadolu bölgesinde. Kırıkkale yok bu iller arasında. Normal bir durum bu, Kırıkkale kendi sanayileşme sürecinde savunma sanayi ağırlıklı olarak zaten yoluna devam etmekte. Uygun arazi bulunamadığı şeklinde bir açıklama yapıldığı da söyleniyor.

 Hepimizin bildiği gibi fabrika kurulması fizibilite çalışmalarıyla başlar. Ayrıca 3 şeye yakınlık önemlidir. Bu 3 şey temel kabul edilir. İş gücüne, hammaddeye ve pazara yakınlık. Elbette tercih edilen illerle ilgili bunlar ve daha fazlası düşünülmüştür. Bu illerin bulunduğu bölgeler Karadeniz, Akdeniz ve İç Anadolu bölgeleridir. Bölgelere göre kapasite dağılımı nedir henüz bilmiyoruz. Mutlakakapasite dağılım planı da bellidir. En azından fizibilite düzeyinde böyledir.

 Burada akla gelen önemli soru şu: Tercih edilmeyen bölgeler neden tercih edilmedi? Uzun yıllardır devlet yatırımlarının bölgesel tercihinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin ihmal edildiği ve bunun üzerinden bir propaganda dili geliştiği biliniyorken ve zaman zaman Özal ve Erbakan başta olmak üzere bazı politikacıların bu bölgelere yapılacak -sanayi başta olmak üzere- yatırımların bugünlerde de üzerinde önemle durulan Terörsüz Türkiye için katkısının büyük olacağı öngörüsü neden dikkate alınmamıştır kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Bütün bunları düşünürken İnşallah iller seçim sonuçlarıyla renklendirilmiş haritaya ve oy kaybına bakarak belirlenmemiştir demekten de kendimi alamıyorum vesselam.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/sanayi-gocu-9285.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/sanayi-gocu-9285.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/sanayi-gocu-9285-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/02/sanayi-gocu-9285.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/sanayi-gocu/9742/</link>
			<pubDate>Tue, 03 Feb 2026 18:34:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Garibim Emekli]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Garibim Emekli

 Ülkemizde seçmen sayısı ile emekli sayısını karşılaştırdığımızda ortaya yüzde 25 gibi bir oran çıkıyor. Bu oran siyasetin görmezden gelemeyeceği kadar ciddi bir oran.Bu yüzden olsa gerek siyasi partiler emekli üzerinden ya da emekli için çokça konuşuyor bu aralar. İyileşme ya da iyileştirme için konuşulan tarihler de doğal olarak erken seçim ve tarihi ile ilgili tahminleri güçlendiriyor. 

 İnsanın kıymetini insanca bilmeyince matematikten medet ummaya bakıyor insan. Avrupa’da doğum oranın düşüklüğüve doğal olarak genç nüfus azalması ile yaşlı/emekli nüfus artışı üzerinden politik propaganda dilinin nereye evirileceğine dair bir araştırma yapılmış. Bizde de aynı duruma bağlıevirilme emareleri kendini göstermeye başladı.

  CHP mecliste oturma/terk etmeme eylemi başlattı, MHP ani bir çıkışla sefalet ücreti tanımlaması yaparak iyileştirme istedi.15 Kasım tarihli Sefalet başlıklı yazımızda bu kelimeyi daha sık duyacağımızı yazmıştık, açılış Bahçeli’den geldi. Özlem Zengin garip gureba diyerek tartışmayı yeni bir boyuta taşıdı. Bahçeli’nin tanımı dolaylı bir tanım. Sefiller demiyor da ücretin sefalete eş değer olduğunu söylüyor. Özlem Zengin ise nokta atışı bir dil kullanıyor. Bu yüzden olsa gerek direk garip gureba deyiveriyor. Özlem Zengin iktidarın bazı şeyleri bildiği halde yapmadığını da ifşa ediyor aslında. Utanmıyoruz derken de garip gureba derken de “samimi.” Onca kalabalığınve kameraların önünde sn. Cumhurbaşkanı’na yeğenini gösterirken de öyle. 

  Bütün bunlar iktidarın seçmenden ne kadar uzağa evirildiğinin bir göstergesidir. İktidara geldiği yıllarda AK Partinin varoşlardan nasıl bu kadar yüksek oy alabildiği konuşuluyordu. O zamanlar oy aldıkları kesimlerin sorunlarını çok iyi biliyorlardı şimdi de öyle. O zaman bu sorunları aynı zamanda hissediyorlardı. Şimdi ise onların oyunu nasıl kaybetmeyiz ya da nasıl tekrar kazanırız sorusunu soruyorlar. Hissedilen tek şey tekrar nasıl kazanırızın telaşı. Bir tarafıyla garip gureba ile doğrudan ilişkili ve iç içe olan bir parti artık bu kitleyle arasındaki duygusal bağı kaybettiğinin farkında ama bu bağı tekrar kuramayacağını görmezden geliyor. Çünkü dün aynı mahallenin çocuklarıydılar ama artık başka semtin çocukları oldular.

Bütün partiler üzerinden baktığımızda ise seçmen için bir güvenirlik sorunu yaşandığını umursamayıp mevcut durumda sloganik bir dille oyumuzu birkaç puan artırırızın ya da muhafaza ederizin peşindeler. İnandırıcılık kazanmak ve seçmenle birlikte bir hikayeye yürümek ya da yazmak gibi bir hedefleri yok. Henüz siyaset üretememeye bağlı olarak giderek büyüyen bu güven sorununa bir çözüm üretebilecek bir siyasi oluşum ortada yok. Dolayısıyla bütün partiler iktidarın mevcut haliyle devamında ve kenfi mevcut durumlarını korumaktan yanalar.

  Sonuç olarak emekli, seçmen olarak gücünün farkına varıp, bu haliyle siyaset sahnesinde var olabilirse belki sefil, garip, gureba... gibi sıfatlardan kurtulup EMEKLİ sıfatını yeniden kazanabilir. Değilse sosyal destek projelerinin bir ayağında buluverir kendini ki çözüm olarak sunulan her taslak da bu minvalde.

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/garibim-emekli-374.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/garibim-emekli-374.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/garibim-emekli-374-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/garibim-emekli-374.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/garibim-emekli/9718/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 10:22:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İhsan Dede ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İhsan Dede

Yeri doldurulamayan bir meczup/velî İhsan Dede. Meczup ile ilgili tanımların en naifi: Mazhar olduğu cezbe sonucu sülûk etmeden Hakk'a eren velî anlamında tasavvuf terimi, şeklinde. Belki yaşam biçimlerini daha net ortaya koyan tanımı ise; Veli oldukları halk tarafından bilinen ancak kendileri tarafından bilinmeyen ve sanki başka bir alemde yaşıyor gibi görünenlerdir ki kimilerinin “deli” olarak görmesi de bundandır.

İhsan Dede, bir meczuptu. Dili çoğu zaman görülmek istenmeyeni ifşa ederdi. Cumalarda cami avlusunda oturduğu yerden bağırarak Faiz yiyenlere seslenirdi. Ya da vaize kızar ve onu eleştirirdi. Bir Müslümanda olmaması gerektiği halde olan ve varlığı yok sayılan, görmezden gelinen çelişkileri ayan ederdi.

 Onunla ilgili çokça keramet anlatılırdı ki hala da anlatılıyor. Daimi sevenleri vardı onu yalnız bırakmayan. Onun hayatındaki yeriniz onun belirlediği ölçüdeydi yani sizi yok da sayabilirdi. 

Meczupların varlığı bir şehir için manen terk edilmediğinin göstergesidir. Bazı şehirler daha nasiplidir. Hem meczupları olur hem de manevi besleyici vaiz/hoca efendileri olur. Mesela bizim merhum Ala Sakallı hoca gibi. Onlar sadece etkileyici vaazlar etmezler. Hayatlarını İslam’a vakfetmişlerdir. Hatta belki de Allah, dinini insanlara anlatsınlar diye onların hayatına böyle yön vermiştir. Toplum onlara sadece güven duymaz, teslim de olur. Onlar yönlendirici bir şeyler söylediğinde hemen buna uyarlar. Hem de kendileri için bunun daha hayırlı olacağına inanarak uyarlar.

Zaman zaman Kırıkkale uzun süredir manevi bir kuraklık mı yaşıyor diye korkuya kapılıyorum. İnşallah ben görmüyorumdur diye kendimi teselli etsem de aşikar bir belirtinin olmadığı hepimizin malumu. Onların içimizden söküp alınmaları (ölümleri) korkutucu bir şeydir. Bir nevi sessizce “buna layık değilsiniz” demektir bu.

  Hani Efendimiz (sav) bir hadisinde buyuruyor ya: "Allah ilmi [verdikten sonra], insanların [kalbinden] zorla söküp almaz. Fakat ilmi, ulemayı kabzetmek suretiyle alır. Ulema kabzedilir, öyle ki, tek bir alim kalmaz. Halk da cahilleri kendine reis yapar. Bunlara meseleler sorulur, onlar da ilme dayanmaksızın [kendi reyleriyle] fetva verirler, böylece hem kendilerini hem de başkalarını dalalete atarlar." (Buhari , Müslüm, Tirmizi) Bunun gibi bir şey, zorla söküp alınmamış ama vefatıyla oluşan kocaman boşluk öylece duruyor.

Tolstoy insanlığın bir bütün olduğunu ve bütün insanların bu bütünde bir yere ve öneme sahip olduğunu söyler. Bir nevi bütünsel bir işlevsellik tarifi koyar ortaya. İnsanların küçük öbekler halinde yaşadığı yerleşim yerlerinde de bu böyledir. Ama asıl önemli olan manen ve ruhen de durumun aynı olmasıdır. Küçük yerleşim yerlerinde dışardan gelen iyi bir gözlemci bunu hemen hisseder. Eğer orada daha önceleri insanların teveccüh gösterdiği birileri yaşamışsa toplum onların tedrisinin izlerini uzun süre üzerinde taşır. Hele birde bu insanların varlığı bir süreklilik gösterirse rızkın bereketi dahil birçok alanda bu durum belirginleşiverir.

  Demem o ki İhsan Dede sadece mahallelerde elindeki iki taşı birbirine vurup Allah Allah diyerek peşine takılmış çocukları sevindiren bir dede değildi. O bu şehrin hilmi, sükunu, bereketi ve manevi huzuru idi. Rabbim sayılarını artırsın ve bizleri onlarsız bırakmasın.

Amin Amin Amin 

İhsan Dedeye Rahmetle...
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/ihsan-dede-7447.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/ihsan-dede-7447.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/ihsan-dede-7447-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/ihsan-dede-7447.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/ihsan-dede/9697/</link>
			<pubDate>Sun, 18 Jan 2026 14:26:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kalkınma tuzağı]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Kalkınma Tuzağı

 Avrupa’da geliştirilen bir kavram, Bölgesel Kalkınma Tuzağı. Belli ki ekonomistler, ekonomik göstergelerdeki değişimleri takip ederken ortaya çıkan durumu ifade eden ve mevcutta kullanılan  bir kavram bulamadıkları için yeni bir kavram üretmişler. Bu sosyal bilimlerde de böyledir. Hatta hemen hemen her alanda böyledir de diyebiliriz. 

 Bu kavram, bir zamanlar düşük gelirli statüden orta gelirli statüye başarılı bir şekilde geçiş yapmış, ancak sonrasında ekonomik büyümede kalıcı bir düşüş yaşayan bölgeleri ifade ediyor.

Yöntem ise şu şekilde özetlenmiş:

“Birden fazla gösterge ve karşılaştırma boyutunda eş zamanlı ve tekrar eden biçimde olumsuz performans sergileyen bölgeler ‘kalkınma tuzağında’ kabul edilmiştir.”

  Ekonomik dinamizmi zayıflamakla birlikte henüz kalıcı bir durgunluk göstermeyen, ancak göstergelerin bir kısmında olumsuzlaşma izlenen bölgeler ise “yüksek riskli” kategoride değerlendirilmiş.

  Toplum Çalışmaları Enstitüsünden Yağmur Uzunırmak bu çalışmayı Türkiye’de uygulamış ve 2010-2024 yılları arası siyasi tercihlerdeki etkisini de ortaya koyan bir çalışma yapmış. 2019-2022 yılları arasında illerin kalkınma tuzağında bulunduğu yıl sayısına göre de harita üzerinde bir renklendirme uygulamış. 3 yıl ve üzeri bu tuzakta kalanlar en koyu renkle gösterilmiş ve 3+ şeklinde formüle edilmiş bu koyu rengin açılımı.

Bilin bakalım bunları neden yazıyorum?

  Evet tahmin ettiğiniz gibi Kırıkkale 3+ ve en koyu renkle gösterilmiş haritada. İktidar partisinin en yüksek oy kaybı da bu kategorideki illerde yaşanmış. Ve yine tahmin ettiğiniz gibi kaybedilen oylar CHP’ye gitmiş, yani oyunu yükselten parti de CHP olmuş.

  Siyasi tercih değişimi de önemli bir konu ama asıl meseleUzunırmak’ın şu yorumunda özetlenmiş: “Bu ilişki, yalnızca ekonomik performans açısından değil, sınıf yapısının dönüşümü, toplumsal tabakalaşma ve ekonominin siyasal dinamikleri açısından da sonuçlarına işaret etmektedir.”

  Kırıkkale’de bu kavram üzerinden bir çalışma yapılmış mı bilmiyorum. Bilmeyişimi ve yokluğunu yüksek ihtimal olarakdüşünmemi birkaç sebebe bağlayabilirim.

1. Bizde işler pek bilimsel çalışmalara dayanmaz.

2. Üniversite ile diğer kurum ve kuruluşlar arasında doğru işleyen bir ilişki oldum olası kurulamamıştır.

3. Bizde herkes her makamı kendine hak görür. Çünkü yetersizlik ve liyakatsizlik prim yapmaya mani değildir.

4. Şehrin ufkunu ileri taşımak ancak kendiliğinden gelişirse ortaya çıkan bir durumdur. Bunun için yeterli ve doğru çalışmalar yapıldığı pek vaki değildir.

5. STK’lar destekçi yan kuruluşlar olarak sahadadır. Uzun soluklu profesyonel potansiyel taşımazlar.

6. Odalar ve meslek kuruluşları içinse ilk 5 madde geçerlidir.

 Sadece kişi, işletme ya da fabrika düzeyinde değil genel anlamda doğru bir çalışma yapılmış ve doğru bir tanım üzerinden ortaya konmuş bu örneğin, şehrimiz açısından ciddi bir çalışmayla ele alınması yarınlarımız için oldukça önemlidir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/kalkinma-tuzagi-2953.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/kalkinma-tuzagi-2953.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/kalkinma-tuzagi-2953-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/kalkinma-tuzagi-2953.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/kalkinma-tuzagi/9677/</link>
			<pubDate>Sun, 11 Jan 2026 14:00:02 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[21.yy’da bir sosyalizm denemesi]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

21.yy ‘da Bir Sosyalizm Denemesi!

  “Bolivarcılık, başta Venezuela'da olmak üzere Güney Amerika'da revaçta olan bir dizi siyasi öğretidir. İsim 19. yüzyılda Güney Amerika'nın büyük bölümünde bağımsızlık mücadelesine öncülük etmiş olan Venezuelalı general Simon Bolivar'ın adından gelir. Bolivarcılığın en önemli amaçlarından biri Latin Amerika'nın birleşmesidir. Ki bu yerleşik dünya sistemine bir başkaldırıdır.  Venezuela eski devlet başkanı Chavez, modern Bolivarcılığın önde gelen temsilcilerindendi.”

  “Hugo Chavez başkanlığının en başından itibaren kendisini Bolivarcı bir vatansever olarak adlandırmış ve Bolivarcı devrimin parçası olarak Bolivar'ın ideallerinin bir bölümünün kendi yorumunu günlük hayata uygulamıştır. 1999 Anayasa'sına göre ülkenin adı  Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir. Çoğu zaman Bolivarcılık kavramı Chavez'in yönetimi için kullanılır.”

  Maduro ise Chavez’in kendisinden sonrası için açıkça destek istediği bir isimdir. Maduro bu veliahtlığı ne kadar taşıyabildi bu başka bir konu. Çökmüş bir ekonomi ve hiper enflasyonla yaşayan Venezuela halkı ABD’nin bu müdahalesine sağlıklı bir karşılık verir mi bilinmez ama tarih bu müdahaleyi nereye koyacağını çok iyi bilir. 

  Bu gelişme ile ilgili çok çeşitli yorumlamalar okuyoruz/dinliyoruz. ABD’nin hukuk tanımazlığı hemen herkesin ortak görüşü. Ayrıca Venezuela’nın petrol rezervi ve bu rezervin ABD için yakın kaynak olacağı bunun da Ortadoğu ve Akdeniz merkezli senaryolarda ABD’nin işine geldiği yönünde de ortak bir kanaat var.

Ancak bu gelişme üç şeyi bir kez daha ortaya koydu.

1. Asıl İsrail ABD’dir ve İngiltere dünyada dönen bütün kirli dolapların içinde olan önemli bir aktördür.

2. Yerleşik dünya sistemi hukuk tanımazdır. Hukuk sadece onların ihtiyacı olduğunda var olur.

3. Kapitalizm kendini yaşatmak ve büyütmek için hiçbir hukuksuzluğu ve vahşeti yapmaktan geri durmaz.

 

  Velhasıl bu gelişmeler ışığında bölgemizi ve ülkemizin içinde bulunduğu durumu yeniden okumaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Zira konuşulan bütün senaryolarda Türkiye de var!

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/21-yy-da-bir-sosyalizm-denemesi-2134.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/21-yy-da-bir-sosyalizm-denemesi-2134.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/21-yy-da-bir-sosyalizm-denemesi-2134-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2026/01/21-yy-da-bir-sosyalizm-denemesi-2134.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/21-yy-da-bir-sosyalizm-denemesi/9657/</link>
			<pubDate>Sun, 04 Jan 2026 13:35:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Aşağılık]]></title>
			<description><![CDATA[...a ara kötülüğün sıradanlığına atıf yaptığımda bilinçaltımın bana bir oyun oynadığındanşüphelenmiştim. İşin buralara geleceğini bilmesem de yaygınlığın ancak...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

Aşağıların Aşağısı (Aşağılık)

 Son zamanlarda ara ara kötülüğün sıradanlığına atıf yaptığımda bilinçaltımın bana bir oyun oynadığındanşüphelenmiştim. İşin buralara geleceğini bilmesem de yaygınlığın ancak sıradanlıkla mümkün olduğunu biliyordum. Korkmayın ben bir çirkinliği, dipsiz bir ahlaksızlığı sıradanlaştırmıyorum. Bu durumun sıradan olduğunu da söylemiyorum. Bu pisliklerin birileri tarafından yapılırken sıradanlaşmış olduğu için yapıldığını ve bütün bu pervasızlıkların da ancak sıradanlaştırıldığı için yapılabildiğini söylüyorum. 

 Üstüne birde toplum bu sıradanlaştırmaya katkı sağladığı için topluma da suç ortağı diyorum. Hatırlayın 2011 seçimlerinden hemen önce MHP’li bazı isimlere ait olduğu söylenen bazı videolar sürüldü piyasaya ve bunun seçim sonuçlarına ciddi etkisi olacağı düşünüldü ama sonuç hiç de öyle olmadı. Bizde toplum gücünün yeteceğine yüklenir ”ahlak” üzerinden.Bununla da yetinmez oradan kendini “Ahlak Abidesi” ilan eder. Güç yetiremeyeceğini bildiklerine ise sesini çıkarmaz, hatta fırsat bulsa ona yakınlaşıp faydalanmak ister.

 Çoğunluk ahlak üzerinden tercih kullanmayı düşünmez. Belki de kimsenin masum olmadığına inandığından yapar bunu. Belli ki “İlk taşı günahsız olanınız atsın” kadim sözü tartışmasız doğru kabul edilmiş. “Hatasız kul olmaz” da bir ipucu gibi ya da söylenebilecek kadarı böyle, söylenmeyenleri de siz anlayın demek gibi bir şey.

