<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
  <channel>
<title>Kırıkkale Haberleri | Son Dakika Kırıkkale Haber – Ayrıntı Gazetesi</title>
<link>https://www.ayrintigazete.com</link>
<description>Kırıkkale son dakika haberleri, güncel gelişmeler, asayiş, siyaset, spor ve ekonomi haberleri Ayrıntı Gazetesi&#39;nde. Tarafsız ve hızlı haber.
</description>
<language>tr</language>
<copyright>https://www.ayrintigazete.com</copyright>
<image>
<title>https://www.ayrintigazete.com</title>
<url>https://www.ayrintigazete.com/images/genel/346543212.png
</url>
<link>https://www.ayrintigazete.com</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>BU KADAR VEFASIZ OLMAYALIM!</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kırıkkale siyasetinde ve ülke siyasetinde etkili olmuş birçok Kırıkkaleli ismi saymak mümkündür. Şehrimize hizmet etmek için gecesini gündüzüne katmış bu siyasetçilerin kimileri, ne yazık ki en verimli çağlarında doğal sebeplerle ya da kaza, cinayet gibi elim durumlarla aramızdan ayrılmışlardır. Rabbim hepsinin de mekânlarını cennet eylesin.</p>

<p>Yıllarca şehrimize hizmet eden bu birbirinden değerli siyasetçilerimizin kimilerinin isimlerini bile bilmeyiz. Oysa Kırıkkale’mize hizmet etmek için kim bilir ne zorluklarla mücadele etmişlerdi! Peki, ya hayatta olanlara karşı yeterince vefalı mıyız? Yoksa onları da aramızdan ayrılanlar gibi bir yerlere defnettik de unuttuk mu?</p>

<p>Hatta bir kademe daha üstünü sorayım, Kırıkkale’ye hizmet için, ilk defa 2018’de milletvekili olarak seçildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Kırıkkale adını her gün bir ders gibi öğreten, uzun yıllar görev aldığı partisindeki makam katını adeta “Kırıkkaleliler Katı” hâline getiren, Kırıkkaleli binlerce gencin devlet kurumlarında işçi, memur, şef, müdür olarak rızkına vesile olan, hatta hâkim, savcı, kaymakam gibi önemli görevler almaları için her türlü çabayı gösteren bir milletvekiline ne kadar vefa gösteriyoruz acaba?</p>

<p>Öyle bir milletvekili düşünün ki, Kırıkkale’deki birçok garibana, birçok engelliye maddi ve manevi olarak elini uzatmış, evlerinin günlük ihtiyacından mobilyalarına, akülü araçlarından hastane işlerine kadar destek olmuş, hatta evi olmayanları, evi yananları, evi yıkılanları da dayalı döşeli ev sahibi yapmış olsun…</p>

<p>Gece gündüz fark etmeksizin, hastanede postanede, yurt içinde yurt dışında, askerde cezaevinde ne kadar hemşehrisi varsa, onların ne şekilde dertleri varsa bir şekilde ilaç olmaya çalışmış olsun…</p>

<p>Siyasi işleri ya da programlı çalışmaları sebebiyle il dışında ya da yurt dışında olduğu zamanlarda bile Kırıkkalelilerin kendisine ulaşabilmesi için sosyal medya hesaplarından kendisinin ve danışmanlarının telefon numaralarını sık sık açık seçik ilan etsin… Dahası bunca işine rağmen bir tek telefon numarası sahibi olup onu da 7 gün 24 saat 365 gün açık tutup genç yaşlı, çoluk çocuk demeden herkesin telefonuna kaydettirsin ve kim ararsa arasın mutlaka cevap versin…</p>

<p>Kendi partisinden olsun olmasın, kendisinden destek isteyen tüm belediyeler için elinden geleni ardına koymasın… Kırıkkale’ye hizmet ve yatırım getirebilmek için her gün bir Bakan’ın kapısını aşındırsın…</p>

<p>Vekil olduğu günden beri Meclis Başkanlığı’na sunduğu her kanun teklifi ülke gündeminde ses getirsin… Ülkemizin kanayan yaralarına parmak bassın… Ülkemizde ne yazık ki dezavantajlı gruplar olarak görülen kadınlar, çocuklar, engelliler için, tüm toplumu ilgilendiren sorunlar için türlü kanun teklifleri ortaya koysun…</p>

<p>Ama yine de türlü vefasızlıklarla yıpratılmaya çalışılsın!</p>

<p>Yok arkadaş, bu kadar da olmaz!</p>

<p>Kimi anlattığımı eminim anlamışsınızdır.</p>

<p>Elbette Halil Öztürk’ten bahsediyorum.</p>

<p>Hani şu kafasının arkasında türlü hinlikleri ya da “farklı ajandaları” olmayan, tek derdi Kırıkkale ve Kırıkkaleli hemşehrileri olan, milletvekili olmadan önce bile Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezi’nin 13. katını hemşehrilerinin dertlerine tahsis eden, şimdi de TBMM’deki odasında ya da sık sık geldiği Kırıkkale’de herkesin derdine koşan, Kırıkkalelilerin “Halil Abisinden, Halil evladından, Halil yeğeninden, Halil kardeşinden, Halil amcasından…” bahsediyorum.</p>

<p>Onu gerçek manasıyla, gönül gözüyle tanıyanların, benim bu anlattıklarım karşısında “az bile anlatıyorsun, şu da bu da eksik kaldı…” çırpınışlarını duyabiliyorum. Ancak “vefasızlığı” kendisine huy edinenler, alışkanlık hâline getirenler, bir türlü hiçbir şeyden hoşnut olmayanlar, hep bir eksiklik arayanlar da dudak büzüp göz devirerek okuyorlardır bu yazdıklarımı.</p>

<p>Ben az yazdım, siz çok anlayın!</p>

<p>Anlayın da Halil Öztürk gibi bir milletvekilinin kıymetini o hayattayken, o Kırıkkale’mize ve ülkemize hizmet edecek yaşa, güce, sağlığa sahipken bilin!</p>