 İnsan kendi iç dünyasını bilen ama ifşa sınırını korumaya çalışan bir varlıktır. İnsan için, terbiye, eğitim, tezkiye, ahlak, geleneklere bağlılık gibi birçok şeyin var olması da bundan. Zira İnsan aynı zamanda özünde ilkellik ve vahşilik taşıyan bir varlık. İslam insana en şerefli varlık ve aşağıların aşağısı ikiliği üzerinden tercihini kullanacağını salık verirken, insanın potansiyel olarak bu ikiliği taşıdığını da söylemiş olur. Daveti de en şerefli varlık olmayadır.

    Son zamanlarda medyadaki bazı isimler üzerinden ortaya çıkan fuhuş ve uyuşturucu “skandalı” aslında bize, ifşa edildiğinde “yukarıdaki ahlaksızlığın” hangi boyutlardaolduğunu ve nasıl daha yukarıları da işaret ettiğini göstermesi bakımından önemliydi. Zira “aşağıda” her gün yeni bir iğrençlik haberini duyduğumuzda zaten şaşırmıyoruz artık.İnsanın önce bedenini sonra da bedeniyle birlikte kendini değersizleştirmesi değil midir fuhuş. Peki bunun uyuşturucu ile bir partiye dönüştürülmesi nedir ki? Ya da bu yaşananların sonunda giyinip “saygın” bir profil rolü nasıl bu kadar kolayoynana bilir ki?

Bunun bir üst dalgası da gündemde olan ABD (Trump) merkezli Epstein skandalı. Küçük yaşta kız çocuklarının istismarı (Pedofili) ve bu istismarda adı geçen yöneticiler veABD başkanları. ABD’nin dünya üzerindeki nüfuzunu dikkate aldığımızda şunu çok rahat söyleyebiliriz.

DÜNYAYA SAPIKLAR (MI) HÜKMEDİYOR !

Peki ne yapmalı?

 Bizi ahlak bekçisi yapmak isteyenlerin daha büyük bir planı vardır. Dikkat!

İstedikleri insanı sevdirip istedikleri insandan nefret ettiriyorlar. Dikkat!

Bu gösterilenler toplumda dip dalga büyüyen kokuşmanın bir parçasıdır. Dikkat!

Eğer varsa bir çözün arayışımız, aradığımız her şey yanı başımızdadır. Dikkat!

Biz siz gruplaşması üzerinden onlar yapar demek en büyük yanılgı sebebidir. Dikkat!

İnsan insanla kemal bulur, insan insanda kendini bulur. İnsanlığın derdiyle dertlenmek insanı insan yapar. Dikkat!

 

Ve en önemlisi; Konfor çürümenin tarlasıdır. Dikkat!

 

 


Tahmini okuma suresi: 3 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/asagilik-1994.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/asagilik-1994.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/asagilik-1994-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/asagilik-1994.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/asagilik/9637/</link>
			<pubDate>Sun, 28 Dec 2025 17:34:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bin bir telaş]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bin bir Telaş

 İşten eve evden işe, belki bir iş çıkar, yevmiyeyi çıkardık, dünya telaşı işte, çoluk çocuğun nafakası... devam edip giden nice benzer sözler. 

Hepsi bir “tokluk” arayışı!

 Üç günlük dünya, dünya telaşı, yalan dünya... kısacık telaşlı bir yalan, peşine düşüp, peşinden koştuğumuz.

   Ufkumuzu kaplayan kocaman kocaman ideallerimiz var-dı- çok değil yakın zamana kadar. Alaşağı oldu her şey. İnandırıcı değil artık hiçbir şey. Artık her suret bir yalanın arta kalanı. Oyunun her perdesinde değişen kostümler bir bir çıkarıldıkça geriye çırılçıplak bir boşluk kalıyor. Tıpkı kocaman yalanlar, sıradan ihanetler, kaybolan ufuklar gibi. Ekmeğin kokusu kadar içten paylaşımlar yerini ince hesaplara bırakalı beri bu böyle/böyleymiş. Ne bilelim kim kiminle kol kolaymış. Biz, bir söz bir de sadakat bilirdik bunca sözün içinde. 

Sözü bitenler/bitirenler utansın!

Yarın hep aydınlıktı, gökyüzü kadar uçsuz bucaksız bir aydınlık. Herkese yetecek kadardı güneş. Korkusuzluktu adalete teminat. Korkmak yoktu ki ne olduğunu bilelim. Umut ve coşku yetiyordu hepimize. Kolay mı, tüm dünyayı kurtaracaktık üç günlük dünyanın elinden. 

Elimizde bir kitap ki her kitap onu anlatmaya namzet. Yol O, yol gösterici O. O ki karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı, göklerden inen. Kutlu bir Nebinin çağrısı; KURAN.

Söz çoğaldı! Herkes her şeyi “bilir” oldu!

 Adem ilk insan, ilk suç Adem oğlunun. Kötülük ilk amel, iyiliğin yanı başında. İyiliğin karşıtı değil akletmenin karşıtı. Akletmeyenler helakin yanı başında. 

Asıl tokluk akletmekte! 

 Bir telaşın içinde telaşsız kaldık. Sustuk, sözün kıymetini tükettik belki de. Oysa Ezan her gün beş kez söylüyor/çağırıyor. Allah’a, Resul’üne ve  Nur’a (Kitaba).

“Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur'an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” (İbrahim Suresi 1.ayet)

Kimse telaşından bağımsız değil, kimse telaşsız da değil. Telaşı kutlu olan iyiliğin safında. Kötülük ise her zaman yanı başımızda.

  “Din” bezirganların elinde/dilinde. Kimi alıyor, kimi satıyor. Bir Yunus vardı aşkın pazarında canını satan, onun da alıcısı yoktu. Bir de Yusuf (a.s), Kenan ilinde kayıp. Şimdilerde sırça saraylardan Yunus’u ve Yusuf'u (a.s) anlatan anlatana. Halbuki ne kadar kolay, ne kadar sade!

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud Suresi 112. Ayet)

 Velhasıl, bezirganlara kaldı meydan, dünya telaşına düşeli İnsan. Oysa bir oyundu hayat ve bir tarlaydı dünya . Ayla Aydemir’in dediği gibi ekip biçip gidecektik. 

“Burası dünya

Ne çok kıymetlendirdik.

Oysa bir tarla idi 

Ekip biçip gidecektik” 

Ne çok kıymetlendirdik, değil mi?

 

 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/bin-bir-telas-9751.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/bin-bir-telas-9751.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/bin-bir-telas-9751-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/bin-bir-telas-9751.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/bin-bir-telas/9617/</link>
			<pubDate>Sun, 21 Dec 2025 20:23:59 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Emekli Palas ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Emekli Palas

Gazete Oksijende Mine Şenocaklı

“Emeklilerin evi artık ucuz otel odaları!” Başlıklı bir yazı kaleme aldı. Ankara’daki bazı otellerde birebir konuştuğu emeklilerin anlattıklarının da olduğu bu yazıyı dikkatlice okudum. Maksadım bunun yeni ortaya çıkan bir durum mu,yoksa zaten var olan bir durumun bugünün emekli profili ile ilişkilendirilip siyasi bir malzeme gibi kullanılmasına fırsat veren bir dille yeniden gündeme getirilmesi midir? Bunu anlamaktı. Evet 10 yıldır otelde kaldığını söyleyen de vardı yenilerde kalmaya başladığını söyleyen de vardı. Bu üzerinde hassas bir çalışma ile doğru çıkarımlar ve sebeplendirmeler yapılacak bir toplumsal durum. Bu yüzden direk sloganik bir söylemle geçiştirmek de ciddi bir sorunlu bakış olur. Ama şu bir gerçek ki emekli maaşlarının alım gücü üzerinden bakıldığında bu durum hiç de şaşırtıcı değil.

Yazının bir yerinde Şenocaklı şöyle diyor: “Ankara Ulus’taki ucuz otellerin hepsi yaşlı emeklilerle dolu. Odaların günlüğü 200 ila 400 lira arasında. Aylık 6 bin lira ödeyen de var, 12 bin lira ödeyen de... 6 bin lira ödeyenlerin odalarında tuvalet ve banyo yok! Bir otel köşesinde yalnız başlarına yaşıyorlar. Çoğunun maaşı en düşüğünden 16 bin 881 lira, başka çareleri yok. Ne evleri var, ne çoluk çocukları.”

Ve nakille şu bilgiyi paylaşıyor; “DİSK Emekli-Sen Eskişehir Şube Başkanı Hatice Kılıç’tan bir açıklama geliyor. Kılıç, yalnız yaşayan ve eşini kaybetmiş emeklilerin bir araya gelip ortak ev tuttuğunu, çünkü emekli maaşlarının kiraya yetmediğini söylüyor.”

 Toplum olarak yaşlılık dendiğinde ilk aklımıza gelen,bakacak çocuklarının olup olmadığıdır, varsa neden onların bakmadığıdır. Doğrusu da budur! Zira toplumumuzun geleneksel arka planı böyledir. İslam da bunun böyle olmasını çok önemser ve bunu cennetle mükâfatlanma fırsatı olarak tanımlar.

Toplum yaşamını şekillendiren ana dinamikler değişkendir. Bu değişkenlik etkin dinamiklerden kaynaklandığı kadar bizatihi toplumun kendi yönelişlerinden de kaynaklanır. Ekonominin hayatın merkezine oturduğu bir çağda, ortaya çıkan her duruma dair ekonomi üzerinden bir çıkarım yapmak kaçınılmazdır. Bugün gelinen noktada emekliyi de yaşlılığı da ekonomi üzerinden değerlendirmek de kaçınılmazdır. Yaşlısına bakmayan evlat nitelemesi bile gariptir. Zira 30 yıl önce evlerdeki her kişi aile efradı idi, yaşlısı, genci, çocuğu... Şimdi bakılacak olan ayrımıyla tabir edilen yaşlı, aile büyüğüidi, evin bereketi idi. Evet, ama bugün ekonomi üzerinden önce küçülen aile anlayışı, artık yine ekonomi üzerinden parçalanmış durumda ve kim kime nasıl bakacak  belli değil.En düşük emekli maaşı üzerinden basit bir hesap yaptığımızda otelde kalan bir emekli için beslenme, daha çok aç kalmamak olarak tabir edilebilir. Birkaç tane haşlanmış yumurta ve ekmek ya da biraz peynir ve ekmek ancak aç kalmamayı sağlar.

Geçen hafta Arabistan’da mahkemeye intikal eden bir olay haber konusu olmuştu. İki kardeş yaşlı annelerinin kendileriyle kalması talebiyle başvurmuşlar mahkemeye. Benimle kalsın diye gözyaşlarıyla hakime yalvaran iki kardeşin haberi çok etkileyiciydi. Üstüne de Şenocaklı’nın bu haberi içinde bulunduğumuz durumun vahametini ve dünden bugüne halimizi daha görünür kıldı.

 Haberde Valiliğin, Büyükşehir Belediyesinin kimsesizler için açtığı barınma yerlerine de değinilmiş. Ayrıca belediyenin emeklilerin bir kısmına verdiği destek de geçiyor yazıda. Bunlar güzel şeyler demek çok korkunç, doğrusu bunlara gerek duyulmamalıydı olmalı. Hatta bunlar neden var sorusunu bu durumun ortaya çıkmasına sebep olanlardan hesap sorar bir tonlamayla sormalı.

  Otellerin olduğu bölgede bir berber “Emekli Tıraşı 150 tl” diye bir ilan asmış cama. Berberler odasına bu yüzden şikayet edilmiş ve birkaç gün kapatılmış. Ama emekliler öğrenmişartık bu berberi ve düzenli olarak orada tıraş olan çok sayıda emekli varmış. Tıraşları da bir standarda binmiş. Usta şöyle tarif ediyor bunu “Emekli tıraşının standardı bellidir, arkalar 6 numara, üstü de makasla alıyoruz. Kısa keseceğiz ki, çabuk uzamasın, masraf çıkmasın”

  Hamam 400 tl. Yazın 5 ltlik pet şişeler güneşe bırakılıyor ve o suyla banyo yapılıyor anekdotu da var yazıda.

Emekli zammının belirleneceği günlerde bu yazının kaleme alınmış olması önemli ama mesele maaş zammını aşan bir duruma gelmiş. Köklü ve kalıcı çözümler üretilemez ise Emekli=Sokakta Yaşam, halini de çok yakında göreceğiz demektir.

Velhasıl, yokluk bütün değerleri yıkabilecek bir potansiyele sahiptir. Bu potansiyel öyle güçlüdür ki bunu görmezden gelenler bile bu yıkımdan nasibini almaktan kurtulamaz.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/emekli-palas-8206.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/emekli-palas-8206.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/emekli-palas-8206-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/emekli-palas-8206.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/emekli-palas/9602/</link>
			<pubDate>Sun, 14 Dec 2025 22:09:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Düş gezgini]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Aylak Gezmesi

 “Flanör (Fr. flâneur): 'Aylak kent gezgini' anlamında kullanılan Fransızca kökenli kelime. Bu sözcük belirli bir karakteri yansıtır. Şehirde koşturan, çalışan diğer insanların aksine flanör, sakince sokakları dolaşır, gözlem yapar ve düşünür.”

  Yaklaşık on gün önce başladığım gezi programımı; Önce yatılı Kastamonu, sonra Tosya ve yatılı İskilip, yarım günlük Çorum,  ardından da günübirlik Sivas şeklinde tamamladım. 

  Program taslak halindeyken bahsettiğim arkadaşlar, hatta ailem dahil herkes, garipsedi bu tür bir geziyi. Birkaç gün, bir yerlerde kalıp sakince yaşamak ve kendime zaman ayırıp kafa dinlemek istiyorum dediğimde, değişik tepkiler aldım. Nasıl yani, niye ki, bir sıkıntın mı var... gibi sorulara muhatap oldum.

 Haklıydılar! Ben de tam anlamıyla tanımlayamadığım bir durumla karşı karşıyaydım. Böylesi bir isteğin bir karşılığı, bilindik bir tanımı olmalıydı ki kolay anlaşılır olsun. İnsan geziye arkadaşlarıyla ya da ailesiyle gider bu normal bir durumdur. Ama kendi başına,  durup dururken, garip ve eksik tarifli bir gezi de ne demek oluyordu ki?

 Kastamonu, güzel bir başlangıç oldu. 3-4 gün şehri gezdim, çay ocaklarında oturdum insanlarla sohbet ettim, sokakları seyrettim, Camilerde zaman geçirdim. 

Sonra Tosya yolu üzerinden -orman yolundan- kıvrıla kıvrıla önce zirveye çıkıp ardından ilçe merkezine kadar indim. Bir müddet seyrettim ilçeyi, insanlarını ve bol bol çay içtim. Sonra tekrar ormanlık yoldan İskilip’e devam ettim. Bir gece kaldığım İskilip, Atıf Hoca merhumun anılarını bana fazlasıyla hissettirdi. Kaldığım yerin hemen yakınındaki küçük caminin manevi sakinliği de buna eşlik etti. Yarım günlük Çorum ise bir tanıdığa misafir olmak gibiydi. Bir dostun o şehirdeki varlığını bilmek bile yetmişti daha fazlasını hissetmeye.

Birkaç gün aradan sonra günübirlik Sivas, bu gezinin benim için daha anlaşılır/anlatılır olmasını sağladı. Döndüğümde doygun bir şekilde YHT Garından şehrime bakıp, derin bir nefes aldım. Anladım ki münzevilik de farklı şekillerde kendini ortaya koyabiliyormuş. Ve yine anladım ki hiç kimsenin, sizi bilinmekle baskılamadığı bir yerlerde hiç kimse olmak da ruhun bir ihtiyacıymış. Yüklendiğiniz bütün rollerden sıyrılıp, sadece kendiniz olarak, hem başka hayatlara hem de kendi hayatınıza bakabilme fırsatını bulmak da diyebiliriz buna. “Seyahatte sıhhat vardır” Nebevi tavsiyesinin/telkininin bir hikmeti de bu olsa gerek.

Gezdiğim şehirler için benim orada olmamın bir karşılığı yoktu elbette. Kiminde yerli bir turist, kiminde bir yolcu, kiminde bir yabancı... Ama hepsinin bende derin bir karşılığı vardı ve bu ruhuma dokunuşlarından daha fazlasıydı.

Sonra bugün, sosyal medyada flanörle ilgili kısa bir konuşma dinledim entelektüel bir arkadaştan. Hah işte bu dedim. Bir şehirde ister dışardan gelsin, ister o şehrin mukimi olsun her zaman flanörler olabilir hatta vardır. Peki bizde neden bunun tek kelimelik bir karşılığı yok, ya da “Gezgin” neden bunu tam olarak karşılamıyor. Benim şimdilik bu duruma bulduğum karşılık “Düş Gezgini”. Kim bilir belki de bizde melankoliklik çok yaygındır ve zaman zaman hepimiz bir Flanör oluyoruzdur da bunun farkında değilizdir.

Sırada üç günlük Sakarya var, ama bu sefer ailecek gidiyoruz. Yani daha normal, daha anlaşılır (!) bir gezi. Ben yine de kaçamak da olsa gün içi flanörlüğe devam edeceğim. 

Her kelime kendi anılarına bir arşiv açar diye düşünüyorum. Bakalım neler birikecek flanörün arşivinde ve neler kendini yeniden tanımlayacak bu arşivde. Bunu zaman gösterecek.

 Aylaklık her insan için cazibesi olan bir durum. Hele bir de gezmekle iç içe olursa tadından yenmez oluyor. Velhasıl herkese tavsiye ederim arada bir flanör olmayı.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/dus-gezgini-7390.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/dus-gezgini-7390.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/dus-gezgini-7390-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/12/dus-gezgini-7390.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/dus-gezgini/9592/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Dec 2025 22:32:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kırmızı çizgiler ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Kırmızı Çizgiler

  Ülke olarak konuşması zor, izahı alt izahlara muhtaç ve kabulü kolay olmayan hassas konularımız var! Bunun ana nedeni vesayetle yönetilmemiz ve bir türlü eşit vatandaşlık temelli bir güven toplum olamayışımız. Vesayetin odağı değişse de varlığı hiç ortadan kalkmıyor. (Askeri vesayetin ortadan kalkmasına ve bunun baş aktörü olduklarına sevinenlerin geldiği nokta da bir vesayet değil midir.)

  Mahkumları, çoğu zaman da mağdurları değişse de işleyişi değişmeyen bir alışkanlık, kronik bir veba gibi başımızdan hiç gitmiyor. Bir türlü yerleş(e)meyen bir yönetim/yaşambiçimine mecbur bırakılışımız ve bu biçimle kavgalı kitleler değişse de kavganın her değişimle yeniden üremesi güven sorununu sürekli diri tutmaktadır. 

  Her kavga dönemi, toplumsal hafızamızda kendine has kırmızı bir hat bırakıp geçiyor. Zamanla ana hatlar kendi içinde yan hatlar doğuruyor ve zor bir sarmal oluşumu kaçınılmaz hale geliyor.

  Yakın dönem örneklerine bakıldığında ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır. Cumhuriyetle birlikte bir kronolojik sıralama yapsak;

  Cumhuriyet “modernleşmesinin” dindarlarla arasında oluşan bitmeyen hesaplaşma.

  Dersim üzerinden yaşanan/yaşatılan dramın, yerleştirilmeye çalışılan rejimle o bölge insanı ve onlarla aynı duyguları paylaşan insanlar arasında oluşturduğu kırılma.

Şeyh Said’le sembolleşen ve rejimle (Sevr-Lozan ikilemine sıkışan) bölge insanı arasında yaşanıp kapanmayan yaralar. 

  Sonra sonra bunlar evirilerek öyle belirgin başlıklarla büyüdü ki bugün gelinen noktada artık mesele; Laik-Anti Laik, Alevi-Sünni, Türk-Kürt... başlıklarında ve Kemalist-İslamcı, ki Alevilik Kemalizm’le garip bir şekilde olumlayıcı  bir sentezle ve çoğunlukla da Solla yoluna devam etmekte, Sünnilik Muhafazakarlıkla İslamcılık arasında Sağcılıkla yoluna devam etmekte, Milliyetçi-Marksist, hatta Vatan Sever-Vatan Haini uç noktasına kadar uzanan bir yelpaze gibi alt başlıklarıyla yoluna devam etmekte.

  Tüm bunlara ek 1980 öncesi yaşanan Sol-Sağ çatışmaortamı, 40 yıldır devam eden terör ve buna bağlı oluşan acılı hafıza, hiç öngörülemeyen bir şekilde 15 Temmuzla zirve yapan Devlet-“Paralel Devlet” çatışmasından doğan pratik sonuçlar, her geçen gün birlikte yaşamayı zorlaştıran yeni bir bagaj oluşturmaya ve mevcut bagaj hacmini büyütmeye devam ediyor.