<p>Kaybettikten sonra kimlerin arkasından kimler “ah vah” ediyor, sokaklarda duyuyoruz.</p>

<p>Allah aşkına, bırakın şu bencilliği, kibri ve Halil Öztürk gibi bir değerin kıymetini bilin!</p>

<p>Meşhur Paşalı vardı Ziraat Bankası’nın önünde… Kırıkkale’mizin “en özellerindendi”. Gelip geçerken duyardım, “Akıllılar, akıllılar! Aklınıza mukayyet olun, cep telefonu gibi şarj olmuyor!” derdi.</p>

<p>Ben de Paşalı’dan ilham alarak diyorum ki, “Kırıkkaleliler, Kırıkkaleliler! Halil Öztürk’e mukayyet olun, böyle samimi bir siyasetçiyi, böyle becerikli, iş bitirici, tek derdi Kırıkkale olan milletvekilini her zaman bulamıyoruz!”</p>
]]></content:encoded>
<author>Yiğit Hakyemez</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/yigithakyemez/bu-kadar-vefasiz-olmayalim/231/</link>
<pubDate>Wed, 04 Dec 2024 17:38:16 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bir seçimin anotomisi</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kırıkkale seçim sonuçları beklendiği gibi iktidar partisinin büyük hezimetiyle sonuçlandı.  Kırıkkale’de vatandaş yapılan bütün kara propaganda çalışmalarına rağmen iyi tanıdığı genç evladı Ahmet Önal’ın yanında durdu. </p>

<p><br />
Bu seçim her partinin ders çıkarabileceği bir atmosferde gerçekleşti. İlk olarak galip taraftan başlayalım. CHP genel merkezinin gelecekte başarısını sürdürebilmesi için Kırıkkale yerel seçimini detaylı bir şekilde incelemesi gerekmektedir.  Genel kanı CHP’nin iç bölgelerde kazanamayacağına yöneliktir. Ancak Kırıkkale yerel seçimleri göstermiştir ki bu yörenin insanının siyasi okur yazarlığı kıyı bölgelerinden çok daha fazladır. Bu yüzden yerel seçimlerde şahıslar partilerinin önüne geçerek seçimi kazanabilmektedir. Bunun anlamı doğru ve başarılı bir adayla CHP, Kırıkkale’yi kazandığı gibi Konya veya diğer iç bölge şehirlerini kazanabilirken, CHP dışı bir parti İzmir’i kazanamaz. Bu yüzden, CHP’nin bu seçimi bir ders çalışır  gibi çalışması gerekmektedir. </p>

<p><br />
Ahmet Önal başkanımızı tebrik ederim. İstikrarlı bir şekilde kucaklayıcı, dostane ve iyi niyetli bir siyasetçi olmanın; temiz siyaset yapmanın ne demek olduğunu Kırıkkale’ye göstermiştir. İnsanlarla olan etkili iletişimi seçime yönelik bir aldatmaca olmadığına canlı şahit oldum. Kendisinin, adaylığından önce telefonla aradığımda günler sonra dahi olsa geri arayarak halimi hatrımı sorma davranışı bu kentin eski belediye başkanlarında asla göremeyeceği bir alçakgönüllülük ve kibarlık örneğidir. Seçim süreci boyunca kimi gruplar tarafından teröristlik veya hainlikle suçlanmaya maruz kalmıştır. Bunu yapan ve yaptıranlara sormak istiyorum: ‘Kırıkkale’nin sert suyunu içip buranın bulgurunu yiyen hangi delikanlının hain olduğunu gördünüz de Ahmet Önal’ın adını bu şekilde karalamaya kalkıyorsunuz? Mağlup  olmuş olsanız da umarım yüce Kırıkkale halkından özür dileyecek onurunuz vardır.’ . Ahmet Önal’ın bundan sonraki süreçte kenti ayağa kaldırmak için büyük çaba harcaması lazımdır. Çünkü çok net bir ifade ile bir enkaz devralmıştır.  Açıkça kendisine iletirim ki; yönetimi boyunca Kırıkkale’ye yapacağı hizmetlerde kalemim yanında, yapacağı hatalarda kalemim karşısında olacaktır.</p>

<p><br />
Gel gelelim mağluplara… Bir zamanlar tüm milletvekili kontenjanını alabilen AKP önce 2 milletvekiline son 2 seçimde ise 1 milletvekiline düşmüş. Belediye seçimlerinde ise mağlup Parti olmayı başarmıştır. Bu bilinmelidir ki AKP  içerisinde Kırıkkale halkının sevdiği sadece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kalmıştır.  AKP il yönetimi ve Engin Pehlivanlı, Saygılı’nın adaylığı durumunda yaşanacak mağlubiyeti genel merkeze iletmiş olsa da parti içindeki ileri gelen başka isimler bu hezimeti partiye yaşatmakta kararlı durmuş ve şuanki sonuçlara ön ayak olmuştur. Genel merkez,  Mehmet Saygılı’yı aday göstermek yerine Mehmet Saygılı’nın mağazasındaki vitrinlerde bulunan plastik mankenleri aday gösterseydi AKP çok daha fazla oy alabilirdi. Bu konuya ufakça değinmiş olup bu konudaki detaylı analiz için babam Mustafa Erdal’ın gelecek hafta yayınlayacağı köşe yazısını okumanızı tavsiye ederim. Yine de belirtmem lazım ki Mehmet Saygılı’nın adaylığı için AKP rozetini ortaya koyan önemli AKP ileri gelenlerinin merkez yönetimine yapacakları açıklamayı görmek isterdim. </p>

<p><br />
Sonuç olarak Kırıkkale halkı bu yerel seçimde kibir ile hoşgörü arasından doğru olanı  tercih ederek Kırıkkale kaderini belki de kalıcı olarak değiştirmiştir. Gelecek hafta yazacağım köşe yazımda Kırıkkale sorunlarına değinmeye devam edeceğim.  </p>
]]></content:encoded>
<author>Fuat Alp Erdal</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/fuat-alp-erdal/bir-secimin-anatomisi/230/</link>
<pubDate>Wed, 03 Apr 2024 14:14:58 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Eksik Şehir</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><br />
Adettendir, ilk yazısında yazar kendinden bahseder. Zaten okurlar da karşısında konuşan kişinin hayatını bilmek ister ki donanımını anlayabilsin. Ben 23 yaşında ömrünün neredeyse tamamını Kırıkkale’de geçirmiş bir hemşerinizim. Babam Mustafa Erdal’dan alışkanlık olacak ki kendimi en iyi ifade edebildiğim yer her zaman elime kalemi aldığım anlar olmuştur. Üniversiteye gitmeden önce  Kırıkkale’ye karşı bir soğukluğum vardı. Bir an önce büyük bir şehre yerleşip hayatımın bu noktasını unutma hayalleri içerisindeydim. Bu yüzden kendimi derslerime verdim ve düzenli ders çalıştım. Belediye başkanımız sağolsun güzel şehrimizi sosyal aktivitelerden, eğlencelerden o kadar uzak bir hale sokmuş ki bu şehirde yapılabilecek tek şey ders çalışıp  bu şehirden kaçma hayalleri kurmaktır. Ancak üniversiteye geçince anladım ki ben bu  şehri özlüyordum. Ne zaman ailemi ziyarete gelsem, şehrimin ayaz kaplı sokaklarında dolaşsam içimi bir huzur kaplıyordu. Ne zaman Kırıkkale’den ayrılma vaktim gelse yüreğim sıkışmaya başlıyordu. Böylelikle ben bu şehri sevdiğimi fark ettim. Ben bu şehrin sokaklarını, insanlarını seviyordum ancak neydi beni bu şehirden soğutan? Bunu düşünmeye başladım ve gördüm ki; yetersizlik… Kırıkkale hizmeti alamayan ve geçen her yılda diğer şehirlerin gerisine düşen bir şehir olmakta. Bundan tek rahatsız olanın ben olmadığını da fark ettim. Kırıkkale gençliği gerek iş gerekse eğitim için Kırıkkale’yi bırakıp gitmekte ve benim yaşadığım hikayeyi bir döngü içerisinde yaşamakta. Bu döngüden rahatsızlığımı kendi kendime söylenip duramazdım ve elime kalemimi aldım. Bir şekilde Kırıkkale gençliğinin Kırıkkale’nin iyiliği için neler istediğini duyurmalıydım. Bana bu fırsatı sayın İsmail Ünal amcam verdi. Kendisine bu desteği için teşekkür ederim.</p>

<p><br />
Yukarda söylendiği gibi Kırıkkale hizmet almakta zorlanan bir şehir. Bu durum Kırıkkale’yi diğer şehirlerin gerisine itmekte. Nedir bu hizmet eksikliklerinin sonuçları peki? İlk başta istihdam eksikliği gelmektedir. Bu şehir bir sanayi şehri olarak kurulmuştur. Dedelerimiz ve babalarımız Makine Kimya Endüstrisi kurumunun fabrikalarında bu ülke için en güzel silahları üretirken benim kuşağım ve benden yaşça büyük abilerim o fabrikalarda iş bulamayıp o silahlarla ülkenin çeşitli yerlerinde namlunun ucunda şehit düşmüştür. Bir nesil silah üretirken, diğer nesil o silahı kullanmıştır. Hep söyleriz Kırıkkaleliler olarak: ‘’Pkk’ya en fazla şehit veren şehir biziz’’. Elbette şehitlikten büyük makam yoktur dünyada ancak şairin de dediği gibi; ‘’Vatan için ölüm de vardır ama borcun yaşamaktır.’’. Bu gençlerimiz doğduğu toprakta iş bulabilseydi, doğduğu toprakta doyabilseydi şuan aramızda olabilirdi. Gençlerimiz Kırıkkale’nin yaman istihdam sorunundan kendini kurtarmak için, kısa yoldan bir düzen inşası için canlarını feda etmekten geri durmamakta. Bu konuda şehrimize sermaye çekerek istihdam oluşturma açısından belediye’ye büyük rol düşmektedir.</p>

<p><br />
Kırıkkale’nin bir diğer eksikliği ise sosyokültürel  izolasyon ve buna bağlı olarak sosyal hareketliliğin eksikliğidir. Geçenlerde Kırıkkale’de bir sokak röportaj anketi vidyosuna denk geldim. Muhtemelen okuyucular olarak sizler de vidyoyu izlemişsinizdir. Vidyoda bir adayın ciddi bir destek aldığını görmekle birlikte dikkatimi çeken nokta şu olmuştu: ‘’Bu şehrin gençleri nerede, eşiyle çocuğuyla gezen insanlar nerede’’. Yirmi küsür dakikalık vidyonun büyük bir çoğunluğu emeklilerle yapılan röportajlardan oluşmakta. Sonra kendime şunu sordum: ‘’    Dışarı çıkıp ne yapabilirsin bu şehirde’’. Gençlerimizin veya evli genç çiftlerimizin bir araya gelip vakit geçireceği bir alan maalesef oluşturamıyoruz. Pandemiyle beraber başlayan izolasyonlaşma durumu hala Kırıkkale’de etkisini hissettirmekte. İnsanlar evlerinden çıkmayı tercih etmemekte. Eskiden hatırlıyorum ailemle beraber Kırıkkale çarşısında volta atardık ve bunu her aile yapardı. Oldukça nezih bir sokak ortamı oluşurdu. Şimdi ise sokaklarımız, caddelerimiz izbelikle dolu ve izbeliğin olduğu yerlerde tekinsizlik başlar. Ailenin olmadığı sokaklarda kimlerin olduğunu, ne yaptığını kestiremeyiz. Bir başka yönden düşünürsek, biz Kırıkkaleliler çarşıda vakit geçirip para harcamazsak Kırıkkale esnafı ne kazanacaktır? Bu konu Kırıkkale’nin ekonomik yeterliliğine sosyolojik davranışlar üzerinden bir zarar vermektedir. Belediyenin düzenleyeceği sosyal faaliyetlerle halkı merkeze çekip bu zararlı eve kapanma alışkanlığını ortadan kaldırması gerekmektedir.</p>