  20 li yaşların Bahçeli-İmralı gündemine dair neler hissettiğini çok merak ediyorum. Bizim kuşağın 50 li, 60 lıyaşların hissiyatı öyle yaralı ki bizim ne kadar zorlasak da bu gündemi ve bize yapılan izah ve kabule zorlayıcı propaganda dilini kabullenmemiz mümkün gözükmüyor.

  Gündem nereye evirilirse evirilsin kronik çatışma hatlarımızda evirilmekten geri durmuyor. Tıpkı bir virüsün yeni varyantlarla yaşamaya devam etmesi gibi bu çatışma hatlarımız da toplumsal damarlarımızda yaşamaya devam ediyor.

  Velhasıl, hayal ve umut iyi ki var ve unutmayalım ki önümüze konulan kalıplarla düşünmek zorunda değiliz.Kimsenin makamı da kimseye haklı olma hakkı vermez!

 

“Şehit cenazesine geciken Paşaya fırça atan Muhsin Yazıcıoğlu’na Rahmetle...”
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/kirmizi-cizgiler-254.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/kirmizi-cizgiler-254.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/kirmizi-cizgiler-254-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/kirmizi-cizgiler-254.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/kirmizi-cizgiler/9560/</link>
			<pubDate>Thu, 27 Nov 2025 17:50:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sefalet]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Sefiller

  Zeki Demirkubuz 2003 yapımı “Bekleme Odası” Filmini Dostoyevski'ye ithaf etmiş. Filmi izlerken  ara ara Suç ve Ceza ve romanın kahramanı Raskolnikov hatırlatmalarından olsa gerek ki ertesi gün Suç ve Cezayı uzun bir aradan sonra yeniden okumaya başladım. Malum, Dünya Klasikleri denildiğinde ilk akla gelebilecek iki romandan bir Suç ve Ceza ise diğeri Sefillerdir!

Her iki roman da o günün yaşam koşullarında insanların içinde bulunduğu zorlukların insanı nerelere sürükleyebildiğini gözler önüne sermekte. Birisi sefalet üzerinden “suçu” sorgulatırken diğeri iyiliğin gücünü ortaya koymaktadır.

Peki, nedir bu sefalet?

Sefaletle kelime olarak yüzleşmeye cesaret edilebilir mi?

Ya da kelimenin toplumsal karşılığı nerelerde ortaya çıkıyor?

Yoksulluk ilk akla gelen karşılık olsa gerek ki TDK ilk anlamı böyle vermiş.

Sefalet: Yoksulluk, yoksulluk sıkıntısı. 

 Yoksulluk, birçok çeşidi olan bir kavram, bu doğru ama sefillik yoksulluğu aşan hatta ona farklı bir boyut ve yük yükleyen bir kelime. Yani Tdk eksik tanımlamış. Her iki romandan anlaşılan ise derinlemesine irdelendiğinde hayatın dışına atılmak bile denilebilecek kadar korkunç bir kelime.

  Belki de önümüzdeki yıllarda çokça kullanmak zorunda kalacağımız bir kelime olmasına rağmen biz de pekkullanılmadığı da bir gerçek. Bu bizim bir şekilde sorumluluk hissetmeyi bir mecburiyet bilmemizden kaynaklanıyor. 

  Düşkün deriz mesela, bununla elinden tutma gerekliliğini de ima ederiz. Kimsesiz derken de sahip çıkılması gerekir diye düşünür, biz yapamasak da en azından bu görevi devlete havale ederiz. Kimi kimsesi yok derken, olsaydı böyle olmazdı demiş oluruz. Sefaletin öncesinde birçok kelime ile oraya düşmesini engelleme yolunu ararız. Sonrasında çaresiz kalırsak bile toplumun dışında bir yere koymayız kimseyi. Ne zaman ki birileri kendini oraya çıkarırsa, işte biz o zaman orada bırakırız onu ve bir daha dönüp bakmayız. Tahammül de böyledir. En son noktasına kadar zorladığımızda artık bitti der ve sonlandırırız her şeyi.

  Şu bir gerçek ki bazı kelimelerin her kültürde kendine aynı şekilde yaşam alanı bulması zordur. Sefalet de biraz öyle. Biz onu kullanmamak için bütün kelimeleri kullanırız ama nafile dediğimiz noktada bırakırız direnmeyi. Oysa romanda geçen şu çarpıcı soru bütün dillerde karşılık bulan bir gerçeği haykırmakta: “Anlıyor musunuz, anlıyor musunuz sayın bayım, bir insanın artık gidebileceği hiçbir yerinin olmaması ne demektir, anlıyor musunuz? Çünkü her insanın gidebileceği hiç değilse bir yerinin olması gerekmez mi?...” Sefaletin ruhu tırmalayan en gerçekçi tanımı da bu olsa gerek; insanın gidebileceği bir yerinin olmaması!

  Velhasıl, gelir dağılımındaki çarpıklık ve adaletsizlik arttıkça,toplumsal değerlerimiz aşındıkça ve gidebileceğimiz yerler bir bir eksildikçe, dilimiz “Sefalet” kelimesini mecburen kullanacağa benziyor...
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/sefalet-8622.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/sefalet-8622.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/sefalet-8622-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/sefalet-8622.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/sefalet/9543/</link>
			<pubDate>Tue, 18 Nov 2025 23:21:03 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İmdat! İntihar!]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Dip Dalga Ölümler

(İntihar)

  1990'lı yıllarda, Avrupa’da intihar olayları arttı/artıyor gibi haberler çıkardı basında. Bunu yorumlayanlar birkaç sebep etrafında yoğunlaşırdı. Refahın/tüketimin doyuma ulaşması, aile ilişkilerinin zayıflığı, gençler 18 yaşını doldurduğunda onlara ailelerinin bile karışamamasının yasal güvence altında olması ve uyuşturucu bağımlılığı gibi sebeplerden bahsedilirdi. Bunlar garipsenir ve ülkemizde olması mümkün değilmiş gibi bakılırdı haberlere. Batıya özenmenin doğru olmadığı da yorumların içinde belirgin bir şekilde vurgulanırdı. Bazı TV dizileri bu bağlamda eleştirilirdi. Şimdi bunlar hafif kalıyor desem abartmış olmam. Çünkü o günlerde televizyon üzerinden endişe üretilen yapımlar şimdiye taşınsa mutaassıp aile dizisi sayılır.

  Bugün geldiğimiz noktada; Aile, evlilik, geçim, kanaat, mahremiyet gibi değer ifade eden birçok kelimenin içi boşaltılmış durumda. Düşük gelir, yüksek tüketim arzusu,özenti temelli yaşam biçimi arayışları gibi bir çok sebep de buna eklendiğinde, aile içi sorunlar artmakta ve boşanma oranlarında ciddi artışlar yaşamakta.

  Elimizden alınmış bir nesil, ceplerinde taşıdıkları telefonla kurdukları derin bağın kurbanı olmuş durumda ve maalesef kimsenin elinden bir şey gelmemekte. Bu bağın dışa yansıyan yüzünde; Geç saatlere kadar dışarda zaman geçirmekten tutunda cinsiyetsizlik algısına kadar her şey var. Dip dalgasında ise;Önemsizleşen bekaret anlayışından madde kullanımına, madde kullanımından sanal kumara kadar bir çok şey var. Bu dalganın yüzeye çıkan görünümünde ise genç yaşta intiharlar var.

  Zaman zaman basına yansıyan istatistiklerde hem dip dalganın hem de yüzeye çıkan sonuçlarının korkunç boyutlarda olduğu görülüyor. Ama toplum bu duruma her zaman olduğu gibi yokmuş gibi davranma mekanizmasıyla karşılık veriyor.

  Öyle bir hale geldik ki yerel basında bile on binlerle ifade edilen uyuşturucu hap ele geçirme operasyonları yayınlanıyor ama bizim kılımız kıpırdamıyor. Bu miktarlarda uyuşturucu, az nüfuslu illerde yakalanıyorsa varın ülke genelini siz düşünün. Bu rakamlar aynı zamanda kullanımın boyutlarını da ele veriyor.

  Sosyal medyada yayınlanan ölüm haberlerine sessizce eklenen ve kulaktan kulağa yayılan intihar fısıltısı hepimizi bir sırra ortak ediyor. Dip dalga bir yaşam var ve buradan hiç iyi haberler/kokular gelmiyor.

  Velhasıl devlet/hükümetler tarafından çözülebileceği halde sessizce topluma havale edilen birçok konu/sorun (mülteci sorunu, okullarda ve camilerde yardım istenmesi...vb) gibi bu durum da topluma havale edildi ama çözülemediği gibi sessizlik sınırını da aştı ve ölüm ölüm bağırıyor. İmdat çığlıkları giderek artıyor. Bir an önce ciddi önlemler alınmazsa maazallah, çok sürmez caddelerde aniden önümüze düşüp ölen gençler görmeye başlayacağız.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/imdat-intihar-6799.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/imdat-intihar-6799.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/imdat-intihar-6799-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/11/imdat-intihar-6799.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/imdat-intihar/9511/</link>
			<pubDate>Mon, 03 Nov 2025 14:24:31 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sakızın ne günahı var? ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Sakız Orucu Bozar(mı?)

  Evet, sakız nasıl geçen Ramazan orucu bozuyorsa bu Ramazan da hatta her Ramazan orucu bozar! Yani aynı soruları her yıl sorduğumuzda daha duyarlı olmuyoruz. Belki daha duyarsız, daha yüzeysel bakışlı oluyoruz.

Din, hassasiyet taşıdığımızda hayatımıza yön verici bir etkiye sahiptir. Zaten dinin bir yaşam biçimi inşa etmesi de gayet doğal bir durumdur. Zira emirler verip yasaklar koyan her olgu, müntesiplerine bir yaşam sınırı çizmiş olur. Tıpkı Yasalarla bunun yapılmasının ortaya bir vatandaş prototipiçıkardığı gibi din de emirler, yasaklar, öğütler ve teşviklerle ortaya bir Mümin prototipi koyar. Din bunu yapar/yapmak ister ancak asıl mesele iman edenlerin buna uyma hassasiyeti göstermeleridir.

Din adına inananlara hizmet sunma durumunda olan kişi ya da kurumların da aynı hassasiyetle hareket etmeleri gerekir. Mesela dinin saygınlığını korumak, onu hafifletici durumlara fırsat vermemek zorundadır. Size üst üste aynı soru aynı dönemlerde aynı şekilde soruluyorsa, caizdir ya da caiz değildir den fazla cevabınız olmalı.

Bankalar tarafından çalışanlara ve emeklilere verilen promosyon da benzer soru kalıplarına maruz kalan meselelerden birisi. Promosyon adı altında verilen para helal mi, haram mı? Ya da bu paranın hükmü nedir sorusunu bu aralar çokça duymaya başladık. Zira çalışanların promosyon dönemindeyiz.

Diyanet promosyon konusunda sorulan bir soruya şöyle cevap vermiş:

“Banka Promosyonu caiz midir?

Bankaların, kamu veya özel sektörde çalışanlara, çalıştığı kurumlar tarafından maaşlarını kendilerinden almayı tercih etmeleri karşılığında vermiş oldukları promosyonlar, işleyiş bakımından faize tam olarak benzememekle birlikte faiz şüphesinden de tümüyle uzak değildir.

Bu itibarla, temel ihtiyaçlarını karşılayacak durumda olanların bu parayı kendileri ve bakmakla yükümlü oldukları yakınları için kullanmamaları; bilakis ihtiyaç sahibi fakirlere vermeleri uygun olur.”

(Din İşleri Yüksek Kurulu 18.08.2017)

Soru ve cevabı bu şekilde olan konu ile ilgili benim diyanete önerimse şu şekilde: Sadece soruları cevaplamak bir hassasiyet göstergesi değildir. Bu ve benzer konularda alternatif öneri ve talepler oluşturulmalıdır. Nasıl mı? Mesela Maliye Bakanlığından çalışanlar için maaşını bankalar aracılığıyla değil de elden almak isteyenlere -dolayısıyla bu soru üzerinden hassasiyet ortaya koyan insanlara- farklı bir alternatif, farklı bir tercih imkanı üretmesini talep edebilir. Hatta promosyonun temel mantığını oluşturan ve bankaların para kazanmasını sağlayan faizli işlemlerden kurtulma ve korunma imkanı oluşturmak niyetiyle katılım bankalarından alternatif yöntemler (Örneğin: Emin Evim uygulaması gibi)üretmelerini isteyebilir. 

İnsanları çelişkilerle dolu bir yaşam yumağından kurtarma yolunu aramak zorunda oluşumuz ortada. Borçlu yaşam çoğumuzu kıskacına almış durumda. Bu en çok da bankalar üzerinden oluşuyor. Sakıza, promosyona hızla cevap üreten Diyanet, bankacılık sistemine ve bu sistemin insanları köleleştirmesine bir itiraz üretmediği ve bunun çözüm yollarına dair yöneticilere bir baskı unsuru haline gelmediği sürece, caizdir ya da değildir ile bu toplumda bir din hassasiyeti oluşturamayacağını görmek zorundadır.

Mesela Osmanlıdaki Para Vakıfları örneği üzerinde çalışmalar yapıp faizsiz vakıflaşma örneği üretilebilir. Böylece insanlara faizsiz borçlanma alternatifleri oluşmasında yol gösterici olabilir.

 A Bankasından kredi alıp faizle borçlanmış ve kredi kartının asgari tutarını ödemekte zorlanan asgari ücretli Müslümana,promosyonla ilgili vereceğiniz cevabın borç sarmalına dönüşmüş bir hayatta ne kadar gerçekçi bir karşılığı olabilir ki? 

Eğer illa kısa yoldan cevap verilmeye devam edilecekse,kurula 2 asgari ücretli çalışan, 2 emekli, 2 bankacı, 2 iktisatçı ve 2 sosyolog dahil edilmelidir vesselam.

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/sakizin-ne-gunahi-var-6240.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/sakizin-ne-gunahi-var-6240.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/sakizin-ne-gunahi-var-6240-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/sakizin-ne-gunahi-var-6240.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/sakizin-ne-gunahi-var/9473/</link>
			<pubDate>Sat, 18 Oct 2025 13:57:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Meşru gayrimeşru ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ 

Meşruiyet

Meşruiyet, siyaset biliminde “siyasi düzenin kurum ve yöntemlerinin en uygun kurumlar olduğu yolundaki inanç ve güven” ifadesiyle tanımlanır.

  Sosyal bilimlerde ise meşruiyet, bir eylemin, sürecin veya ideolojinin belirli bir toplumdaki normlara ve değerlere bağlılığıyla meşru hale geldiği süreci ifade eder.

Max Weber; meşruiyeti, siyasi rejimlerin devamlılığını sürdürebilmesi için en önemli faktör olarak görmektedir.

 Behice Boran ise “Toplumsal meşruiyet yasal meşruiyetten daha önemlidir. Çünkü yasal meşruiyet iktidarın gücüne ve keyfine göre yitirilebilir ama toplumsal meşruiyet kazanılmışsa o kalır” der.

 Behice Boran yakın tarihin önemli Sosyologlarından birisidir. Biz onu siyasetçi kimliği ile tanımış olsak da özellikle köy monografisiçalışmalarında  Türkiye’nin ilklerindendir.

 Meşruiyet neden gündemimizde sorusunun  cevabı hepimizce malum. ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrak Cumhurbaşkanımızın ABD ziyareti öncesi “Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16’lar değil. Mesele MEŞRUİYET” dedi. Ve ekledi: Başkan Trump (Erdoğan’ı kast ederek) “ona meşruiyet vermeliyim” diyor demekle de kendi meşruiyet yorumunun Trump’ın bu sözüne dayandığını söylemiş oldu.

Peki nedir bu meşruiyet?

Ya da kaybedilmiş mi ki verilsin?

Ya da bu ne cüret mi?

  Ben bunun BOP eş başkanlığı bağlamında ele alınmasından yanayım. Ve bunun güçlünün ukalalığı olmadığını, bilakis bilinçli ve açık bir şekilde kullanıldığını düşünüyorum. Erdoğan-Trumpgörüşmesi sonrası yapılan açıklamalardan anladığım,meşruiyet kazandırıcı ana etkenin müttefikliğin tadilat yapılarak yeniden tescillenmesidir.

 Peki bu durum neden ortaya çıktı ya da gerekli görüldü derseniz? Önce Lübnan Hizbullah’ı yani İran'ın İsrail karşısındaki uzak kolu, sonra Esedsiz -dolayısıyla Rusyasız - Suriye, sönükleştirilen İran ve nihayet sürecin ve bölgenin dışına itilen Rusyadenklemi tamamlandığında Türkiye’nin alternatif ilişkileri ve ilişki arayışları da boşa düşmüş oldu. İşte ABD bu durumun Erdoğan’ın dolayısıyla Türkiye’nin BOP merkezli pozisyona yeniden net bir şekilde oturduğunu ilan eden bir kavram olarak Meşruiyeti kullandı. Yani kendi gözüyle taşlar yerine oturmuş oldu.

    Sosyal bilimlerdeki tanıma dönersek; Kendini dünyanın yöneteni olarak gören ABD’nin öncebölgeyi dizayn edip sonra da ortaya çıkan sonuçlarımeşrulaştırma çalışmasının bir parçasıdır bu açıklamalar.

Behice Boran’ın meşruiyet tanımında ise asıl olanın toplumsal meşruiyet olduğunu görüyoruz ki bizim asıl sorunumuzda bu! Neden mi? Çünkü bizde siyaset uzun süredir çatışmadan ve ayrışmadan besleniyor. Bu da en çok ortak değerlerimizi aşındırıyor. Milli birlik dediğimiz ve tutkalı bu ortak değerler olanbirleştirici gücü zayıflatan bu durum tam da Nasrettin Hoca’nın bindiği dalı kesmek olarak bildiğimiz fıkrasındaki duruma benziyor.

  Siyaset biliminde meşruiyetin, kurumsal yapının gücü ve güvenirliği olduğunu dikkate aldığımızda, bizim ülke olarak asıl burada yoğunlaşmamız gerektiği ortaya çıkıyor. Zira özellikle son zamanlarda kurumsal yapımız çok yıprandı.

  Weber’in meşruiyeti, siyasi rejimlerin devamlılığını sürdürebilmesi için en önemli faktör olarak görmesi son derece yerinde bir tespittir.

Velhasıl, burada gözden kaçan/kaçırılan asıl mesele/sorun, İngiltere’de (Balfour Deklarasyonuile) peydahlanıp Ortadoğu’nun başına bela edilen GAYRİMEŞRU İsrail’dir. 

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/mesru-gayrimesru-1756.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/mesru-gayrimesru-1756.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/mesru-gayrimesru-1756-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/10/mesru-gayrimesru-1756.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/mesru-gayrimesru/9435/</link>
			<pubDate>Fri, 03 Oct 2025 14:59:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bir muayne komedyası]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dante’nin kulakları çınlasın
   Seviyesizlik kolay elde edilir bir şey gibi görünse de diri tutulmadığında sönükleşen bir durumdur. Bu yüzden zaman zaman kaşınır ki sönmesin. Zira lazımdır, “Demokrasilerde” ful kadro, bir depo dolusu oy, hatta tıka basa tribün olup tezahürat bile oluverir bu seviyesizlik denen melun.
  
   Tablo bir garip; Tıp eğitimi almış bir doktor, hastasına teşhirci olduğu gerekçesiyle kendisini muayene etmeyeceğini söylüyor ve bu yüzden bir gurup, yobazlık üzerinden diğer bir gurup da “dindarlık” üzerinden yürüyor olaya. Sonuç,  her zamanki gibi seviyesizlik diz boyu.
   
   Sosyal medyada farklı bir video üzerinden hastanın görünmeyen kıyafetinin böyle olduğu hatta doktora komplo kurulduğu gibi paylaşımlar dolanıyor. Yine sosyal medyada ki diğerinden daha sahici, doktorun Mavi  Marmara saldırısı sonrası İsrail askerlerini muayene ettiği ve bunu hasta hakları üzerinden normalleştirdiği yorumları geziyor. Aranın köpürtücüleri de her zamanki gibi boş durmuyor.