<p><br />
Sonuç olarak ilk yazım olan bu yazıda Kırıkkale’nin karşılaştığı temel iki problemine genç bir bakışla değinmiş oldum. Buna göre, Kırıkkale yetkililerinin, gençlerini işsizlik pençesinden kurtarıp Kırıkkale’de istihdam etmenin yolunu bulmakla birlikte genç nesli merkeze çekmeyi öğrenmesi gerekmektedir. Bu hafta yapılacak seçimde de bu sorunları çözeceğine inandığım bir adaya oy vereceğim. Gelecekte yazacağım diğer yazılarımla bu iki sorunu daha fazla irdeleyip Kırıkkale halkının, kültürünün ve motivasyonunun kanını emen diğer sorunlarından -kimi zaman kişilerden- bahsetmiş olacağım.  Umarım kazanacak aday bahsedeceğim sorunları ortadan kaldırır da ben, siz değerli halkımıza bu şehri korumak ve güzelleştirmek için yakınmak durumunda kalmam. Kırıkkale’nin yaşanabilir, güler yüzlü insanların başkenti olması ümidiyle..</p>
]]></content:encoded>
<author>Fuat Alp Erdal</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/fuat-alp-erdal/eksik-sehir/228/</link>
<pubDate>Thu, 28 Mar 2024 16:17:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kırıkkale Üniversitesi şehri önemsemiyor</title>
<content:encoded><![CDATA[Kırıkkale Üniversitesi kurulduğu günden sonra sürekli büyümesi ve özellikle sürekli artan tercihlerle dikkat çekiyordu. Ancak 4 dönemdir bu yapısını tümüyle kaybetmeye başladı. Bunda yönetim anlayışının daha yoğunluklu biçimde bilimsel çalışma yerine makamı koruma telaşının yer alması gözlerden kaçmıyor.<br />
<br />
Özellikle üniversite de fakültelerin gelişmesi hatta eğitim kalitesinin yükselmesi için yapılması gerekenler ortada iken, hiçbir riskin alınmayıp sorumluluktan kaçılmasının da etkisi büyük.<br />
<br />
Üniversite de önemli ölçüde yaşanan küçülmelerin en önemli sebebi de Prof. Murat Çakmak döneminde Kırıkkale ile üniversite arasında ki bağın zirve döneminin Çakmak’ın görev süresi bitimiyle sona ermesinden kaynaklanıyor.<br />
<br />
Üniversite Prof. Ekrem Yıldız ile birlikte şehirden kopmaya, koparılmaya başladı. Ekrem Hoca bizzat bütün toplantılara katılmasına rağmen üniversiteyi kurumsal olarak şehir ile buluşturamadığı gibi, kabuğuna çekilme sürecinin de mimarı oldu.<br />
<br />
Yıldız, döneminin bitmesiyle birlikte tabiri caizse üniversitenin gerileme süreci de başladı. Prof. Ersan Arslan'ın göreve gelişinin hemen ardından üniversiteyi bilen birisi olduğundan büyük ümitler besleniyordu. Ancak tam aksi bir durum yaşanmaya başlandı. Üniversite idari olarak eş dost ilişkisinin yanı sıra “Erzurum” ekibine endekslenmeye başladı.<br />
<br />
Üniversitenin eğitim ve akademik çalışmalar boyutunda da Kırıkkale ile buluşturulmasına yönelik tek bir adım atılmadı. Üniversite içine kapanık, şehirden kopuk, kendinden olmayanlara kurumsal olarak kapısını kapatan bir duvar haline dönüştü.<br />
<br />
Prof. Ersan Arslan, yönetiminde ki Kırıkkale Üniversitesi şehirle, şehrin kurumsal kimlikleri ile de iletişimi tümüyle kopardı. İstişare etmeden karar veren, tekilci bir yönetim anlayışına geçti. Bir devrin “Okullar olmasa Milli Eğitimin sorunu kalmaz” diyen anlayışın devamı niteliğinde bütün kusur eğitim verilen bölümlermişçesine davranmaya başladı.<br />
<br />
Yetmedi yetinmedi, üniversitenin can damarı birçok çalışan için fırsat oluşturan ikinci öğrenim bölümlerini kapattı.<br />
<br />
Hem de siyasetçisinden bürokratına kadar birçok kimsenin ikinci öğretim sayesinde önünü açtığı şehirde, Kırıkkale Üniversitesinde yaptı bunu.<br />
<br />
Gidip sorsanız “Biz böyle uygun gördük” emri vakiliği ile cevaplarlar.<br />
<br />
 <br />
<br />
Kırıkkale’de ki memurlar işçiler ikinci öğretimde eğitim görerek derecelerini artırıyormuş, çalışanlar mesai saati sonrası eğitim görme imkânına sahip oluyorlarmış umurunda mı Kırıkkale Üniversitesinin…<br />
<br />
Ya Kırıkkale halkının hakkını savunmak için vekâlet alan milletvekillerinin umurunda mı?<br />
<br />
Sahi, Milletvekilleri Mustafa Kaplan, Ahmet Önal ve Halil Öztürk Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Ersan Arslan, lütfedip bu kararı alırken size sordu mu?<br />
<br />
Kırıkkale’nin ismini taşıyan bir üniversitenin rektörü nasıl ve neden sizlerle istişare etmeden bunu yapabiliyor?<br />
<br />
Kişiler makamlara hizmet etmek, Üretmek, başarıyı artırmak için gelir. Küçültmek, daraltmak, ufuk kapatmak için değil.<br />
<br />
Şehrin bütün seçilmişleri, şehre hizmet için vardır.<br />
<br />
Ya şehre hizmet eder ya da koltuğunun derdine düşer.<br />
<br />
Sizler koltuğun derdine düşenlerden uzak durun.<br />
<br />
Kırıkkale’nin, Kırıkkaleli’nin hakkını savunun,<br />
<br />
Bu hakkı umursamayanlara, önemsemeyenlere<br />
<br />
“Ben yaptım oldu”cuların bu pervasızlığına izin vermeyin!]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/kirikkale-universitesi-sehri-onemsemiyor/227/</link>
<pubDate>Mon, 14 Aug 2023 22:55:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Dağdan gelip bağdakini eleştirmek</title>
<content:encoded><![CDATA[Ak Parti tarihinde hiçbir biçimde görülmemiş şeyler oluyor.<br />
<br />
Bunca yılın gelenekleri, alışkanlıkları terkedildi dün. Üstelik 2. Sıra milletvekili adayı Ergün Tekin, Mehmet Demir’in il başkanı iken partiye kazandırdığı il binasında Mehmet Demir ile “Benim işim olmaz, ben başka partiye çalışacağım” dediğini iddia etti.<br />
<br />
<br />
İddianın doğruluğu ve yanlışlığı farklı bir şey.<br />
Konumuz o değil.Konumuz; Ak Parti kurulduğu ilk günden itibaren her tür sıkıntıya zorluklara göğüs gererek görev yapmış, bir çok yerden gelen baskılara direnmiş bir il başkanlığı yapmış Mehmet Demir, MHP’den adaylığı sonrası şehre dönüp bakmamış ve Ak Partili olmamış biri tarafından eleştirilmesi.<br />
Hem de oy vermemekle ve başka partiye çalışmakla itham edilmesi.<br />
<br />
<br />
20 yıllık Ak Parti geleneğinde, yerel seçimlerde başka adaya çalışan milletvekilleri oldu İl Başkanları çıkıp açıklama yapmadı<br />
<br />
20 yıllık Ak Parti geleneğinde Milletvekili seçimlerinde başka partilere çalışan il yönetim kurulu üyeleri oldu,<br />
Hiçbir kimse çıkıp bunu basının önünde dile getirmedi.<br />
<br />
20 Yıllık Ak Parti geleneğinde bir çok kimse seçim kaybetti kimse çıkıp başkasını suçlamadı.Halkımızın kararı dedi sustu.<br />
<br />
<br />
Bunlar niye oluyor peki?<br />
Ak Partili olanlar bir yana, sözüm sonradan Ak Partili gibi siyaset yapanlara…<br />
Sonradan bir takım makamlar kazanmak için partiye gelenler, Ak Parti’nin geleneklerini nereden bilsin… Ak Parti’nin siyasi ahlak anlayışını nereden bilsin…<br />
O toplantı da söylenenler her Ak Partili’yi yaralamıştır, üzmüştür, incitmiştir.<br />
Mehmet Demir’in bu seçimde “başka partiye” oy verdiğini söyleyenler ve yanında oturup susanlara sormak lazım; siz ne zaman Ak Partiye oy verdiniz? ve ne zaman Ak Partili oldunuz?]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/dagdan-gelip-bagdakini-elestirmek/226/</link>
<pubDate>Wed, 17 May 2023 18:47:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DAĞDAN GELİP BAĞDAKİNİ ELEŞTİRMEK</title>
<content:encoded><![CDATA[Ak Parti tarihinde hiçbir biçimde görülmemiş şeyler oluyor.<br />
<br />
Bunca yılın gelenekleri, alışkanlıkları terkedildi dün. Üstelik 2. Sıra milletvekili adayı Ergün Tekin, Mehmet Demir’in il başkanı iken partiye kazandırdığı il binasında Mehmet Demir ile “Benim işim olmaz, ben başka partiye çalışacağım” dediğini iddia etti.<br />
<br />
<br />
İddianın doğruluğu ve yanlışlığı farklı bir şey.<br />
Konumuz o değil.Konumuz; Ak Parti kurulduğu ilk günden itibaren her tür sıkıntıya zorluklara göğüs gererek görev yapmış, bir çok yerden gelen baskılara direnmiş bir il başkanlığı yapmış Mehmet Demir, MHP’den adaylığı sonrası şehre dönüp bakmamış ve Ak Partili olmamış biri tarafından eleştirilmesi.<br />
Hem de oy vermemekle ve başka partiye çalışmakla itham edilmesi.<br />
<br />
<br />
20 yıllık Ak Parti geleneğinde, yerel seçimlerde başka adaya çalışan milletvekilleri oldu İl Başkanları çıkıp açıklama yapmadı<br />
<br />
20 yıllık Ak Parti geleneğinde Milletvekili seçimlerinde başka partilere çalışan il yönetim kurulu üyeleri oldu,<br />
Hiçbir kimse çıkıp bunu basının önünde dile getirmedi.<br />
<br />
20 Yıllık Ak Parti geleneğinde bir çok kimse seçim kaybetti kimse çıkıp başkasını suçlamadı.Halkımızın kararı dedi sustu.<br />
<br />
<br />
Bunlar niye oluyor peki?<br />
Ak Partili olanlar bir yana, sözüm sonradan Ak Partili gibi siyaset yapanlara…<br />
Sonradan bir takım makamlar kazanmak için partiye gelenler, Ak Parti’nin geleneklerini nereden bilsin… Ak Parti’nin siyasi ahlak anlayışını nereden bilsin…<br />
O toplantı da söylenenler her Ak Partili’yi yaralamıştır, üzmüştür, incitmiştir.<br />
Mehmet Demir’in bu seçimde “başka partiye” oy verdiğini söyleyenler ve yanında oturup susanlara sormak lazım; siz ne zaman Ak Partiye oy verdiniz? ve ne zaman Ak Partili oldunuz?<br />
 ]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/dagdan-gelip-bagdakini-elestirmek/225/</link>