   Ama şu bir gerçek ki millet buraları geçeli çok oldu. Geçim sıkıntısı bir çok insanın ana gündemi. Dahası düzeleceğine dair umutta kalmadı.

   “Beka sorunu” bir süre götürdü gündemi/seçmeni ama artık somut göstergeler gerekmiş olmalı ki, sığınak projeleri gündeme getiriliyor. Bunun insana neler düşündüreceği malum. Kaygı, korku, güvensizlik...vb. 

   İnsan doğası gereği güven duygusunun hakim olduğu bir ortamda yaşamak ister. Zira güvenli bir yaşam insanın özgürlüğünün de ön koşuludur.
İslam beş emniyetle bunu vaat eder, sağlanması gerektiğini söyler.
Din Emniyeti
Can Emniyeti
Akıl Emniyeti
Nesil Emniyeti 
Mal Emniyeti 

   Bunlardan herhangi birisi veya birkaçı ortadan kalktığında, insan için kısıtlılık başlamış olur ve kaygı, korku ve güvensizlik hakim olur. 

   Peki bu kadar hayati meselelerin şakası/kurgusu olur mu ya da bunlar üzerinden politika yapılır mı derseniz, evet yapılır/yapılıyor derim. 

   Hatta Machiavelli bunun yönetme kolaylığı için bir zorunluluk olduğunu söyler ki “Prens/Hükümdar” asırlardır yöneticilerin başucu kitabıdır.  Kitabın temel yaklaşımı; Yönetmenin ahlaki bir kaygısının olamayacağı hatta olmaması gerektiğidir. Bu yüzden de ahlaksız yönetimin adıdır Machiavellizm.

   Batıda yönetim ve yönetme tartışmalarında Machiavelli önemli köşe taşlarından  birisidir. İslam Medeniyetinde ise aynı tartışmada köşe taşı Farabi’nin El-Medînetü'l-Fâzılasıdır. (Türkçe: İdeal Devlet ya da Fazilet Şehri)   Tartışmalar bunun üzerinden, ahlaklı yönetim ve ahlaklı toplum inşasına dair olmuştur.

   Velhasıl, bir muayene Komedyası üzerinden taraf olma/seçme seviyesizliği başlı başına bir sorundur ve sorunun ana kaynağı seviyesizliktir. Ahlak ise bu Komedyada aranacak en son şeydir!
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/09/bir-muayne-komedyasi-486.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/09/bir-muayne-komedyasi-486.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/09/bir-muayne-komedyasi-486-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/09/bir-muayne-komedyasi-486.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/bir-muayne-komedyasi/9382/</link>
			<pubDate>Tue, 02 Sep 2025 22:07:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bizim Sol]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Bizim Sol

 Cumhuriyet Tarihi bizim tek tarihimiz mi? Yoksa ben zihinsel bir kopukluk içinde miyim? Bu ülkede 1910’daOsmanlı Sosyalist Fırkası kurulmuş ve 3 yıl siyaset yapmış. Jön Türklerin muhalefete karşı uyguladığı zorlayıcı tedbirler sonrası muhalefeti desteklemişler. 1911'de uluslararası işçi hareketi ile irtibat sağlamak amacıyla Paris’te bir örgüt bilekurmuşlar. 1913 yılında Jön Türkler’in gerçekleştirdiği darbe sonrası baskılar yüzünden kapatılmış. 

İstanbul Rum Sosyalist Merkezi

Sosyal Demokrat Hıncak Fırkası

Ermeni Devrimci Federasyonu da o yıllarda kurulmuş sol örgütlenmeler. 

  Sonra Türkiye Komünist Fırkası 1920 yılında bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş. Bu fırka, Resmi Komünist Partisi olarak da biliniyor.

  Yine aynı yıl Mustafa Suphi TKP’yi kurmuş. 1919 yılında kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası da TKP ‘ye katılmıştır.

  Yani demem o ki yakın tarihin resmi tarih anlayışı ile Kurtuluş Savaşı yıllarından başlatılması, geriye doğru ise sadece Cumhuriyete giden yolun mecburi sebeplerine atıflar için gidilmesi birçok meselenin ıskalanmasına sebep olmuş. Resmi tarih anlayışına muhafazakarların ürettiği itirazlar ise bir tarih okuma perspektifi ortaya koymamış.

  Osmanlının son yıllarında en bilinen örgütlenmeler; GençOsmanlılar, Jön Türkler ve İttihat Terakkidir. Bir de bireysel olarak kurtuluş reçetesi arayan Said Halim Paşa, Prens Sabahattin, Yusuf Akçura, Ali Paşa, Namık Kemal... vb. gibiaydınlar var. En azından ben kendi adıma süreci bu minvalde okuyup anlamaya çalıştım.

  Bunları yazma sebebim dün Serbestiyet.com’da okuduğum bir haber ki haberin başlığı şöyleydi; Mete Tunçay hayatını kaybetti: Resmi tarihe meydan okudu, kaybolmuş solun tarihini yazdı. 

Mete hocaya rahmet diliyorum. Haberin başlığı ilk bakışta gerçek gibi duruyor ama zannımca başlık bizim mahalleden biri tarafından atılmış. Zira bir solcu için bu tarihin biliniyor olduğunu düşünüyorum. Kaybolmuş ifadesinin bende bir karşılığı olur ama bir solcu da neden olsun ki?

  Bütün bunlardan sonra şunu diyebilirim ki yönlendirmeler ve ön yargılar üzerinden yaptığımız okumalardan sıyrılmazsak dünden bugüne bu ülkenin düşünce arka planını anlayamayız. Bunu doğru anlayamazsak da bugünü doğru okuyamayız vesselam.

Meraklısına Not: Mete Hocanın bazı kitapları İl Halk Kütüphanesinde mevcut. “Türkiye’de Sol Akımlar ise okuyucuda”J
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/bizim-sol-8989.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/bizim-sol-8989.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/bizim-sol-8989-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/bizim-sol-8989.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/bizim-sol/9350/</link>
			<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 16:03:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ölüye Kuran Okumak]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.

  Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.

  Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! 

  O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler.

  İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır. (Bakara 153-156)

 

  Emekli bir öğretmen, o gün akşam taziye evinde bu ayetleri yüzünden ya da yüzüne okuma dediğimiz şekliyle Arapça olarak okudu. Hocam bu ayetleri okurken ben birkaç kelimenin anlamından yola çıkarak meallerini hatırlamaya çalışıyordum. O sırada yanı başımda “ölünün arkasından Kuran okunup okunmayacağı yönünde kısa bir fikir alışverişi başladı. Aynı günün gündüzünde başka bir taziye evinde içlerinde bir de imamın olduğu birkaç kişilik gurup da aynı tartışmayı “Ölülerinize Yasin okuyun” rivayetinin sahih olup olmadığına da değinerek yapmıştı.

 

  Görünüşe (hüsnü zan ile) bakılırsa samimi bir niyetle dinden olanlar ve olmayanlara yönelik, bir netleştirme arayışı gibi görünen bu durum, aslında birkaç noktayı ıskalıyordu!

 

1. Bu mesele, ehil birine sorulup alınan cevaba göre kolayca çözülebilecek bir konudur.

2. Akşamki taziyede bunlar konuşulurken Kuran tilaveti devam ediyordu. Bu konuda ilahi bir emir var ve susup dinlemek zorunda Müslümanlar.   [Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.  (A’râf 204)]

3. 10-15 yıl hatta 3-5 yıl öncesine kadar taziye evinde ilk günler belki 5 dakikada bir Kuran tilavet edilirdi. Oysa şimdilerde bu süre 25-30 dakikaya kadar çıkmış durumda.

4. Kuran tilaveti elbette ölüye rahmet vesilesi için okunuyor ama diyelim ki yozlaştık ve sadece bir geleneğin devamı olarak okunuyor ve biz okunmamasına karar verdik. Yerine ne koyacağız, bir şey koyamazsak boş boş mu oturacağız?

5. Benim fikrim -şiddetli önerimdir- orada bulunanlara Allah’ın ayetlerini hatırlatmak maksadı ile okunmasında hiç bir mahsur olmayacağından okunmalı ve okuyan kişi  tilaveti bitirdiğinde Türkçe Mealini de okumalı. Ya bilmiyorsa demeyin bilgi artık herkesin cebinde. (Cep tlf.)

(Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir. Zâriyât 55 )

6. Aslında mesele topyekun din (İslam) ve dindarlıkla alakalı bir tartışma ve maalesef en iyi ihtimalle tartışanlar masum bir tartışma olduğunu zannediyor. 

7. Eskiden dini siyasete alet etmek/etmemek tartışması vardı ve din masum bir yerde tartışmadan uzak tutulurdu.

8. Şimdi ise siyasetin dinle ilişkisi üzerinden hedefe konulan sadece Din olmaya başladı.

9. Siyasette seviye düştükçe din “itibar kaybına” uğratılır hale geldi.

10. Doğru ya da yanlış, bilgiye erişimin kolaylaşması derinliksiz ve yüzeysel bilgiçliği de beraberinde getirdi.

Velhasıl sıkıntı büyük; Ölüye Kuran okuma meselesi genel sıkıntının küçük bir parçası. Genelde yaşanansa değer aşınmasının çok çok üstünde bir yerlere ulaşmış durumda. El birliğiyle değer yıkımı aşamasına geçtik. Nasrettin Hoca misali; Bindiğimiz dalı kesiyoruz.

 

  Bağışlanma ve rahmet vesilesi bir teslimiyete davet içeren ve doğru yolu bulmuş olmayı tarif eden yukarıdaki ayetleri okuyan hocama hürmetle ve okuyup, anlayıp, hayatımıza yön verebilmek duasıyla meseleyi takdirlerinize bırakıyorum. 

Selam ve dua ile..
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/oluye-kuran-okumak-7471.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/oluye-kuran-okumak-7471.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/oluye-kuran-okumak-7471-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/08/oluye-kuran-okumak-7471.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/oluye-kuran-okumak/9327/</link>
			<pubDate>Fri, 08 Aug 2025 08:36:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Babalar ve Kızları]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ Turgenyev'in “Babalar ve Oğullar'ı” tanıdık bir kitap. Hatta biraz araştırınca iki kitap'ın öne çıktığını gördüm. İlki   Rus yazar Turgenyev'in Babalar ve Oğullar kitabı ki nihilist gençlik ve eski nesil arasındaki kuşak çatışmasını konu almaktadır. Eserde geleneksel otoritelerin tümünü reddetmenin simgesi haline gelen Bazarov tipi ile Rusya'nın çalkantılı bir dönemine ışık tutulmaktadır. İkincisi  jale Parla tarafından yazılmış olan Babalar ve Oğullar ki Tanzimat Romanının epistemolojik temellerini ve dönemin fikri çiğliğini göstermesi bakımından önemlidir. (bu paragraf kısmi bilgimin internet destekli halidir.)
 

Benim derdim “Babalar ve Kızları”

Bu minvalde de yazılmış kitaplar ve çekilmiş bir film varmış ama ben, okuma hafızamda bunların bir karşılığını bulamadım. Nedeni konusunda ataerkil bir temellendirme yaparak yol almaya da hiç niyetim yok. Geniş Aile olarak yaşadığımız dönemlerde, mülkiyet üzerinden erkeği önceleyen yaşam felsefesi şimdilerde kırılmalara uğradı. Önce Çekirdek Aile ’ye evirilmeler başladı, şimdilerde ise artarak ortaya Tek Ebeveynli Aileler çıktı. Bu süreç erkek egemen algıyı sıradanlaştırmaya başladı. Görünen o ki Toplumsal Cinsiyet Eşitliği dip dalgası da cinsiyetsizlik algısının yayılmasına -olumsuz anlamda- katkı sağlayacak. Elbette Babalar ve Kızları arasındaki ilişki ve bağ, tüm bunlardan bağımsız olarak hep var olagelmiştir. Şimdi bunu tartışmak da değil muradım.
   Zira benim derdim daha büyük!

Küçük kızım haftaya (04/08/2025) evleniyor! Büyük kızım evleneli 6 yıl oldu. Beni bu yazıya sevk eden ruh halinin ipucu bu. Toparlayabilir miyim ya da toparlanabilir miyim bilmiyorum. 

Kızlarını yazmak bir baba için masum bir gülüşe dokunmak kadar zor olsa gerek. Belki de edebiyat bu yüzden yazamadı bunu. Kolay mı billur bakışlı bir çift gözü uğurlamak. Anılarınızı nakışlı bir kundağa sarıp iç çekişlerinize emanet etmek. Kuğu gibi süzülen ruhların gönlünüze dokunuşlarını şiir bilip, bakışlarınızın ışıltılara boğuluşunu kaybetmek.
   

İslam öncesi Arap toplumunda kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü anlatan rivayetlerin birinde, kendisini gömmek için yeri kazan babasının eteğine bulaşan toprağı minicik elleriyle temizleyen sabi bir kız çocuğundan bahsedilir. Bu rivayete ne zaman rastlasam kız çocuklarının masum ve karşılıksız sevgisini ve bağlılığını hatırlarım.
   Babalar belki de kızlarında annelerinden bir parça görüyorlar. Kızlarının masumiyet kokan sevgileri, ruhlarının en çocuksu tarafına dokunduğunda kendilerini annelerinin göğsüne yaşlanmış gibi hissediyorlar. 

İstediğim ya da istemediğim kadar etrafında dolaşsam/dolansam da bu bir konu anlatımı değil. İçimde bir yerleri oyuk oyuk deşeleyip boşaltmak/kanatmak isteyen bir gerçeğe ne kadar direnebilirim ki? 

Ah benim billur bakışlı kızlarım,  Sait Faik kime dedi bilmiyorum ama hani;
“Nefes aldığın şehir ne kadar şanslı.

Kim bilir, sesini gökyüzü sanan kuşlar bile vardır.” diyor ya. 
   Ben de nefes aldığınız şehirleri evladım biliyorum. Değil mi ki içinde siz yaşıyorsunuz! Hele kuşları, ne kadar şanslı görüyorum bir bilseniz! Sanki onlar yuvalarınızın üstünde kanat çırpıyor da bir ben uzağınızdayım.

Velhasıl, zor iş kız babası olmak! Hep bebek kokan bir sevginin rüyasından uyanmak gibi kızlarını yuvadan uğurlamak. 
Vasiyetimi biliyorsunuz canlarım;
Gülüşünüzle avutun beni! Olur mu?
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/babalar-ve-kizlari-8477.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/babalar-ve-kizlari-8477.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/babalar-ve-kizlari-8477-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/babalar-ve-kizlari-8477.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/babalar-ve-kizlari/9295/</link>
			<pubDate>Tue, 29 Jul 2025 20:37:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Mehmet Akkaya; 15 Temmuz ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ Kısmi kalkışma olarak tanımlanan darbe girişimi. İlişki ağı içinde birkaç unsurun bulunduğu dışardan destekli, projelendirilmiş ve sonuçlandırılamamış bir girişim. Fetö ismi ile terör örgütü listesine alınan “cemaat” de bu unsurlardan birisiydi. 
   

“Cemaat”: Belli bir döneme kadar Türkiye’de özellikle eğitim alanında toplumun güvenini kazanmış bu arada devlet kademelerinde yapılanmak suretiyle gücüne güç katarak büyümüş bir yapı. 

Siyasetle ilişkisi güçlenerek derinleşen, Akparti’nin ilk yıllarında özellikle askeri vesayeti kırmak ve bürokraside elini güçlendirmek için gönüllü kardeşlik ettiği ve son kertede istediği her şeyi yaptırma hakkını kendinde görür hale gelip hükümete tepeden bakıp “tövbekar” Hüseyin Gülerce (tövbesi neden kabul edildi hala anlamış değilim) sözcülüğünde “emreder” edaya bürünmüş bir yapı.

Akparti’nin ne istediniz de vermedik diyerek değişimine anlam veremediği, “cemaat”in ise işi ben olmasaydım sen olmayacaktın edasıyla isteklerime sınır koyamazsın demeye getirdiği karşılıklı sataşmalarla başlayan, sonrasında 17/25 Aralık ile işin artık ya sen ya bene dönüştüğü dönemlerle mülayimliğin devreden çıkıp militarist tavırlara bürünmelerin ortaya çıktığı ve tüm bunların sonucu olarak karşımıza çıkan kalkışma girişimiyle bambaşka bir yüze dönüşen yapı.

   15 TEMMUZ: Şehitleriyle gazileriyle toplum hafızasında önemli bir yer tutan korkulu gece ve muzaffer bir gün doğumu.

  15 TEMMUZ: Gökhan ÖZCAN kardeşimizin onun için “Canından dışarıya adım atmadığı için yolunu hiç kaybetmeyen insanlar da var” dediği, Ömer Halis Demir, baba oğul Olçoklar, Ahmet Özsoy kardeşim ve daha nicelerinin şehadet şerbeti içtiği gece.
   15 TEMMUZ: Halkın canı pahasına karşı koymak suretiyle ülkeyi hayal bile etmekten korkulan bir kaostan kurtardığı gerçeği her şeyin üstündedir ve sırf bu yönüyle bile kutlamaya kutlanmaya değer bir gündür.

15 Temmuz üzerinden üstünde durulması gerekenler deyip bir maddeleme yapsak yüzlerce çıkarım yapılabilir. Ama birkaç noktada ısrar etmekte fayda var.

   Yapılanma ve özellikle güçlenme döneminde sınav, adam kayırma, hatta blok liste ile alım ya da sınav sonucu oluşturma vb. hiçbir uygulama o günler ve onlar için nasıl kabul edilemez ilan ediliyorsa bugün de hiçbir şekilde hiç kimse için kabul edilemez olmalıdır.
   Oy deposu görülerek hiçbir topluluğun özel taleplerine (işe girme, görevde yükselme, kadrolaşma, arazi tahsisi...) iltimas geçilmemelidir.

   Partiler iktidar dahi olsalar kendi seçmenleri, üyeleri ve yöneticileri dahil hiç kimseye adil olmayan hiçbir yolla hiçbir iltimas geçmemelidir.

Ve her şeyden önemlisi Hukuk ve Adalet herkes için her dönemde en zor şartlarda bile üstün olmalıdır.
   Bunlar prensip haline getirilmeden 15 Temmuz üzerinden hamasi duygularla kutlamalar yapılıyorsa bu, bana samimi gelmiyor. Tıpkı “vatan sever” ihale severler gibi, tıpkı “Atatürk sever” istismar severler gibi, tıpkı “din sever” haram severler (örneğin: oy karşılığı cemaatlerin/tarikatların bedelsiz ya da düşük bedelli aldıkları kamu arazileri ) gibi vesselam.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/mehmet-akkaya-15-temmuz-6452.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/mehmet-akkaya-15-temmuz-6452.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/mehmet-akkaya-15-temmuz-6452-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/mehmet-akkaya-15-temmuz-6452.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/mehmet-akkaya-15-temmuz/9254/</link>
			<pubDate>Fri, 18 Jul 2025 21:15:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ Kıyam mı, Kader mi?]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[   Ay mı, Güneş mi?
   Kıyam mı, Kader mi?

   Ay Takvimi yerine Güneş Takvimini kullanmaya başlayalı göğe bakışımız da değişti. Belki de çoğumuz bakmaz olduk. Ama şu bir gerçek ki dinimizle ay takvimine, dünyamızla güneş takvime uyan iki parçalı bir haldeyiz. Ay takvimi bize tabiatın/tarımın, fizyolojik olarak bedenimizin, astrolojik olarak ruhumuzun etkileşimi ile ilgili düşünme, öngörme, tecrübe etme ve bunu aktarma imkanı verirken, güneş takvimi, daha çok farklı bir zaman algısına imkan veriyor. Saat, gün, hafta, ay, mevsimler, yıl... kendi içinde bir bütünlükle bize daha çok sayısal hesaplama mantığı kazandırıyor. Akıl işlevini kendi nispetinde kendine göre şekillendiriyor. Yazları sıcak ve kurak diyor ama eyyam-ı buhur, kırk ikindi yağmurları demiyor. Birisi matematiksel hesaplamaları merkeze alırken diğeri doğaya kulak kabartıyor onun işleyişini ruhunda hissediyor. Bu ilişki zaman zaman öz eleştiri yapmasına fırsat veriyor.  Zira olanı biteni arka planda ahlakla, dinle ve dolayısıyla Allah’la ilişkilendiriyor. Kainatı bir bütün olarak -kendisi de içinde olmak şartıyla- anlamlandırıyor. Belki de güneş takvimindeki hesaplamaların, başka bir ihtimale pay bırakmamasına rağmen ay takviminde ruhuna açılmış bir alan buluyor.