<pubDate>Wed, 17 May 2023 17:52:23 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bu Seçim Emek verenlerin ve nasip sahibinin kazandığı bir seçim olacak</title>
<content:encoded><![CDATA[Siyasette seçilmek, bir yere gelmek nasip işi derler, doğrudur. Bu cümleyi her duyduğumda aynı olaylar gelir aklıma. Yalçın Özer, yıllarca mücadele etti. ANAP içinde çok çok önemli bir isimdi. Bütün şartlar lehine dönüp onu gösterdiğinde bu kez ömrü vefa yetmedi. Onca yıl emek verip ter döktüğü siyaset onu bir yere seçtiremedi. Vefatını öğrenenler. İnsanın nasibinde yoksa dayak bile yenmiyor dediler<br />
<br />
&&&<br />
<br />
MHP’de Rahmetli Türkeş, ilk sıraya Ergün Tekin’i oturttu. Tekin’e kesin milletvekili gözü ile bakılıyordu.  Kırıkkale’de MHP o dönemde milletvekili çıkaracak oyu aldı ancak ülke barajını geçemedi. Tekin, milletvekili olamadı.<br />
<br />
Bunu kimileri listelere müdahale edilmesine yorumladı, kimileri ise nasibinde yokmuş diye kestirip attı. <br />
<br />
&&&<br />
<br />
Mahir Yılmaz, 1994’ten itibaren Kırıkkale’nin en etkili isimlerinden birisi oldu. O dönem Belediye Başkanı olan MHP’li Hayati Karayol’un ESO Müdürü idi. 1994 karşısına aday olarak çıktığı seçimle siyaset sahnesinde boy göstermeye başladı. Her dönem Belediye Başkanlığı seçimlerinde adı hep gündemde oldu. Gün geldi seçimde kafa kafaya sonuçla karşılaştı. Gün geldi seçimleri sonucu belirleyici olarak tamamladı. Bütün seçimlerde aday oldu, hatırı sayılır önemli bir oy aldı ancak hiçbir zaman kazanan olmadı. <br />
<br />
Bunu kimileri MHP’ye 1994’te seçim kaybettirmesine yorumladı, kimileri nasibinde yokmuş deyip geçiverdi.<br />
<br />
&&&<br />
<br />
Siz olabildiğince uğraşırsınız, gayret gösterirsiniz. Bu sefer tamam dersiniz lakin bir şeyler sizin istediğiniz gibi sonuçlanmaz. Bir bakmışsınız ki, yolda kalmışsınız. Bu tanımlama tamı tamına siyaset için kullanılabilir.<br />
<br />
Aday olmak yetmez, şartlarında sizi hazır etmesi gerekir.<br />
<br />
Hayalleriniz hedefleriniz vardır, oraya varmak için bir de araçlar gerekir.<br />
<br />
Bugün Kırıkkale’de listelerde yer alanlar, kendilerine göre çok kolay bir biçimde anlattıkları veya çevrelerine söyledikleri şeye yakın hissedebilirler, avuçlarında görebilirler ancak onlara hatırlatmak gerekir ki avucunuzda sandığınız şey çöldeki insanın su görmesinden başka bir şey değildir.<br />
<br />
Hedefler ve arzular sınırsız olabilir, bu kez oldu diye bakabilir ama her şeyin sizin elinizde olmadığını da bilerek hareket etmeniz gerekir.<br />
<br />
Mesela; AK Parti’de siyaset yapan emek veren alınteri döken ve para harcayan onca insan aday olmak için uğraştı. Yıllarca partinin kapısından ayrılmayan insanlar seçimlerinde aday olmak için çabaladı. Hala çabalayanlarda var. Ancak nasip bu kez sonradan Ak Parti’ye dahil olan Mustafa Kaplan’a güldü. <br />
<br />
Dedik ya her şey nasip işi.<br />
Eskilerin tabiri ile “Ya nasip deyip…” vaktin de yola çıkamayanlar, o yolunda yolcusu olamıyorlar.<br />
<br />
Bugün için bu seçim emek verenlerin ve nasip sahibinin kazandığı bir seçim olacak. <br />
Kimse farklı bir sonuç beklemesin.<br />
<br />
Emek vermeyenler, sonradan gelip konduluk yapanların hiç şansı yok vesselam…]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/bu-secim-emek-verenlerin-ve-nasip-sahibinin-kazandigi-bir-secim-olacak/224/</link>
<pubDate>Sat, 29 Apr 2023 11:27:37 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DEPREMİN KIRIKKALE ETKİSİ </title>
<content:encoded><![CDATA[Felaketler birleştirir insanları… <br />
Felaketler umudun yeniden yeşermesi için omuz omuza mücadele etmeyi, bir birinden destek almayı öğretir insanlara… <br />
Felaketler bencilliği ortadan kaldırıp “BİZ”ciliği  geliştirir…<br />
Ülkemizin yaşadığı bu deprem etkilerini bütün şehirlerde gösteriyor. <br />
Kırıkkale’de bu depremden çok büyük bir biçimde etkilendi.  Bu etkiyi görende var görmeyende, hisseden de var hissetmeyen de… <br />
Mesela; gönüllü insanlar var şehrimizde. Deprem bölgesinde hiçbir şeyi kalmamış aileler için kendilerini seferber etmiş gencecik insanlarımız var.<br />
Can hıraş biçimde, onların kalabileceği ev kiralayan, içine eşya bulan, gıda bulan gencecik çocuklarımız var. <br />
Bu çocukların ev aradığını duyunca, önceden belirlediği kira bedelini artıran sözde aklı başında yamyam büyüklerimizin olduğu gibi…<br />
Bu kötülere inat, depremden gelenden kira alınmaz deyip evini ücretsiz veren büyüklerimiz olduğu gibi…<br />
Şu bu demeden deprem mağdurlarına evlerini açmış, evlerinde ağırlayan insanlarımız var, işçimiz, emeklimiz var…<br />
Sözde etkili yetkili makamlarda bulunan ve gençlerin yaptıkları bu koşturmacayı, bu yardımlaşmaya engel olmaya çalışan patavatsızlarımızın olduğu gibi…<br />
&&&<br />
<br />
Dün bir marketin kasasına geldiğim de küçük kızları ile birlikte depremde sahipsiz kalan çocukların barındırıldığı Mamak merkezine abur cubur şeyler götürmek için nerdeyse markette ki bütün bisküvi ve çikolataları almış birini gördüm. <br />
Kadın kızına; arkadaşlarına sen dağıtırsın annem, diyordu.  Muhtaçlara kimsesizlere değil, arkadaşlarına…<br />
Bu incelikte, bu zarafette bu empati devleşmesinde insanları yalnız bırakmak istemeyen diğer müşterilerin onlara küçük büyük demeden destek olduklarını duyunca “biz” olma adımlarının ne kadar da büyüdüğünü fark ettim.<br />
<br />
&&&<br />
<br />
Buradan müsadeniz ile apart sahiplerine iki çift sözüm olacak.<br />
İnsanların birbirlerinin yaralarını sarmak için verdiği mücadeleyi ve koşturmayı fırsat bilip fiyatlarınızı iki katına çıkarmayın.<br />
Unutmayın bir depremzede ne diyordu;<br />
“Kirayı artırmadığı için, bana evimden çık diyen ev sahibim ile aynı ateşin başında ısınıyoruz”<br />
Hiçbir felaketi kimse fırsata çeviremez. Buna ne kanunlarımız, ne yöneticilerimiz ne de insanlarımız izin verir.<br />
Bugün o mülkün sahibi siz gibi görünebilirsiniz ancak, arsızlığınız mülkün gerçek sahibinin millet olduğu öğretir size.<br />
<br />
&&&<br />
<br />
Felaketler çok öğretir insanlara;<br />
Göçüklerin altında insanlarımızı, toprağın üstünde ise insanlığını kaybedenleri gördük<br />
Her şeye rağmen birbirini kucaklayan ve destek olan, desteklerini esirgemeyen, bu destekler için zorlaştırmayan kolaylaştıran herkese en içten şükranlarımı sunuyorum]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/depremin-kirikkale-etkisi/223/</link>
<pubDate>Fri, 10 Feb 2023 22:00:25 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SEÇİME DOĞRU;  Ak Parti'de kim aday olur?</title>
<content:encoded><![CDATA[Seçime doğru adım adım ilerliyoruz.<br />
Halk seçim heyecanını tam olarak yaşamasa da partilerin içinde hedef sahibi kimseler nedeniyle gerilmelerde, genel merkez bazında önümüzdeki seçimlerde aday olmak için çabalarda artıyor.<br />
Bu çabanın en yoğun yaşandığı parti Ak Parti.<br />
Zira Ak parti eski gücünde değil. Bu yüzden listeye girsem yeter yaklaşımı hiç kimsede yok. Herkes birinci sırayı kapabilmek adına hamlesini yapıyor.<br />
Birinci sıra telaşı, adaylık düşüncesi içinde olanları da birbirlerine karşı sertleştiriyor. Mevcut milletvekili Ramazan Can, Belediye Başkanı Mehmet Saygılı için hep potansiyel adaylık düşünenler gözüyle bakılıyor. Ancak önemli bir iddia var ki, Saygılı’nın genel merkez düzeyinde aday olmaması yönünde uyarı aldığı ve hatta başkanlıktan ayrılmaması gerektiği telkinlerinin açıkça ifade edildiği söyleniyor. <br />
<br />
Genel merkezin Can’a ihtiyaç duyduğu ve partisine sadakati nedeniyle de yeniden aday yapılabileceği ise parti üst düzeyinden isimler verilerek dile getiriliyor.<br />
Bu yönde aldığımız duyumlara göre, Can’ın yeniden aday olma ihtimali, Saygılı’ının aday olma ihtimalinden en az 3 kat daha fazla.<br />
Ak Parti’nin mevcut seçilmişlerinden memnun olmayan ve partinin bugün ki konumundan da rahatsızlık duyanlar eski seçilmişler arasında destekledikleri isimlerin aday olması için genel merkez düzeyinde, çevreleri ölçüsünde kulis yapıyorlar, şehir de kamuoyu çalışmasını da sürdürüyorlar.<br />
Bu isimlerin dışında önemli iki isim var; mevcut belediye başkan vekili Çakır Yıldırım ve eski milletvekili Turan Kıratlı. İki isminde genel merkez ve parti üst düzey yönetiminde yakınlıkları bilinen en önemli gerçek. Hatta bu isimlerin sürekli görüştükleri ve çok yakın oldukları bilinen önemli kimseler var. İkili ilişkilerde oldukça başarılı ve bu ilişkileri nedeniyle de toplumun genelinde takdir toplayan kimseler. Hatta Ak Parti’nin yaptırdığı anketlerde bu isimlerin öne çıkması da kendilerine gösterilen ilgiyi artırmış durumda. Liste başına yerleşme ihtimali en yüksek olan iki isim bu.<br />
Çakır Yıldırım, uzun süredir yerel yönetim içinde Belediye Meclis üyesi olarak yer almasının yanı sıra, yerelde  ve genelde Ak Parti seçimlerine etki gücünü isbatlamış bir isim. Hem Keskinli oluşu hemde Kırıkkale kamu oyunda hayır sever iş insanı olarak bilinen etkili bir isim  Ekonomik ve sosyal olarak hayatın her kademesinde bulunmuş olmanın verdiği avantajı iyi değerlendiren ve bu yapısıyla da takdir toplayan bir isim.<br />