   Bu yazdıklarım ilk aklıma gelenler, köklü bir karşılaştırma yaparak birini diğerine tercih noktasına getirmek değil maksadım. Ayette Oruca başlama zamanının  Ramazan hilalinin görünmesine bağlanması ve bunun önceden hesaplamalarla saptanması konusundaki klasik tartışma bu ikiliğin en açık örneğidir. Fakat bugün bu konuyu düşünmeme sebep olan asıl mesele; 10 Muharrem’in gelişi. Muharrem ayı ile ilgili Hz Adem, Hz. Nuh, Hz Musa.... dönemleri dahil bir çok rivayet var. Ama Hz Peygamber'in (s.a.v) vefatı sonrası yaşanan bir olay var ki bütün bu rivayetleri -hissedip anma anlamında- gölgede bırakır düzeyde bir acı taşıyor. O da Hz. Hüseyin’in şehadeti. Sadece O’nun değil yanındaki  -Ehl-i Beyt’ten olan- 70-72 kişinin de aynı zulme maruz kalıp susuz bırakılarak şehit edilmesi. 

Yani KERBELA, yani  10 MUHARREM.
   Olayın nasıl başladığı, arka planında  nasıl bir sürecin olduğu, nasıl vuku bulduğu, sonrasında nelerin yaşandığı tarihen biliniyor. Bütün süreç siyasi entrika, baskı, zulüm, iftira, katletme, hayat hakkı tanımama, kısıtlama, göz/ev hapsi... vb. kelimeleri kullanarak anlatabileceğimiz ve biri diğerini aratmayacak olaylarla dolu. Tek tek okuyup ihtirasın insanı nasıl insanlıktan çıkardığını görmemiz elbette çok önemli. Ama asıl acı veren, bütün olan bitenin aynı din içinde olduğuna inanılan insanlar arasında cereyan ettiğine kendimizi ikna etme çabası ve bu çabayla şekillenen bir din anlayışının, yüzyıllardır bu kamburu sırtından atamayışı. 

 Bunun ne mahsuru mu var?

   Bunun sonuçlarının bugün ortaya çıkardıklarına dikkat kesilirsek ne mahsuru olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

   Gazze’ye ağlayan da Müslüman, Trump’a trilyonlarca doları karşılıksız veren de!
   Myanmar da açlıktan ölen de Müslüman, Miami de tatil yapan da!
   Kerbela’ya hak ile batılın savaşı diyen de Müslüman, Hz. Hüseyin de oraya gitmeseydi diyen de!

 10 Muharrem de mateme bürünen de Müslüman,  Aşure  dağıtan da!
   (Sözde) Kerbela’dan ürettiği bakışla önüne gelene yezit diyen de Müslüman, saltanatçı kafaya bürünüp yezite ve onun zihniyetine söz etmeyen de!

    Kanımla yükselecekse ceddim Muhammed’in (s.a.v) dini! Ey kılıçlar doğrayın beni, alın bedenimi diyen de Müslüman, Onu oraya kaderi getirdi ölüm onun için orada takdir edilmişti diyen de!

  Velhasıl, Sünni’si ve Şii’si ile bütün dünya Müslümanları    kamburlarından kurtulamamış mevcut din anlayışılarıyla kaldığı müddetçe, “elin gavuru” bütün dünyayı keyfine göre dizayn eder/ediyor.


 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/kiyam-mi-kader-mi-9009.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/kiyam-mi-kader-mi-9009.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/kiyam-mi-kader-mi-9009-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/07/kiyam-mi-kader-mi-9009.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/kiyam-mi-kader-mi/9223/</link>
			<pubDate>Sun, 06 Jul 2025 15:54:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çarmıha gerildik]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Elimiz Taşa Gitmedi!

  Diyanet bu hafta kendini çarmıha gerdi ve bize “ilk taşı masum olanınız atsın” dedi! Cemaat şaşkın dinledi!

Önce, bir terslik var bu işte dedik.

Sonra tersten yorumlamak istedik.

Nasıl olur?

Yıllardır söylenmeyen doğruları Diyanet bugün neden söylüyor acaba? diye sorduk.

Acaba son zamanlarda başkanları görevden alınan belediyelere miydi atıf?

Ya da grev yapan işçilere mi söyleniyordu tüm bunlar?

Yok yok, örneklemeler herkesi, her kesimi kapsıyordu!

Tepeden başlayıp en ücra köşedeki vatandaşa kadar uzanıyordu yelpaze.

Biraz daha açık konuşsa hepimiz ifşa olacaktık.

Kimsenin kımıldayacak yeri kalmadı!

    Hükümeti onaylayıcı ima ve anlatımlarla bilinen Diyanet’e ne oldu da hükümete rağmen böyle bir hutbe hazırladı?

  Bence kendini çarmıha gerdi ve “ilk taşı masum olanınızatsın” dedi. Ama hiç kimsenin eli taşa gitmedi!

(İncil’de yazılı ünlü bir anekdottur: Zina yaparken yakalanan bir kadın İsa’nın huzuruna getirilir ve onun taşlanarak öldürülmesi talep edilir. İsa bunun üzerine şöyle der: “Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!” (8. Bölüm, Zinada yakalanan kadın, Yuhanna İncili)  Bunun üzerine hiç kimse kadını yargılayamaz ve İsa da kadını affederek gönderir. )

  Bir şekilde herkese bulaşmış ya da herkesin bulaştığı bir şeylerden bahsetti.

Güncel hayata dair helalle haramın ilk defa bu kadar net ayrıştırıldığı bir hutbeydi bu.

“Kamu hakkı; ‘Hukukullah’tır; Allah’ın hakkıdır, Rabbimizin bizlere emanetidir. Bu emanete sahip çıkmak, Müslüman olmanın bir gereğidir. Kamu hakkına ihanet etmek; sadece bir haksızlık değil, aynı zamanda bir zulümdür.” Dedi.

“Elektrik ve suyu kaçak kullanmak, toplumun tamamının malına el uzatmaktır, haramdır. Devletin; tarımda, hayvancılıkta ve ticarette verdiği destekleri amacı dışında kullanmak, kamu hakkını ihlal etmektir, günahtır. Daha fazla destek almak için olmayan tarlaları varmış gibi beyan etmek ya da vasıfsız tarlaları vasıflı göstermek, büyük bir haksızlıktır, zulümdür” de dedi.

“Torpil yapmak ve yaptırmak, adam kayırmak ve kollamak, gençlerimizin hayallerini çalmaktır. Bir takım kanuni boşluklardan yararlanıp adeta gayrimenkul mafyası oluşturarak kamunun ve şahısların malına haksız yere el koymak, sahte belgeler ve yalan beyanlarla bunları haksızca ele geçirmek haramdır, zulümdür.” Bile dedi.

    Ve kimsenin kımıldayacak yeri kalmadı. Öyle ya da böyle hepimiz suçluyduk. Çarmıha gerili olan sadece Diyanet değildi. Bizim de içinde olduğumuz tepeden tırnağa hepimizden oluşan bir bütündü çarmıhta duran. 

  Kaldı ki yöneticilere, politikacılara, hükümet edenlere yönelttiğimiz her yanlışın bizde de bir karşılığı var ve biz, başkasının yanlışını eleştirirken kendimizi görmezden geliyoruz. Ya da gücümüzün yetmeyeceğini düşündüğümüz insanların yanlışını görmezden geliyoruz. Hatta bize de bu insanlar tarafından yanlış yapma fırsatı verilince minnettar oluyoruz. “Sorun” fırsat edinemediğimiz zamanlarda beliriyor. Fırsat bulamadım diyemediğimiz için şunlar, onlar, bunlar yanlış yapıyor diyor etrafı gürültüye boğuyoruz. Yani bize göre hırsız, çaldığı için hırsız değil, bize çalma fırsatı vermediği içinhırsız!

Velhasıl, hiçbirimizin eli taşa gitmedi.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/carmiha-gerildik-561.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/carmiha-gerildik-561.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/carmiha-gerildik-561-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/carmiha-gerildik-561.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/carmiha-gerildik/9206/</link>
			<pubDate>Sun, 29 Jun 2025 14:07:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Mehmet Akkaya; ''Batanları Sevmemek'']]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Batanları Sevmemek

Hakikat çoğu zaman düz bir cümlede değil; kavramsal bir çarpışmada ortaya çıkar. Düşünce çelişkiden korkmaz; aksine onunla derinleşir. Gerçeklik bütünlüğün değil kırılmanın içindedir.
Ulus BAKER
Çok felsefi bir paragraf değil mi? 

   Oysa iki kere iki dört etsin yeter diyebilir ve düz bir bakışla günün tadını çıkarabiliriz. Üst başlıklar halinde önümüze konulan  ipuçlarından müteşekkil, düz cümleler hayatın “kolay” yaşanmasında oldukça yeterliyken nereden çıktı bu “çarpışma, çelişki, kırılma.”

   Zihninde yük oluşturmamak için hazır kalıpların davetini hızlıca kabul eden insan, aslında hakikatten kaçtığını da biliyor mudur? Bence biliyordur! En azından soru sormaktan/sorulmasından korkan her insan biliyordur, diye düşünüyorum. Zira hakikat berrak olduğu kadar ağırdır da. İnsanın kaçtığı da bu ağırlıktır aslında.

   “İtaat et rahat et” i hayat felsefesi yapma telkinleri bunun için popülerdir. Ve kalabalıkların tercihi de bu yöndedir. İster toplum deyin, ister avam, ister halk fark etmez, insanların çoğu kendine kolay geleni tercih eder. Peki sorun nerede? Sorun insanlara her ne adına olursa olsun yön vermeye çalışanlarda. Bu insanlar hakikatin ortaya çıkmasından en çok korkanlardır. Çünkü hakikat arayışının önünde hiç bir engel duramaz. Hazır kolay ve düz cümlelerle insanları kolayca yönlendirebiliyorken neden hakikat ortaya çıksın ve herkes (özellikle de kral) çıplak kalsın/olsun. 

   Bugünlerde gençliğin değer yoksunu olduğundan şikâyetlenenler dün hakikatin ortaya çıkmasından korkup üstünü örtme çabasında olanlarla aynı zihniyete sahiptir.  Bu zihniyeti yarına miras bırakmaya çabalayanlar da bunlardır. 

   Tarih boyunca korkuların fitili de hep bu zihniyet tarafından ateşlenmiştir. Çünkü korkusu diri tutulan toplum/avam/halk istenildiği gibi manipüle edilir/edilebilir. Bu genel geçer bir yönetme/yönlendirme taktiğidir.

   Umut verici olan ise gençliğin soru soruyor olması, hatta soru sorup karşılaştırma yapıyor olması. Bu bizi nereye götürür diye sormayın! Bu soru da korku üretme sorusudur! Hakikat kendisine ulaşmak isteyene yol gösteren ipuçlarını da yola bırakacak kadar saf ve arı durudur. Berraktır. İnsanın gönlüne huzuru düşüren de hakikatin ta kendisidir.  Bu huzur, çarpışma, çelişki ve kırılmanın sonunda ortaya çıkar.

   Hakikat arayışının çarpıcı bir örneği En’âm Suresinde geçer.  Bu arayış bize İbrahim (a.s) üzerinden şöyle anlatılır.

“Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: "Rabbim budur." dedi. Yıldız batınca da: "Ben batanları sevmem." dedi.
Ay'ı doğarken gördü: "Rabbim budur." dedi. O da batınca: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum." dedi.
Güneş'i doğarken görünce: "Rabbim budur, bu hepsinden büyük." dedi. O da batınca dedi ki: "Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım."
"Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah'a ortak koşanlardan değilim."
(En’âm 76-79)
Batanları sevmeyenlere selam olsun!
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/mehmet-akkaya-batanlari-sevmemek-2450.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/mehmet-akkaya-batanlari-sevmemek-2450.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/mehmet-akkaya-batanlari-sevmemek-2450-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/06/mehmet-akkaya-batanlari-sevmemek-2450.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/mehmet-akkaya-batanlari-sevmemek/9139/</link>
			<pubDate>Sat, 07 Jun 2025 14:34:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[“Hiç”]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Merhaba

  Bizde bir güven vermedir, bir nevi teminattır merhaba. Oturduğumuz mecliste herkes bir bir merhaba der yeni gelene.Genişliğe ve ferahlığa hoş geldiniz, buyurun demektir. Arka planında Miraç vardır. Hz Peygamber (s.a.v) Miraca yükseldiğinde göğün her katında bir Peygamberle karşılaştığını ve her birinin kendisine “Merhaba” deyip ardından dualar ettiğini söyler. Aynı zamanda bir nevi selamlaşmadır merhaba.

  Aslına bakarsanız hayatın dine (İslam) uyarlanışının bir yansımasıdır. Eskilerin adeti dediğimiz birçok şey de dinden esinlenmenin ta kendisidir. Bunu entelektüel bir bakışla hurafe ile hakikat arasında kurulan ilişkide de görmek mümkündür. Bugün hurafeye dönüşen bir şeyin bu sonuca ulaşabilmesi için kökünde bir hakikat ilişkisi olması gerekir. Zira toplum inancıyla ilişkiler kurup onu yaşanılabilir kıldığında bunuhakikatle temellendirir. Bu, zaman içinde değişime uğrar,sonra sonra bozulur ve hurafeye dönüşür. Yani üzerinde durup düşünüldüğünde hurafe bile bizi bir hakikate götürür. Yeter ki biz saplantılı olmayalım. Bu arayışı salim akılla ve halis bir niyetle yapalım.

  Bazıları ise -Merhaba gibi- öyle köklenir ki hurafeleşmeye müsaade etmez. Belki derinliğinden bir şeyler kaybeder ama asla başkalaşmaz. 

  İsteriz ki bizimki de bir ferahlık, bir esenlik, bir eminlik merhabasından sayılsın. Yeni bir meclise (Ayrıntı Gazetesi sahifelerine) geldik. Hüsnü zannımız o dur ki Ayrıntı okurları bizi meclislerine kabul edip bir merhabayı bizden esirgemeyecek enginlikte bir gönle sahiptir. Bu yüzden biz de selamlamamızı bir merhabaya sığdırmak istedik.

MERHABA 

  Ve yine isteriz ki; Miraca atıfla “Merhaba dediler ve dualarettiler” rivayetinin “dualar ettiler” kısmına sadakatle dualarımızda da bir olalım. Olursa hatalarımız gönül rahatlığıyla uyaralım/uyarılalım. Birlikte düşünüp birlikte tartışalım. Değil mi ki maksadımız HAKİKAT, bir merhabayı birbirimizden esirgemeyelim. Zira ferahlık bizim marifetimiz değil, olsa olsa dilemektir bize düşen onun da aslı duadır, Rahman’ın kapısında dilenmektir. Muharrem Ertaş’ınyakarışıdır son sözümüz. “Rahimsin, Rahman kalma noksana ey noksana ey”

Amin Amin Amin

Merhaba, çocuklar, gençler ve dostlarım.

Merhaba!

Taşım, toprağım, yurdum.

Barış ve esenlik umudum.

Yarınlarım Merhaba!

Hiç

 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/05/hic-6662.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/05/hic-6662.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/05/hic-6662-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2025/05/hic-6662.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/hic/9095/</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2025 15:39:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[YA TÜRKYILMAZ KAZANSAYDI]]></title>
			<description><![CDATA[...hafta yaptığı basın toplantısında önceki yönetim tarafından devredilen borcun miktarını açıkladı;  1 milyar 107 milyon lira. Söylemesi ne kadar kolay değil mi?...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Yahşihan Belediye Başkanı Ahmet Sungur geçtiğimiz hafta yaptığı basın toplantısında önceki yönetim tarafından devredilen borcun miktarını açıkladı;  1 milyar 107 milyon lira. Söylemesi ne kadar kolay değil mi? Bu borç miktarı da hergün değişiyor. Çünkü  hepsi icralık ve hergün faiz işliyor.  1 milyar 107 milyon borç varda elde ne var; sözde yapılmış bir altyapı, birkaç tane park, yapılmayan yollar, yapılan ama çöken yollar, arsalara, hizmet araçlarına hatta belediyede ki koltuklara kadar gelen haciz.  Kısaca borç var ama ortada icraat yok.  Tam bir enkaz tam bir yıkım. Zamanda bir yolculuk yapsak ve yeniden 31 Mart’a gitsek. Ahmet Sungur değilde  Osman Türkyılmaz’ın kazandığını düşünsek. Acaba ne olurdu? Tüm bunlara rağmen yeniden kazanmış bir Türkyılmaz bu borcu asla ödemezdi. Ödemediği gibi iş yapacak esnafda bulamazdı.  Onlarca insanı işinden eder geri kalana maaş bile veremezdi.  Alacaklıların biri gider diğeri gelir belediye icra memurluğu gibi çalışırdı. Yapacağı tek şey sabahları size gülerek günaydın derdi. Alacaklıların birkaçı ile sohbet etme imkanımız oldu.  Ahmet Sungur’un kazanmasından memnunlar. Neden çünkü en azından belediye yönetimine güven veren bir isim geldi diyorlar. Bu enkazdan kısa sürede alacaklarını tahsil etme gibi bir beklentileri yok ama geleceğe dair bir umutları var. Artık bir muhattabımız var diyorlar. Türkyılmaz tekrar kazansaydı bizi kapıdan içeri sokmazdı diyenlerde var. Yahşihan Belediyesi 5 yılda çok şey kaybetmiş ama en önemli halkın güvenini kaybetmiş. Sungur’la bu güven yeniden tesis edilme sürecine girdi. Şimdi insanların umudu var. Ahmet Sungur deneyimli bir siyasetçi bir idareci. Karşısındakine güven veren bir yapısı var.  Hani halk dilinde bazen söylenir ya ‘adam sende alacağım olsun’ diye. İşte Ahmet Sungur öyle bir adam.  Alacaklılar ‘Ahmet Sungur başkanlığında ki Yahşihan Belediyesi’nde  alacağımız olsun o çözer’ diyorlar. Halk Sungur’a güveniyor. ‘Yolumuzuda yapar, suyumuzuda akıtır, sosyal projeleride hayata geçirir’ diyorlar.  Bizi mağdur etmez inanışı var. Yahşihan Belediyesi 5 yıllık yıkım döneminden yeniden ayağa kalkma dönemine geçti. İşi kolay değil Sungur’un.  Bunca borcu temizleyip üzerine birde hizmet etmek her babayiğidin harcı değil. Yahşihan Belediyesi’nin borcunun 50’de biri borcu olan belediyeler ‘battık’ edebiyatı yaparken Sungur ‘5 ayda ödeme dengesini sağlarız’ diyerek umut veriyor. Borcun arkasına sığınmıyor. Şimdiden yol yapım çalışmalarına başladı bile. Görünen o ki Yahşihan Belediyesi uçurumun kenarından dönmüş. Eğer ki eski yönetim devam etseydi belkide on yıllarca toparlanamayacak bir döneme girecekti. Sadece borç mu? İlçede kaybolan huzurda cabası. Her zaman söylendiği gibi işi ehline vermek lazım. Yahşihan Halkı 5 yıllık aradan sonra işi yeniden ehline verdi ve geleceğe dair umutları var. İlçede artık bir kişinin değil herkesin yüzü gülüyor.


Tahmini okuma suresi: 3 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/05/ya-turkyilmaz-kazansaydi-4141.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/05/ya-turkyilmaz-kazansaydi-4141.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/05/ya-turkyilmaz-kazansaydi-4141-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/05/ya-turkyilmaz-kazansaydi-4141.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/ya-turkyilmaz-kazansaydi/8239/</link>
			<pubDate>Mon, 13 May 2024 13:20:10 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bir seçimin anotomisi]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kırıkkale seçim sonuçları beklendiği gibi iktidar partisinin büyük hezimetiyle sonuçlandı.  Kırıkkale’de vatandaş yapılan bütün kara propaganda çalışmalarına rağmen iyi tanıdığı genç evladı Ahmet Önal’ın yanında durdu. 


Bu seçim her partinin ders çıkarabileceği bir atmosferde gerçekleşti. İlk olarak galip taraftan başlayalım. CHP genel merkezinin gelecekte başarısını sürdürebilmesi için Kırıkkale yerel seçimini detaylı bir şekilde incelemesi gerekmektedir.  Genel kanı CHP’nin iç bölgelerde kazanamayacağına yöneliktir. Ancak Kırıkkale yerel seçimleri göstermiştir ki bu yörenin insanının siyasi okur yazarlığı kıyı bölgelerinden çok daha fazladır. Bu yüzden yerel seçimlerde şahıslar partilerinin önüne geçerek seçimi kazanabilmektedir. Bunun anlamı doğru ve başarılı bir adayla CHP, Kırıkkale’yi kazandığı gibi Konya veya diğer iç bölge şehirlerini kazanabilirken, CHP dışı bir parti İzmir’i kazanamaz. Bu yüzden, CHP’nin bu seçimi bir ders çalışır  gibi çalışması gerekmektedir. 


Ahmet Önal başkanımızı tebrik ederim. İstikrarlı bir şekilde kucaklayıcı, dostane ve iyi niyetli bir siyasetçi olmanın; temiz siyaset yapmanın ne demek olduğunu Kırıkkale’ye göstermiştir. İnsanlarla olan etkili iletişimi seçime yönelik bir aldatmaca olmadığına canlı şahit oldum. Kendisinin, adaylığından önce telefonla aradığımda günler sonra dahi olsa geri arayarak halimi hatrımı sorma davranışı bu kentin eski belediye başkanlarında asla göremeyeceği bir alçakgönüllülük ve kibarlık örneğidir. Seçim süreci boyunca kimi gruplar tarafından teröristlik veya hainlikle suçlanmaya maruz kalmıştır. Bunu yapan ve yaptıranlara sormak istiyorum: ‘Kırıkkale’nin sert suyunu içip buranın bulgurunu yiyen hangi delikanlının hain olduğunu gördünüz de Ahmet Önal’ın adını bu şekilde karalamaya kalkıyorsunuz? Mağlup  olmuş olsanız da umarım yüce Kırıkkale halkından özür dileyecek onurunuz vardır.’ . Ahmet Önal’ın bundan sonraki süreçte kenti ayağa kaldırmak için büyük çaba harcaması lazımdır. Çünkü çok net bir ifade ile bir enkaz devralmıştır.  Açıkça kendisine iletirim ki; yönetimi boyunca Kırıkkale’ye yapacağı hizmetlerde kalemim yanında, yapacağı hatalarda kalemim karşısında olacaktır.


Gel gelelim mağluplara… Bir zamanlar tüm milletvekili kontenjanını alabilen AKP önce 2 milletvekiline son 2 seçimde ise 1 milletvekiline düşmüş. Belediye seçimlerinde ise mağlup Parti olmayı başarmıştır. Bu bilinmelidir ki AKP  içerisinde Kırıkkale halkının sevdiği sadece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kalmıştır.  AKP il yönetimi ve Engin Pehlivanlı, Saygılı’nın adaylığı durumunda yaşanacak mağlubiyeti genel merkeze iletmiş olsa da parti içindeki ileri gelen başka isimler bu hezimeti partiye yaşatmakta kararlı durmuş ve şuanki sonuçlara ön ayak olmuştur. Genel merkez,  Mehmet Saygılı’yı aday göstermek yerine Mehmet Saygılı’nın mağazasındaki vitrinlerde bulunan plastik mankenleri aday gösterseydi AKP çok daha fazla oy alabilirdi. Bu konuya ufakça değinmiş olup bu konudaki detaylı analiz için babam Mustafa Erdal’ın gelecek hafta yayınlayacağı köşe yazısını okumanızı tavsiye ederim. Yine de belirtmem lazım ki Mehmet Saygılı’nın adaylığı için AKP rozetini ortaya koyan önemli AKP ileri gelenlerinin merkez yönetimine yapacakları açıklamayı görmek isterdim. 


Sonuç olarak Kırıkkale halkı bu yerel seçimde kibir ile hoşgörü arasından doğru olanı  tercih ederek Kırıkkale kaderini belki de kalıcı olarak değiştirmiştir. Gelecek hafta yazacağım köşe yazımda Kırıkkale sorunlarına değinmeye devam edeceğim.  
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/04/bir-secimin-anotomisi-1650.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/04/bir-secimin-anotomisi-1650.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/04/bir-secimin-anotomisi-1650-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/04/bir-secimin-anotomisi-1650.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/bir-secimin-anotomisi/8149/</link>
			<pubDate>Wed, 03 Apr 2024 14:16:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Eksik şehir ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Adettendir, ilk yazısında yazar kendinden bahseder. Zaten okurlar da karşısında konuşan kişinin hayatını bilmek ister ki donanımını anlayabilsin. Ben 23 yaşında ömrünün neredeyse tamamını Kırıkkale’de geçirmiş bir hemşerinizim. Babam Mustafa Erdal’dan alışkanlık olacak ki kendimi en iyi ifade edebildiğim yer her zaman elime kalemi aldığım anlar olmuştur. Üniversiteye gitmeden önce  Kırıkkale’ye karşı bir soğukluğum vardı. Bir an önce büyük bir şehre yerleşip hayatımın bu noktasını unutma hayalleri içerisindeydim. Bu yüzden kendimi derslerime verdim ve düzenli ders çalıştım. Belediye başkanımız sağolsun güzel şehrimizi sosyal aktivitelerden, eğlencelerden o kadar uzak bir hale sokmuş ki bu şehirde yapılabilecek tek şey ders çalışıp  bu şehirden kaçma hayalleri kurmaktır. Ancak üniversiteye geçince anladım ki ben bu  şehri özlüyordum. Ne zaman ailemi ziyarete gelsem, şehrimin ayaz kaplı sokaklarında dolaşsam içimi bir huzur kaplıyordu. Ne zaman Kırıkkale’den ayrılma vaktim gelse yüreğim sıkışmaya başlıyordu. Böylelikle ben bu şehri sevdiğimi fark ettim. Ben bu şehrin sokaklarını, insanlarını seviyordum ancak neydi beni bu şehirden soğutan? Bunu düşünmeye başladım ve gördüm ki; yetersizlik… Kırıkkale hizmeti alamayan ve geçen her yılda diğer şehirlerin gerisine düşen bir şehir olmakta. Bundan tek rahatsız olanın ben olmadığını da fark ettim. Kırıkkale gençliği gerek iş gerekse eğitim için Kırıkkale’yi bırakıp gitmekte ve benim yaşadığım hikayeyi bir döngü içerisinde yaşamakta. Bu döngüden rahatsızlığımı kendi kendime söylenip duramazdım ve elime kalemimi aldım. Bir şekilde Kırıkkale gençliğinin Kırıkkale’nin iyiliği için neler istediğini duyurmalıydım. Bana bu fırsatı sayın İsmail Ünal amcam verdi. Kendisine bu desteği için teşekkür ederim.


Yukarda söylendiği gibi Kırıkkale hizmet almakta zorlanan bir şehir. Bu durum Kırıkkale’yi diğer şehirlerin gerisine itmekte. Nedir bu hizmet eksikliklerinin sonuçları peki? İlk başta istihdam eksikliği gelmektedir. Bu şehir bir sanayi şehri olarak kurulmuştur. Dedelerimiz ve babalarımız Makine Kimya Endüstrisi kurumunun fabrikalarında bu ülke için en güzel silahları üretirken benim kuşağım ve benden yaşça büyük abilerim o fabrikalarda iş bulamayıp o silahlarla ülkenin çeşitli yerlerinde namlunun ucunda şehit düşmüştür. Bir nesil silah üretirken, diğer nesil o silahı kullanmıştır. Hep söyleriz Kırıkkaleliler olarak: ‘’Pkk’ya en fazla şehit veren şehir biziz’’. Elbette şehitlikten büyük makam yoktur dünyada ancak şairin de dediği gibi; ‘’Vatan için ölüm de vardır ama borcun yaşamaktır.’’. Bu gençlerimiz doğduğu toprakta iş bulabilseydi, doğduğu toprakta doyabilseydi şuan aramızda olabilirdi. Gençlerimiz Kırıkkale’nin yaman istihdam sorunundan kendini kurtarmak için, kısa yoldan bir düzen inşası için canlarını feda etmekten geri durmamakta. Bu konuda şehrimize sermaye çekerek istihdam oluşturma açısından belediye’ye büyük rol düşmektedir.


Kırıkkale’nin bir diğer eksikliği ise sosyokültürel  izolasyon ve buna bağlı olarak sosyal hareketliliğin eksikliğidir. Geçenlerde Kırıkkale’de bir sokak röportaj anketi videosunda denk geldim. Muhtemelen okuyucular olarak sizler de vidyoyu izlemişsinizdir. Vidyoda bir adayın ciddi bir destek aldığını görmekle birlikte dikkatimi çeken nokta şu olmuştu: ‘’Bu şehrin gençleri nerede, eşiyle çocuğuyla gezen insanlar nerede’’. Yirmi küsür dakikalık vidyonun büyük bir çoğunluğu emeklilerle yapılan röportajlardan oluşmakta. Sonra kendime şunu sordum: ‘’    Dışarı çıkıp ne yapabilirsin bu şehirde’’. Gençlerimizin veya evli genç çiftlerimizin bir araya gelip vakit geçireceği bir alan maalesef oluşturamıyoruz. Pandemiyle beraber başlayan izolasyonlaşma durumu hala Kırıkkale’de etkisini hissettirmekte. İnsanlar evlerinden çıkmayı tercih etmemekte. Eskiden hatırlıyorum ailemle beraber Kırıkkale çarşısında volta atardık ve bunu her aile yapardı. Oldukça nezih bir sokak ortamı oluşurdu. Şimdi ise sokaklarımız, caddelerimiz izbelikle dolu ve izbeliğin olduğu yerlerde tekinsizlik başlar. Ailenin olmadığı sokaklarda kimlerin olduğunu, ne yaptığını kestiremeyiz. Bir başka yönden düşünürsek, biz Kırıkkaleliler çarşıda vakit geçirip para harcamazsak Kırıkkale esnafı ne kazanacaktır? Bu konu Kırıkkale’nin ekonomik yeterliliğine sosyolojik davranışlar üzerinden bir zarar vermektedir. Belediyenin düzenleyeceği sosyal faaliyetlerle halkı merkeze çekip bu zararlı eve kapanma alışkanlığını ortadan kaldırması gerekmektedir.


Sonuç olarak ilk yazım olan bu yazıda Kırıkkale’nin karşılaştığı temel iki problemine genç bir bakışla değinmiş oldum. Buna göre, Kırıkkale yetkililerinin, gençlerini işsizlik pençesinden kurtarıp Kırıkkale’de istihdam etmenin yolunu bulmakla birlikte genç nesli merkeze çekmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Bu hafta yapılacak seçimde de bu sorunları çözeceğine inandığım bir adaya oy vereceğim. Gelecekte yazacağım diğer yazılarımla bu iki sorunu daha fazla irdeleyip Kırıkkale halkının, kültürünün ve motivasyonunun kanını emen diğer sorunlarından -kimi zaman kişilerden- bahsetmiş olacağım.  Umarım kazanacak aday bahsedeceğim sorunları ortadan kaldırır da ben, siz değerli halkımıza bu şehri korumak ve güzelleştirmek için yakınmak durumunda kalmam. Kırıkkale’nin yaşanabilir, güler yüzlü insanların başkenti olması ümidiyle..
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/03/eksik-sehir-2599.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/03/eksik-sehir-2599.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/03/eksik-sehir-2599-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2024/03/eksik-sehir-2599.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/eksik-sehir/8129/</link>
			<pubDate>Thu, 28 Mar 2024 16:22:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kırıkkale Üniversitesi şehri önemsemiyor ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kırıkkale Üniversitesi kurulduğu günden sonra sürekli büyümesi ve özellikle sürekli artan tercihlerle dikkat çekiyordu. Ancak 4 dönemdir bu yapısını tümüyle kaybetmeye başladı. Bunda yönetim anlayışının daha yoğunluklu biçimde bilimsel çalışma yerine makamı koruma telaşının yer alması gözlerden kaçmıyor.

Özellikle üniversite de fakültelerin gelişmesi hatta eğitim kalitesinin yükselmesi için yapılması gerekenler ortada iken, hiçbir riskin alınmayıp sorumluluktan kaçılmasının da etkisi büyük.

Üniversite de önemli ölçüde yaşanan küçülmelerin en önemli sebebi de Prof. Murat Çakmak döneminde Kırıkkale ile üniversite arasında ki bağın zirve döneminin Çakmak’ın görev süresi bitimiyle sona ermesinden kaynaklanıyor.

Üniversite Prof. Ekrem Yıldız ile birlikte şehirden kopmaya, koparılmaya başladı. Ekrem Hoca bizzat bütün toplantılara katılmasına rağmen üniversiteyi kurumsal olarak şehir ile buluşturamadığı gibi, kabuğuna çekilme sürecinin de mimarı oldu.

Yıldız, döneminin bitmesiyle birlikte tabiri caizse üniversitenin gerileme süreci de başladı. Prof. Ersan Arslan'ın göreve gelişinin hemen ardından üniversiteyi bilen birisi olduğundan büyük ümitler besleniyordu. Ancak tam aksi bir durum yaşanmaya başlandı. Üniversite idari olarak eş dost ilişkisinin yanı sıra “Erzurum” ekibine endekslenmeye başladı.

Üniversitenin eğitim ve akademik çalışmalar boyutunda da Kırıkkale ile buluşturulmasına yönelik tek bir adım atılmadı. Üniversite içine kapanık, şehirden kopuk, kendinden olmayanlara kurumsal olarak kapısını kapatan bir duvar haline dönüştü.

Prof. Ersan Arslan, yönetiminde ki Kırıkkale Üniversitesi şehirle, şehrin kurumsal kimlikleri ile de iletişimi tümüyle kopardı. İstişare etmeden karar veren, tekilci bir yönetim anlayışına geçti. Bir devrin “Okullar olmasa Milli Eğitimin sorunu kalmaz” diyen anlayışın devamı niteliğinde bütün kusur eğitim verilen bölümlermişçesine davranmaya başladı.

Yetmedi yetinmedi, üniversitenin can damarı birçok çalışan için fırsat oluşturan ikinci öğrenim bölümlerini kapattı.

Hem de siyasetçisinden bürokratına kadar birçok kimsenin ikinci öğretim sayesinde önünü açtığı şehirde, Kırıkkale Üniversitesinde yaptı bunu.

Gidip sorsanız “Biz böyle uygun gördük” emri vakiliği ile cevaplarlar.

 

Kırıkkale’de ki memurlar işçiler ikinci öğretimde eğitim görerek derecelerini artırıyormuş, çalışanlar mesai saati sonrası eğitim görme imkânına sahip oluyorlarmış umurunda mı Kırıkkale Üniversitesinin…

Ya Kırıkkale halkının hakkını savunmak için vekâlet alan milletvekillerinin umurunda mı?

Sahi, Milletvekilleri Mustafa Kaplan, Ahmet Önal ve Halil Öztürk Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Ersan Arslan, lütfedip bu kararı alırken size sordu mu?

Kırıkkale’nin ismini taşıyan bir üniversitenin rektörü nasıl ve neden sizlerle istişare etmeden bunu yapabiliyor?

Kişiler makamlara hizmet etmek, Üretmek, başarıyı artırmak için gelir. Küçültmek, daraltmak, ufuk kapatmak için değil.

Şehrin bütün seçilmişleri, şehre hizmet için vardır.

Ya şehre hizmet eder ya da koltuğunun derdine düşer.

Sizler koltuğun derdine düşenlerden uzak durun.

Kırıkkale’nin, Kırıkkaleli’nin hakkını savunun,

Bu hakkı umursamayanlara, önemsemeyenlere

“Ben yaptım oldu”cuların bu pervasızlığına izin vermeyin!]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/08/kirikkale-universitesi-sehri-onemsemiyor.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/08/kirikkale-universitesi-sehri-onemsemiyor.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/08/kirikkale-universitesi-sehri-onemsemiyor_t.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/08/kirikkale-universitesi-sehri-onemsemiyor.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/kirikkale-universitesi-sehri-onemsemiyor/7602/</link>
			<pubDate>Mon, 14 Aug 2023 17:58:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Artık Memurlar Bile Açlık Sınırında Ücretlerle Geçinmeye Çalışıyor]]></title>
			<description><![CDATA[Saadet Partisi İl Başkanı Veysel Kutluca, ücrete yapılan ara zam ile ilgili, “Yeni belirlenen asgari ücret, ilk bakışta idare eder gibi gözükse de ekonomi politikaları ve zihniyet değişmedikçe yine birkaç ay sonra eriyip gidecektir. Değil asgari ücretliler, artık memurlar bile açlık sınırında ücretlerle geçinmeye çalışıyor” dedi. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kutluca, haftalık basın açıklamasında bulunarak, Türkiye gündeminde yer alan ana konulara değindi. Vatandaşların, bayram öncesinde kurbanlık almalarının zorluklarına işaret ederek sözlerini sürdüren Kutluca, “Bayram öncesi piyasalara baktığımızda huzurlu bir bayram havası göremiyoruz ne yazık ki” dedi. 

İKTİDAR HİÇ ORALI OLMUYOR
Kutluca, “Bu yıl genel olarak piyasalara baktığımızda; küçükbaş hayvan fiyatları 6 ila 10 bin arasında, büyükbaş kurbanlıklar ise 100 bin lira seviyelerinde. Bir diğer deyişle bir küçükbaş kurban asgari ücretlinin 1 aylık maaşına, büyükbaş bir kurban ise neredeyse 1 yıllık gelirine denk geliyor. Her zaman söylüyoruz; tarım ve hayvancılık bir milli güvenlik meselesidir. Yıllardır bunu vurguluyoruz, uyarıyoruz; ancak iktidar hiç oralı olmuyor ve maalesef gelinen durum ortadadır” diye konuştu. 

EMEKLİ, BAYRAM İKRAMİYESİYLE ANCAK 4 KİLO ET ALABİLİYOR
İslam âleminin Kurban Bayramı’nı tebrik ederek basın toplantısına başlayan Saadet İl başkanı Veysel Kutluca, bayramın ülkeye ve insanlığa hayırlar getirmesini temenni etti. Vatandaşların, bayram öncesinde kurbanlık almalarının zorluklarına işaret ederek sözlerini sürdüren Kutluca, “Bayram öncesi piyasalara baktığımızda huzurlu bir bayram havası göremiyoruz ne yazık ki. Bu yıl genel olarak piyasalara baktığımızda; küçükbaş hayvan fiyatları 6 ila 10 bin arasında, büyükbaş kurbanlıklar ise 100 bin lira seviyelerinde. Bir diğer deyişle bir küçükbaş kurban asgari ücretlinin 1 aylık maaşına, büyükbaş bir kurban ise neredeyse 1 yıllık gelirine denk geliyor. Bugün emeklilerimize verilen 2 bin liralık bayram ikramiyesiyle ancak 4 kilo et alınabilir. Bugünkü şartlarda değil asgari ücretli ve emekli vatandaşlarımız, kamu işçileri ve memurlar için bile kurbanlık alabilmek epey zorlaşmıştır. Bizi bugün bu kötü tabloyla karşı karşıya bırakan husus genel manada yanlış ekonomi politikalarından ve esas itibarıyla da yanlış tarım ve hayvancılık politikalarından ileri gelmektedir. Her zaman söylüyoruz; tarım ve hayvancılık bir milli güvenlik meselesidir. Ciddiyetle ve hassasiyetle ele alınmalıdır. Yıllardır bunu vurguluyoruz, uyarıyoruz; ancak iktidar hiç oralı olmuyor ve maalesef gelinen durum ortadadır”

BU EKONOMİ POLİTİKASI DEĞİŞMELİ
Geçtiğimiz günlerde asgari ücrete yapılan ara zam oranına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kutluca, “Ülke yönetiminde politikalar bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Siz adaleti ekonomiden, eğitimi sanayiden, tarımı sağlıktan, dış politikayı iç politikadan bağımsız düşünemezsiniz. Hepsi birbirini etkiler, birinde yapılan yanlış diğer tüm alanlarda olumsuz etki oluşturur. Adalet açığını kapatmadan bütçe açığını, güven açığını kapatmadan cari açığı kapatmazsınız. ‘Asgari ücreti şu kadar yaptık, memur maaşını şu kadar yapacağız, bunları yaptık, şunları da yapacağız’ cümleleri ile 21 yılda gelinen nokta burasıdır; bundan sonra aynı yanlış zihniyetle gidilecek bir yer de artık yoktur, kalmamıştır. Yeni belirlenen asgari ücret, ilk bakışta idare eder gibi gözükse de ekonomi politikaları ve zihniyet değişmedikçe yine birkaç ay sonra eriyip gidecektir. Değil asgari ücretliler, artık memurlar bile açlık sınırında ücretlerle geçinmeye çalışıyor” ifadelerini kullandı. Toplumun tüm kesimlerinin yaşadıkları problemlerin artarak devam ettiğini vurgulayan Kutluca, iktidarın lafla değil, somut ve kalıcı çözümler uygulaması gerektiğini belirtti. 

TOPLUMSAL YARILMAYI DERİNLEŞTİRECEK SÖZ VE DAVRANIŞLARDAN VAZGEÇİLMELİ
Türkiye’nin kısır tartışmalarla ve suni gündemlerle kaybedecek zamanının olmadığının altını çizen Kutluca, toplumsal kutuplaşma nedeniyle vatandaşların yorulduğunu ve karamsar bir havaya büründüklerini kaydetti. Kutluca, seçim döneminde kullanılan dili hatırlatarak, “Üretilen algı ve manipülasyonlar kardeşi kardeşe, babayı evlada küstürmüş; komşu ve akrabaların arasını açmıştır. Şimdi zaman kırgınlıkları, kızgınlıkları ve küskünlükleri bitirme; kimseye faydası olmayan bu tartışmaları artık geride bırakma zamanıdır. Açıkça ifade ediyorum; bu sokak çıkmaz sokaktır. Toplumsal fay hatlarını daha fazla çatırdatmanın kimseye faydası yoktur. Toplumsal yarılmayı daha da derinleştirecek söz ve davranışlardan derhal vazgeçilmelidir. Bu noktada en büyük görev iktidara düşmektedir. ‘Biz ve onlar’ söylemi, tüm muhalifleri ‘terör’ parantezine alma hevesi, insanların Müslümanlığını sorgulamaya kadar varan bu hoyrat tavırlar, kısa vadede birilerine oy kazandırmış gibi görünse de unutulmamalıdır ki, ülkemize kaybettir ve onarılmayacak sorunlara yol açar” cümlelerini kullandı. Kutluca, gerginliklerin sona ermesi ve huzurun sağlanması için başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere tüm siyasi parti liderlerine çağrıda bulundu. 

DÖKÜLEN HER BETON, BÜYÜK HİZMET DEĞİLDİR
Geçtiğimiz aylarda faaliyete konulan Ankara-Sivas Yüksek Hızlı Tren Hattında meydana gelen kazalarda var olan ihmalkârlığı eleştiren Kutluca, “6 yılda biteceği açıklanan, ancak 15 yılda bitirilen hat, seçim öncesi alelacele açılmıştı ve daha 2 ay olmadan facianın eşiğinden dönüldü. O 2018’de Çorlu’da meydana gelen tren kazasında 7’si çocuk, 25 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 328 vatandaşımız da yaralanmıştı. Bu faciadan ders çıkarılmış olsa, bugün benzer hadiseler tekrar yaşanır mıydı? Hangi işi yaptığınız kadar, o işi nasıl yaptığınız da önemlidir. Bu husus, bugüne kadar hep göz ardı edildi maalesef. Bu nedenle projelerin hazırlık ve fizibilite çalışmaları başta olmak üzere altyapı, üstyapı, maliyet ve verimliliği değerlendirilmeden dökülen her betonu ‘büyük hizmet’ diye takdim etmekten artık vazgeçilmelidir” dedi. 

TERÖR DEVLETİ İSRAİL, BARIŞIN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGELDİR
“Her Ramazan’da ve her bayram öncesi katil İsrail’in alçak saldırılarına uğrayan Filistinli kardeşlerimiz var. Geçtiğimiz gün yine terör devleti İsrail’in işgal güçleri Cenin kentine vahşice saldırdı. Bu saldırıda küçük bir çocuk ve 5 Filistinli kardeşimiz hayatını kaybetti. 30’dan fazla yaralı var. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar niyaz ediyor, kardeş Filistin halkına sabır ve başsağlığı diliyorum” diyerek, yapılan saldırıları sert bir dille kınayan Kutluca, sözlerinin devamında şunları kaydetti: “Bu katliam, 2023 yılında herkesin gözü önünde alenen işlendi. Ama her zamanki gibi herkes adeta kör, sağır ve dilsiz. Zulmedenler ve zulme sessiz kalanlar ortaktır. Bu durum özellikle İslam âlemi ve elbette dünya için utanç vericidir. Bütün ülkeler, İsrail’e karşı çıkmalıdır. Cidde’de İslam İşbirliği Teşkilatı var, 57 üye ülke var. Neye yarar Allah aşkına bu? Bir yaraya merhem olamıyorsanız, kurduğunuz teşkilatın hiçbir kıymeti olmaz. Kınıyoruz demek bir şey ifade etmez. Şimdi moda haline geldi, İslam ülkeleri İsrail ile ‘normalleşmek’ için sıraya girdi. Bu suskunluktan güç alan katiller, her geçen gün şımarmakta, oluk oluk kan ve gözyaşı akıtmaktadır. Kurban Bayramı öncesi hem ülkemizin yetkililerine hem İslam ülkelerinin liderlerine ve dünya kamuoyuna çağrıda bulunuyorum. Bu ateş herkesi yakar. Terör devleti İsrail, başta bölgemiz olmak üzere yeryüzünün huzur ve barışı önündeki en büyük engeldir.” 

ADALET AÇIĞINI KAPATMADAN BÜTÇE AÇIĞINI, GÜVEN AÇIĞINI KAPATMADAN CARİ AÇIĞI KAPATAMAZSINIZ
Asgari ücrete yapılan ara zam oranına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Saadet Partisi İl Başkanı Veysel Kutluca, “Ülke yönetiminde politikalar bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır” şeklinde konuştu. Kutluca, “Siz adaleti ekonomiden, eğitimi sanayiden, tarımı sağlıktan, dış politikayı iç politikadan bağımsız düşünemezsiniz. Hepsi birbirini etkiler, birinde yapılan yanlış diğer tüm alanlarda olumsuz etki oluşturur. Adalet açığını kapatmadan bütçe açığını, güven açığını kapatmadan cari açığı kapatamazsınız” ifadelerini kullandı. 

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/06/artik-memurlar-bile-aclik-sinirinda-ucretlerle-gecinmeye-calisiyor.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/06/artik-memurlar-bile-aclik-sinirinda-ucretlerle-gecinmeye-calisiyor.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/06/artik-memurlar-bile-aclik-sinirinda-ucretlerle-gecinmeye-calisiyor_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2023/06/artik-memurlar-bile-aclik-sinirinda-ucretlerle-gecinmeye-calisiyor.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/artik-memurlar-bile-aclik-sinirinda-ucretlerle-gecinmeye-calisiyor/7517/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Jun 2023 22:30:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[SUÇ DUYURUSU VİCDANLARDA GEÇMEZ]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Gün geçmiyor ki bir gariplik yaşanmasın.
Her gün tuhaf şeyler duyuyoruz. Bunların arasında yok olmaz dediğimiz şeyler oluyor. 
Veya bu da mı oldu dediğimiz şeyler
İşte onlardan birisi; Belediye Meclis Üyesi vazifesi olan denetim görevini yerine getirdiği için hakkında suç duyurusunda bulunulması
Bir yönetim düşünün; denetlenmekten rahatsız duysun
Bir yönetim düşünün; şeffaflığın en önemli kriteri olan denetlenmekten rahatsız olsun
Bir yönetim düşünün; hesap sorulmasından veya yaptıkları işler nedeniyle sorgulanmaktan çekinsin
Bir yönetim düşünün; halkın oylarıyla seçilmiş, asıl görevi denetim olan bir Meclis Üyesinin “tek başına denetim yaptı” diye hakkında suç duyurusunda bulunsun.
Bir yönetim bunlardan rahatsızsa, yeteri kadar şeffaf değildir.
Halka vatandaşına karşı hesap verebilir özelliğini korumamaktadır.
Tek seçilmiş kendisini görerek bütün hakların sahibi kendini saymaktadır.
Elindeki yönetim gücünü, denetim gücüne karşı hesap verebilir hale getirmemiş demektir.



MHP’li Belediye Meclis Üyesi Murat Tanır’ı basın toplantısında dinlerken şerh koyduğu Halfeli suyu, MKE arsasına villa yapılması konularında ki duruşunu takdir ettim. Haberde detaylarını mutlaka okuyacaksınız.
Tanır; suç duyurusu karşısında yaptığı toplantıda şunu söyledi;
“Saygılı Belediye seçimlerini ikinci dönem Dürüst Başkan sloganı ile kazandı. Dürüstlük halkın hakkını korumakla olur”
Kilit söz “HALKIN HAKKI”
Tanır, çıkıp bu kriter içerisinde şerh koyarak ve denetim yaparak halkın hakkını korumaya çalışırken, belediye yönetimi, suç duyurusu yerine yanına katılıp denetimleri daha açık ve ne merak edilmişse hepsini daha anlaşılır biçimde kamuoyu ile paylaşmalıydı.
Paylaştı mı?
Hayır
Ya ne yaptı?
Suç duyurusunda bulundu.
Bu suç duyurusu kendi cenahlarından haklı olarak görülebilir ancak, toplum vicdanında lekeler oluşturur.
Vicdanların rahatlaması ancak Belediye yönetiminin çıkıp bu şerh konulan konularla ilgili açık aleni ve bütün hesapları bilgileri paylaşmasıyla mümkündür.
Bu şehrin insanı sessiz olabilir ancak, yapılanları da gayet açık biçimde sorgulayacak vicdana sahiptir.
Kırıkkale halkının vicdanı bu kez MHP’li Meclis yüesi Murat Tanır tarafından seslendirilmiştir.
Belediye yönetimi de aynı hassasiyeti gösteriyorsa, Türkiye’de bir başka örenği bulunmayan suç duyurusu yerine toplumu bilgilendirmeyi seçmeli…
Son söz Belediye Meclis üyelerine…
Meclisinizin mensubuna sahip çıkın. Partizanlık veya çıkarcılık yerine, HALKTAN ve HAKTAN yana tavır koyun.
Unutmayın en önemli mahkeme Kırıkkale insanının vicdanıdır…]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/06/suc-duyurusu-vicdanlarda-gecmez.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/06/suc-duyurusu-vicdanlarda-gecmez.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/06/suc-duyurusu-vicdanlarda-gecmez_t.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/06/suc-duyurusu-vicdanlarda-gecmez.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/suc-duyurusu-vicdanlarda-gecmez/6484/</link>
			<pubDate>Wed, 23 Jun 2021 16:47:27 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[BİRLİK BAŞKANI KİM OLACAK?]]></title>
			<description><![CDATA[Kırıkkale Esnaf Odaları Birliği Başkanı Süleyman Köstekli’nin vefat etmesi üzerine boşalan Esnaf Odaları Birliği Başkanlığına kimin seçileceği merak konusu oldu.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[KÖSTEKLİ SEVENLERİNİ ÜZDÜ
Kırıkkale Esnaf Odaları Birliği Başkanı Süleyman Köstekli’nin vefatı, Kırıkkale’de derin bir üzüntüye neden oldu. Kırıkkale ve Keskin’in sevilen eşraflarından olan ve Kırıkkale’nin adeta yaşayan hafızası konumunda bulunan Süleyman Köstekli’nin vefatı ile Köstekli’nin uzun yıllar başkanlığını yaptığı Kırıkkale Esnaf Odaları Birliği Başkanlığı görevi boşaldı. Yeni Başkan seçimi için gözler odalar birliğine dönerken, yeni başkanın kim olacağı konusu merak konusu oldu.
5 ÜYE YENİ BAŞKANI SEÇECEK
Ayrıntı Gazetesi olarak seçim takvimi ile ilgili araştırma yaparak yeni başkanın nasıl seçileceğini ve hangi ismin öne çıktığını sizler için uyarladık. Bilindiği üzere Esnaf Odaları Birliği Başkanı, seçilmiş oda başkanlarının oy kullanarak seçtiği üyelerin kendi aralarında yaptığı seçimle belirleniyor. Yeni odalar birliği başkanını da oda başkanları değil, daha önce Süleyman Köstekli ile birlikte seçilen üyeler tarafından seçilecek. Köstekli ile birlikte, Adem Yurttan, Adnan Çatalok, Behzat Yerlikaya ve İshak Gençer üye olarak seçilmişlerdi. Süleyman Köstekli’nin vefatı üzerine, eksilen üyelere yedek 1. Sıradaki isim olan Yurtalan Eroğlu üyelere dahil olacak. Yeni oluşan 5 kişilik üyeler kendi aralarında yeni başkanı seçecekler.
İBRE YERLİKAYA’DAN YANA
Kırıkkale Esnaf Odaları Birliği Başkanlığı için şuana kadar hiçbir isim adaylık açıklamasında bulunmazken Behzat Yerlikaya’nın yeni başkan olabileceği kulislerde konuşuluyor. Üyeler arasında 2 adayın çıkmasının beklenmediği, fikir birliğine varılarak tek aday altında ortak hareket edileceği kulislerde konuşuluyor. Bu ismin ise Behzat Yerlikaya olacağı ifade ediliyor. Kulislerde konuşulanlara göre bütün üyeler bir araya gelip Behzat Yerlikaya’yı aday çıkartıp, tek aday olan Yerlikaya’yı yeni Esnaf Odaları Birliği Başkanı seçecekleri ifade ediliyor.
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/birlik-baskani-kim-olacak.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/birlik-baskani-kim-olacak.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/birlik-baskani-kim-olacak_t.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/birlik-baskani-kim-olacak.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/birlik-baskani-kim-olacak/6449/</link>
			<pubDate>Wed, 12 May 2021 23:08:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ÇITAYI YÜKSELTEN VALİ; YUNUS SEZER]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Kırıkkale il olduktan sonra 17 Ağustos 1989’da ilk kez vali ile tanıştı. O tarihten bu yana 9 tane Valimiz, memleketimize hizmet etti. 9. Valimiz Yunus Sezer ise henüz görevinin başındayken, Kırıkkale tarihine adını altın harflerle yazmakla kalmadı, bundan sonra şehrimizde görev alacak Valilerimiz içinde çıtayı hayli yükseklere taşıdı.

Amacımız eski Valilerimi kötülemek veya hizmetlerini beğenmemek değil ancak Sayın Yunus Sezer’e kadar Kırıkkale halkının Vali anlayışı farklıydı. Bu zamana kadar gördüklerimizden olsa gerek Vali profilimiz; devlet törenlerinde yer alan, protokolde boy gösteren, şehirde çok çok büyük bir olay olunca Devlet ağırlığını gösteren kişilerdi. Ancak Sayın Valimizin göreve başlamasıyla birlikte bütün bunların yanı sıra geleceğe yönelik yatırımlar yapan, sportif ve kültürel faaliyetlerde bulunan, projeler ortaya koyan ve hayata geçmesi için çalışan, sahada projelerinin takibini an be an takip eden, turizm odaklı yatırımlar yaparak Orta Anadolu’da bir turizm kenti inşa etmeye çalışan, tarımsal faaliyetlerde ürün çeşitliliğini artırmak üzere girişimlerde bulunan, şehrin sorunları ile bire bir ilgilenen bir vali profili oluştu kafamızda. Şehirde ki uyuşturucu batağındaki gencimizden, mağdur vatandaşımıza, çiftçi amcamıza herkesin derdiyle dertlenen, işi için kaygı taşıyan bir Valiye sahibiz.

Böyle bir Valiye sahip olmak Kırıkkale adına çok büyük bir şans. Çünkü hem bugün hayata geçen yatırımlar Kırıkkale’ye katma değer sağlarken, hem de sonraki gelecek Valilerimizin kıyaslanacağı kişi hep Sayın Valimiz Yunus Sezer olacak. Halkın beklentileri yükseldikçe gelecek valilerimizin de verecekleri elbette yükselecektir. Buda yalnızca günümüz adına değil gelecek adına da Sayın Valimiz Yunus Sezer’in şehrimize verdiği katkıları katlayarak çoğaltacaktır.
Geçtiğimiz günlerde fetöcü bir yayın organı tarafından Sayın Valimize çirkin saldırılar olmuş Ayrıntı Gazetesi olarak bir yorum haberle bu saldırıları kınamıştık. Yorum haberimiz şehirde büyük bir yankı uyandırmış, sosyal medyada Kırıkkaleli hemşerilerimiz Valimize kalkan olurken, fetöye karşıda duruşunu bir kez daha göstermişti. Her ne kadar bazı yerel medya organları kendilerine de saldıran bu fetöcüye karşı nedendir bilinmez(!) sessiz kalmayı tercih etse de ilimizin en eski ve köklü gazeteleri, bazı internet medya organları devletimizden yanında, terörün karşısında duruşunu ortaya koymuş ve şehrimiz adına bu  kadar hayırlı işlere imza atan valimize karşı bir fetöcünün kara propagandası karşısında dim dik durmuşlardır. Yine MKE Kırıkkalespor Kulübü Başkanı Fikret Karabudak Stadının adını Yunus Sezer Stadı olarak değiştirdiklerini açıklamış, Kırıkkalespor taraftarları ilk andan itibaren fetö yayın organına karşı tavrını net bir şekilde ortaya koymuştur. Bir kez daha gördük ki ilimiz spor camiası, bürokrasiden, siyasetten ve diğer sivil toplum kuruluşlarından çok daha hareketli ve hararetli şekilde Kırıkkale’den yana tavır koyarak, Kırıkkale için ne kadar önemli olduklarını göstermişlerdir. Bu duruşun siyasi oluşumlara, siyasetçilere, diğer sivil toplum örgütlerine de örnek olmasını diliyoruz.

Geldiğimiz noktada bir takım siyasilerin fetö siciline rağmen bu fetöcüye onca iş verip kaynak oluşturduğunu görüyoruz. Yine bütün siyasetçilerin bu olaylar karşısında sessiz kaldığına şahit oluyoruz. Özellikle hükümet kanadını oluşturan Cumhur İttifakının seçilmişlerinin ve siyasetçilerinin bir fetöcünün, devletin valisine karşı tehditleri karşısında sessizliklerine anlam veremiyoruz. 5 dönem milletvekilliği yapan ve Ak Parti sayesinde mükemmel bir kariyere sahip olan, artık bilgi, birikim ve tecrübeleri nedeniyle şehirde abi sıfatında olması gereken ve bu tür girişimlere anında reaksiyon göstermesi gereken Ak Parti Milletvekili her zaman ki gibi sessiz kaldığını izliyoruz. Ak Parti’den aday olarak seçilen il ve ilçe belediye başkanlarının Cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen ve yaptığı hizmetlerle hem seçim bölgelerini kalkındıran hem de Ak Parti iktidarının hanesine artılar kazandıran Valimizi tehditlerine karşı sessiz kaldıklarını görüyoruz. Göreve atandığı ilk günden bu yana sık sık basın açıklamalarına ve diğer partilere karşı sataşmalarına şahit olduğumuz Sayın İl Başkanlığının bu olaylardan haberdar olmadığını düşünüyoruz. Çok değil bir  buçuk ay sonra 15 Temmuz’un yıl dönümünde sosyal medya hesaplarından klavyenin verdiği rahatlıkla fetöye karşı her türlü kahramanlık sözlerini paylaşacak siyasetçilerin bu kadar açık bir saldırı karşısında sessiz kalmalarını neye bağlamalıyız?
Fetönün en güçlü olduğu dönemlerde fetö ile onca sorun yaşayan bir medya organı olarak ifade etmek isteriz ki, yaşanan son olaylar fetö ile mücadele hususunda bizleri endişeye sevk etmiştir. 2010 yılında Ayrıntı Gazetesi olarak fetöyü AB Kan gurubuna benzetmiş ve herkesten alır, kimseye vermez olarak nitelendirmiştik. Bu yazımız o dönem büyük yankı uyandırmış gazetemiz birçok tehdit ve saldırıya maruz kalmıştı. Vergi cezaları, ticari işlemlerimizde zorluklar, can ve mal güvenliğimiz üzerinden savrulan tehditlere karşı dim dik duran Gazetemiz, bu konu üzerinde birkaç yazıdan oluşan bir yazı dizisi kaleme almış ve fetönün bütün alçak yüzünü ortaya sermişti.

Geldiğimiz bu noktada fetönün uyuyan hücrelerini kısım kısım uyandırdığına tanık oluyor ve maalesef bunu gazeteci görünümlü fetö mensupları üzerinden hayata geçirdiklerine tanık oluyoruz. Evvela yurt dışına kaçan gazeteci görünümlü teröristlerin youtube gibi digital platformlardan yayın yaptıklarına, bu yayınlarda sürekli bir kaos ortamı arayışında olduklarına, devletin işleyen çarklarına çomak sokulmaya çalıştıklarına tanık olduk. Daha sonra gözümüzün önünde “mahrem imam” sıfatıyla gözaltına alınıp, “itirafçı” olduğu gerekçesiyle serbest bırakılan ve gazeteci görünümü ile yine dijital platformlarda yayın yapan bir kişinin tıpkı yurt dışına kaçan teröristler gibi davrandığına tanık olduk. Bu fetöcünün yayın organı incelendiğinde birçok konuda provakasyon amacı taşıdığı, devletin sevilen memurları, bürokratları ve siyasetçilerine karşı bir kara propaganda arayışına girdiği, bu davranışlarını gizlemek adına dini ve milli duyguları kullandığı çok net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Ayrıca Kırıkkale isminin marka değeri üzerinden sosyal medya hesapları kurduklarına, bu hesaplar üzerinden yayın politikalarını geniş kitlelere yayma gayretinde olduklarını ve bütün bunları büyük bir sistem üzerinden sinsi sinsi hayata geçirdiklerine tanık oluyoruz. Bu yayın organlarının ulaştığı kitleler büyüdükçe cesaretlerinin de arttığı, niyetlerini daha açık bir şekilde dile getirdikleri apaçık ortadadır.
Devletimizin bu konuda hassas davranmadığını görüyor ve ülkemiz adına endişeleniyoruz. Daha dün fetö mahrem imamı olarak gözaltına alınan ve itirafçı olarak dışarıya çıkan bir kişinin onca provakasyon denemeleri, kara propaganda çalışmalarını görmezden gelirken bardağı taşıran son damla olan devletin valisini tehdit etme cüreti karşısında da Devletimizin hassas organlarının harekete geçmemesini şaşkınlıkla takip ediyoruz.

Fetö ve fetöcülerle mücadele metotlarının güncellenmesi gerektiğine inanıyor, özellikle itirafçı olan veya delil yetersizliği gibi sebeplerle dışarıda olan fetö menşeili kişilerin çalışmalarının profesyonel kadrolar tarafından takip edilmesi gerektiğini savunuyoruz. Üstelik medya organı olarak suçüstü yaptığımız ve bir şehri uyardığımıza inandığımız yorum haberden sonra da bu sabıkalı fetöcünün tıpkı valimizi tehdit ettiği gibi bizleri de “kılıç kınından çıktı” gibi ifadelerle tehdit etme gafletini görüyor ve yayınlarımız açık bir suç duyurusu niteliği taşımasına karşın hiçbir devlet organının konuya müdahale etmediğini görüyoruz. Medya organı olarak bu fetöcüler karşısında duruşumuz ne 15 Temmuz’da değişmiştir ne de devletimizin tanıdığı tarih olan 17-25’de değişiklik göstermiştir. Bizim fetöye karşı duruşumuz bu örgütü ilk tanıdığımız günden bu yana aynı kalmış ve bu oluşumun bir terör örgütü olduğunu on yıllarca savunmuşuzdur. Bu örgütün ve örgüt elemanlarının gazetemize karşı tehditleri karşısında elbette huzursuz olacak değiliz, zira en güçlü oldukları dönemlerde çok daha ağır tehditleri ile karşılaşmış ve istifimizi dahi bozmamıştık. Ancak bu fetöcülerin devletimize karşı tehditkâr tavırları karşısında endişelenmemiz ülkemizin bir daha 15 Temmuz gibi karanlık bir gece yaşamaması adınadır. 
Bu vesile ile bir kez daha devletimizin bütün hassas organlarını göreve davet ediyor, gaflete kapılmış fetöcüye karşı aleme ibret adına hukuk ve kanunlar çerçevesinde işlem yapılmasını bekliyoruz.
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/citayi-yukselten-vali-yunus-sezer.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/citayi-yukselten-vali-yunus-sezer.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/citayi-yukselten-vali-yunus-sezer_t.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/citayi-yukselten-vali-yunus-sezer.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/citayi-yukselten-vali-yunus-sezer/6446/</link>
			<pubDate>Thu, 06 May 2021 23:13:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[FETÖNÜN HEDEFİNDE Kİ ADAM: YUNUS SEZER]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[17 – 25 Aralık darbe girişiminin üzerinden 8 sene geçti, 15 Temmuz hain darbe girişimin üzerinden de 5 yıl geçti. Geçen bu süreçte devletimiz FETÖ yapılanmaları ile kimi zaman inine girerek, kimi zamanda gecikerek mücadele etti. Aradan geçen zamana baktığımızda FETÖ’cülerin aynı çizgide durduklarını, aynı eylemlerine devam ettiklerini büyük bir üzüntü ile izliyoruz.

Ayrıntı Gazetesi olarak FETÖ’nün devletin her kademesine sızdığı ve en güçlü olduğu dönemde dahi bu hain terör örgütü ile mücadele geçmişimiz bulunmaktadır. Bu hain örgütün her türlü kara propagandası ile mücadele etmiş, her türlü tehditlerine karşı dim dik durmuş bir yayın organı olarak, ifşa olduktan sonra dahi aynı örgütün, aynı elemanları üzerinden aynı eylemleri yaptıklarını görmek bizleri gelecek adına endişelendirmektedir.

FETÖ’nün kirli tarihini araştırdığımız da devletimizin sinir uçlarında, kritik noktalarında ki kişileri örgütleri tarafına çekmeyi amaçladıklarını, başaramadıklarında ise karalama kampanyaları ile yerinden edip, yerine kendi teröristlerini yerleştirdiklerini görüyoruz. Yine halkımız tarafından sevilen, benimsenen, devlet ile vatandaş arasında başarılı bir köprü kuran devlet adamlarını her fırsatta iftiralarla, yalanlarla, yanlışlarla, kara propagandalarla halkın gözünden düşürüp, devletimizin başarılı devlet adamları listesinden düşürdüklerine tanık oluyoruz. FETÖ gibi PKK gibi terör örgütlerinin en büyük korkusu vatandaşı ile devletin barışık olmasıdır. Bu sebepledir ki vatandaş tarafından sevilen, sayılan, saygı duyulan ve güvenilen bürokratlar tarih boyunca terör örgütlerinin bir numaralı hedefleri olarak göze çarpmaktadır. Hizbullah Terör Örgütünün, Gaffar Okkan’ı Şehit etmesi, bu olaya verilecek en net örnektir…

Evet, 17-25 girişimlerinin üzerinden 8 sene, 15 Temmuz hain darbe giriminin üzerinden 5 yıl geçti ki, FETÖ aynı çizgisinde, aynı elemanları ile aynı eylemlerine devam etmekte. Maalesef gerek kamuoyu ve gerekse kamu görevlileri de bu hain saldırılara karşı adeta kulak kısmakta ve hatta FETÖ’nün oyunlarına gelmekte…
Son birkaç gündür Kırıkkale, hiç birimizin istemeyeceği şekilde gündem olmakta. Kırıkkale Valiliği önünde yaşanan skandal önce Kırıkkale gündeminde sonra da ülke gündeminde yerini aldı.  Öncelikle Ayrıntı Gazetesi olarak bu olayın gerçek bir skandal olduğunu ifade edip, kaosa sebebiyet veren memurların gerekli hukuki yaptırımlara maruz kalacağından hiç şüphemiz olmadığı belirtmek isteriz. Ayrıntı Gazetesi olarak tavrımız bu olayı savunmak değil, bir veya birkaç memurun işbilmezliklerinden doğan hatanın Kırıkkale Valisine mal edilmeye çalışılmasına karşı bir duruş sergilemektir.

Evvela, bütün Kırıkkale tanık olduk ki, Kırıkkale Valimiz Sayın Yunus Sezer hem şehrimizin gelişimi adına mükemmel yatırımlara imza atmış hem de sosyal yardımlaşma konusunda bu zamana kadar tanık olmadığımız çalışmalar yapmış, kaliteli bir devlet adamıdır. Üstelik yaptığı hiçbir çalışmayı şov amaçlı kullanmayıp, övgüler aldığında ise mahcup olacak kadar mütevazı bir kişiliğe sahiptir. Böyle bir Devlet Adamının Kırıkkale’de olması, Kırıkkale’miz adına büyük bir şans, FETÖ gibi yapılanmalar adına adeta bir buhrandır. Oba Köy, Dinek Dağı Safari Parkı, Çeşnigir Kanyonu, Dinek Yöresel Ürünleri gibi yatırımların hepsini bir kenara bırakalım, Huzur Köy adını verdiği ve uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaya çalışan kişileri rehabilite ettiği için sadece bunun için Kırıkkale’ye büstü dikilmesi gereken bir adamdır, Yunus Sezer.

Bugün birkaç iş bilmez memurun sebebiyet verdiği çirkin görüntüleri, fetöcü olduğu devlet kayıtlarında sabit olan ve sırf itirafçı olduğu için dışarıda oksijen tüketen bir kişinin medya organı aracılığı ile gündeme getirip, bu görüntüler üzerinden Sayın Valimizi hedef tahtasına koymaları, aymazca, hayasızca tehdit etmeleri kabul edilebilir bir durum değildir. Kanımıza dokunan Bir FETÖ’cünün bu kadar cesur olması değil vatandaşlarımızın, medyamızın ve devlet görevlilerimizin en az onun kadar cesur olmamasıdır. 
FETÖ’cülük kariyerine ŞEREF NİŞANESİ olarak, bildiri niteliğinde bir haber yayınlayan, yayınladığı yazıda inanılması güç bir şekilde Kırıkkale Yerel Medyasına, Kırıkkale Valisine, Türkiye Cumhuriyetine tehditler savuran bu şahsın dışarıda aldığı oksijen haramken, nemalandığı bütün odaklar incelenmeli ve FETÖ’nün inine girilmelidir.  Bildirisinde “bir sonraki adımımızdan haberiniz yok” diyerek adeta, Zaman gazetesinin çirkin manşetlerini hatırlatan, siren sesli reklamlarını hatırlatan bu FETÖ’cüye karşı, 2 yıldır yaptıkları eylemlere rağmen hiçbir yaptırım uygulanmaması FETÖ ile verilen mücadeleye leke sürmekte, 15 Temmuz Şehitlerinin kemiklerini sızlatmaktadır.

Daha evvelki yayınları incelendiği takdirde daima bir kaos ortamı arayışında olduğu aşikar olan ve devletin sevilen bürokratlarına karşı intikam hissiyle saldırgan tavırları ortada olan ve 15 Temmuz Darbesinden sonra Mahrem İmam olduğu iddiasıyla göz altına alınıp, itirafçı olduğu gerekçesiyle serbest bırakılan, ancak itirafçılığına rağmen pişman olmadığı yayınladığı her haberde belli olan ve FETÖ’nün propagandasını yaparak halen FETÖ eylemleri yaptığı bariz bir şekilde ortada olan gazeteci kisvesine bürünmüş fetöcünün biran önce layığını bulmasını dilemek, daima devletinin yanında olan ve daima her türlü terör odaklarının karşısında duran Ayrıntı Gazetesinin de onun gibi düşünenlerinde en büyük hakkıdır.

Yüce Türk Milletinin FETÖ’nün karalama kampanyalarına düşmeyeceğine olan inancımızla ve Yüce Türk Devletinin 15 Temmuz’da varoluş mücadelesi verdiği bu teröristlere meydan bırakmayacağına olan güvenimiz tamdır. Kırıkkale Yerel Medyasına da önerimiz bu kirli medya organı karşısında eğilmeden dim dik durmalarıdır…

Yorum – Haberimize karşı yapılacak her türlü açıklamaya karşı, her türlü belge ile karşılık vereceğimizin bilinmesini ister, bütün sorumluların bir FETÖcü karşısında sinmeden mücadele etmesini bekleriz!
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/fetonun-hedefinde-ki-adam-yunus-sezer_1.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/fetonun-hedefinde-ki-adam-yunus-sezer_1.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/fetonun-hedefinde-ki-adam-yunus-sezer_t_1.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/05/fetonun-hedefinde-ki-adam-yunus-sezer_1.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/fetonun-hedefinde-ki-adam-yunus-sezer/6443/</link>
			<pubDate>Sun, 02 May 2021 22:52:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[AYRINTI  GÜÇLENİYOR]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[AYRINTI KADROSU GÜÇLENİYOR
Kırıkkale'nin medyada ki öncüsü Ayrıntı Gazetesi kadrosunu güçlendirmeye devam ediyor.
Kurulduğu günden bu yana getirdiği yeniliklerde Kırıkkale'de medyanın öncüsü olan Ayrıntı Gazetesi kadrosunu güçlendirmeye devam ediyor. Haberin içerisindeki en ince ayrıntıları ortaya çıkararak gazeteciliğin gereğini yerine getiren ve 19 yıldır Kırıkkale'nin haber kaynağı olan Ayrıntı Gazetesi güçlü kadrosuna bir isim daha kattı. Ulusal Medyada önemli bir konuma sahip olan Haber Türk Gazetesi köşe yazarlarından Prof. Dr. Kürşat Zorlu artık Ayrıntı Gazetesinde okurları ile buluşacak. Ulusal yayında yazdığı yazılar ile pek çok kez ülke gündemini belirleyen Zorlu, Kırıkkale medyasına farklı bir bakış açısı katacak. Gündemin içerisinde ki ayrıntıları kendine has yorumları ile okurlarına iletecek olan Prof. Dr. Kürşat Zorlu'ya Ayrıntı ailesine hoş geldin diyor, yazılarının okurlarımız ile buluşacağı günü sabırsızlıkla bekliyoruz.

PROF. DR. KÜRŞAT ZORLU KİMDİR?
1977'de Yozgat'ın Yerköy ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Yerköy'de tamamladı. 1998 yılında Selçuk Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. Aynı dalda yüksek lisans yaptı.

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/ayrinti-kadrosu-gucleniyor_1.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/ayrinti-kadrosu-gucleniyor_1.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/ayrinti-kadrosu-gucleniyor_t_1.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/ayrinti-kadrosu-gucleniyor_1.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/ayrinti-gucleniyor/6424/</link>
			<pubDate>Wed, 14 Apr 2021 21:52:04 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[CAN VE KAPLAN'A BİR SORU KABİL'İN YOLLARINI KİM YAPTI?]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/can-ve-kaplan-a-bir-soru-kabil-in-yollarini-kim-yapti.png</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/can-ve-kaplan-a-bir-soru-kabil-in-yollarini-kim-yapti.png" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/can-ve-kaplan-a-bir-soru-kabil-in-yollarini-kim-yapti_t.png"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/04/can-ve-kaplan-a-bir-soru-kabil-in-yollarini-kim-yapti.png" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/can-ve-kaplan-a-bir-soru-kabil-in-yollarini-kim-yapti/6411/</link>
			<pubDate>Mon, 05 Apr 2021 10:32:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Stk'lar sorumluluk almıyor]]></title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bir toplumun dinamiğini oluşturan en temel yapı sivil toplum örgütleridir. Bu örgütlenmeler temsil ettikleri kesimlerin ihtiyaçlarını, çözüm bekleyen konularını, çare aranan darlıklarını dile getirme ve ilgilisine-yetkilisine ulaştırma, aracı olma görevini yapmaları için oluşturulmuş yapılardır

Bunlarda kendini içine kapatırsa, toplumla buluşmak yerine sadece birer tabela ve unvan yeri olurlar.

Kırıkkale’de sivil toplum örgütleri ve yarı resmi yapılanmaların demeç vermek, açıklama yapmak dışında şehrin yöneticilerini kendi temsil kitlelerinin sorunlarını aktarma veya istişare maksadıyla buluşmalarını gören oldu mu?

Mesela;

Emeklilerin yaşadıklarını sorunları veya zorlukları iletmek için, milletvekillerini tek tek konuk ederek onlara bunları ileten bir Emekliler Cemiyeti toplantısı duydunuz mu?

Ve ya;

Pandemi sürecinde büyük sıkıntılar çeken, içinden çıkılamayacak derecede zorluklara sürüklenen esnafların yaşamlarını kolaylaştırmak ve bu zor günlerinde yaşadıklarını biraz olsun hafifletebilmek için başta belediye başkanı olmak üzere, şehrin seçilmiş ve atanmış yöneticilerini birlik binasına davet ederek oda başkanları ve yönetimi ile istişarede bulunan Esnaf ve Sanatkârlar Birlik’i toplantısı duydunuz mu?

Ve ya;

Özel okulların yaşadıkları zorlukların yanı sıra, kapalı oldukları dönemlerin sıkıntıları ile boğuşmalarını dile getiren bir eğitim sendikasından haberdar oldunuz mu?

Ve ya;

Çiftçinin tarım alanında yaşadığı fiyat dalgalanmaları nedeniyle maruz kaldığı zorulğu dile getiren birini duydunuz mu? Milletvekilleri ve vali ile istişare edebilmek için üye ve yönetimleri huzurunda bu makamda bulunanları ağırlayarak “Bizim sorunlarımız bunlar” diye ortaya çıkan bir Ticaret Borsası’na şahit oldunuz mu?

Ve ya;

Şehrin en önemli yarı resmi yapılanması Ticaret ve Sanayi Odası’nın iktidar temsilcileri başta olmak üzere, muhalefetiyle birlikte bir toplantı düzenleyerek en azından Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Üyeleri huzurunda sorunlarını aktardıkları ve taleplerini dile getirdikleri bir şeyi gördünüz veya duydunuz mu?

 

Ve ya;

Sağlıktan, eğitime, din görevlilerinden, belediye çalışanlarına kadar birçok alanda yapılanmalar gerçekleştirmiş isimleri koca koca olan ve gittikleri ortamda “ben sendikayım” diyenlerin temsil ettikleri kesimin sorunlarını dile getirirken veya taleplerini ortaya koyarken sesini duyanınız oldu mu?

 

Burun mu kıvırdınız?

Hatırlamadınız mı?

Çok zorlamayın hatırlayamayacaksınız da…

 

Her zaman eleştirdiğimiz siyasetçiler gibi, onlarda kuruldukları koltukların sıcaklıklarına gömülüp kayboldular bu süreçte.

 

Şehrin buluşmalarının yapılmadığı yerlerde, şehir kaderine terkedilmiş demektir. Şehirde iki gazeteciler cemiyeti bulunmasına rağmen, cemiyetlerin öncülüğünde gerçekleştirilmesi gereken hamleyi internet gazetecisi hayata geçiriyor.

Bugün bu şehirde en azından yorumlarını düşüncelerini aktarmaları ve toplumun bizlere ilettiği sorunların muhataplarına ulaştırılması için internet medyasında yer alan gazeteciler “Kırıkkale buluşmaları” adı verdikleri toplantılar gerçekleştiriyor.

Bunun benzeri toplantıları bu sivil toplum örgütleri de yapabilir, yapmalı…

Bu şehrin birbiriyle konuşamayan gerek sivil toplum örgütleri gerekse seçilmiş ve atanmış yöneticileri şehre büyük kayıp yaşatıyor.

Herkesi kendi kaderine terk ederek, sorunları görmezden gelerek, umursamayarak, umursanmayarak gidilecek yer sadece karanlıktır..

Bu şehir karanlığa sürükleniyor haberiniz olsun]]></content:encoded>
		    <image>https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/03/stk-lar-sorumluluk-almiyor.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/03/stk-lar-sorumluluk-almiyor.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/03/stk-lar-sorumluluk-almiyor_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.ayrintigazete.com/images/haberler/2021/03/stk-lar-sorumluluk-almiyor.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.ayrintigazete.com/stk-lar-sorumluluk-almiyor/6379/</link>
			<pubDate>Sun, 14 Mar 2021 13:29:02 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>