Diğer iki isim bürokrasiden; Yusuf Günü ve Alpaslan Akkurt. Siyaset dünyası içinde bulunanların her iki ismi de sık sık ziyaret ettiği ve aday olarak görmek için gayret ettikleri bilinen bir gerçek. Yusuf Günü, Kırıkkale’nin Ankara’da ki nadir bürokratlarından birisi. Şehirle bağını sürekli ve güçlü tutan bir isim. Alparslan Akkurt ise Yüksek İhtisas Hastanesinde doktor. Akkurt ailesi bilindiği gibi Ak Parti içinde değişik görevlerde yer alan, tabiri caizse elini taşın altına koyanlardan. Bu iki isimde Milletvekili adaylığı konusunda ciddiye alınması gereken kişilerden. Listede yer alma şansları da bulundukları konum gereği oldukça yüksek<br />
Birde Nuh Dağdelen, Abdullah Öztürk, Mustafa Kaplan ve Salim Bozdemir var. Bu isimlerin her birisi hem partileri içinde hem de kamuoyunda bilinen kimseler. Niyetleri var mı, var. Parti içinde ki ilişkileri nedeniyle Ak Parti aday listesinde yer alma ihtimali en yüksek olan kişiler. Partide ki görevleri ve parti içinde aktif olarak yer almaya devam etmeleri onları da önemli isimler arasına katıyor. <br />
Arif Çetin ismi de kamuoyunda konuşulan önemli bir isim. Bilindiği gibi Jandarma Genel komutanlığı görevini yürütüyor<br />
Kamil Özyön, Ergün Tekin, Haydar Albayrak, Engin Pehlivanlı, Murat Çaykara, Nebahat Erkök, Turgut Özden ve Bahattin Akyön, bu isimlerde Ak Parti listelerinde yer almak için gayret gösterenlerden.<br />
Burada bir isim var ki, onun durumu nedir henüz bir bilgi yok. O isimde Mehmet Demir. Mehmet Demir adaylık düşünüyor mu şu an için kesin bir şey yok. Yalnız aday olduğu an en önemli ve en güçlü adaylardan biri olacağının altını çizmek lazım. Demir’in il başkanlığından milletvekilliğine kadar geçen süre içerisinde Kırıkkale kamuoyunda ve siyasetinde etkisini bilmeyen yoktur. Demir, hem siyasi adımları atarken hem de insani ilişkiler bakımından çok başarılı bir isim. Demir’in adaylıkla ilgili kararı Kırıkkale’de siyasi dengeleri bozacak kadar önemli olduğunu belirtmek gerekir.<br />
Yukarıda söylediğim gibi, dışardan çok fark edilmese de parti içinde herkes birbirini takip ediyor. Adaylık için yapılanlar, gösterilen gayretler ve kurulan diyalogların ölçüleri belirleyecek listeyi. <br />
Ak Parti bu seçimde kim olursa olsun tavrını sürdüremeyecek. Bu herkesin malumu. Kazanacak hatta oy artıracak isimler üzerinde duracak. Bu açıdan baktığımızda da yepyeni hiç bir yere seçilmemiş isimlere öncelik vereceği ifade ediliyor.<br />
Şurda geçen isimlere baktığınızda siz kimin aday olmasını isterseniz bilemem. Ancak bildiğim şu ki, Ak Parti’nin şehirde yeniden oyunu artırması için çok çok planlı ve akıllı davranması şart. Bu sağlamak içinde adaylarını tepeden tırnağa ciddi bir elemeden geçireceğini de hatırlatmak isterim.]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/secime-dogru-ak-parti-de-kim-aday-olur/222/</link>
<pubDate>Sun, 25 Dec 2022 11:10:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SEN KÖTÜSÜN!</title>
<content:encoded><![CDATA[Bir kişi;<br />
Kendi siyasi ikbalini planlarken, önüne engel olarak çıkacak kim varsa, <br />
Onların siyasi geleceklerini hedef yaparak iftiraya varan şeylerin yapılmasına izin veriyor  ( izin vermiyor da göz yumuyorsa da) ise, <br />
Hiç çekinmeyin rahatlıkla deyin gitsin;<br />
Sen kötüsün!<br />
<br />
&&&<br />
<br />
Bir kişi;<br />
Yılların emeğini, alın terini, tırnaklarıyla kazıya kazıya edinilmiş kazanımları sadece bir koltuğa kendisinin oturması ihtimaline karşın kendisi de dahil 6 kişilik bir ekip kuruyorsa…<br />
Hatta bir takım ücretler ödeyerek tetikçilik yapabilecek kimselerle hemhal oluyorsa,<br />
Bir küçük hayal için fitneye, iftiraya yol veriliyorsa, hiç çekinmeden deyin gitsin;<br />
Sen kötüsün!<br />
<br />
&&&<br />
<br />
Bir kişi;<br />
Hiç kimseyi umursamıyor, sadece besleyenleri kaale alarak, onların tetikçiliğini yapıyorsa, <br />
“yeter ki sen iste, dilediğin her şeyi yaparım” teslimiyeti içinde her söyleneni eline verildiği kadarıyla dile getiriyorsa, <br />
Onca “kötü”yü bir kenara bırakıp, kendiisiine “kötü” diye gösterileni hedef yapıyorsa, <br />
Hiç çekinmeden deyin gitsin;<br />
<br />
Sen kötüsün!<br />
<br />
&&&<br />
<br />
Bir kişi;<br />
Yaptıkları arasında sadece iyi olanları takdir görenleri fark edip, kötü olanları, olumsuzlukları ise kulak ardı ediyorsa, sürekli alkışlanmak istiyorsa…<br />
Nefsinin ve kibrinin içinde gelmiş geçmiş her mevkidaşının arasında en iyisini ve en doğruyu yapanı sadece kendisi sanıyorsa…<br />
Hiç tereddüt etmeyin deyiverin gitsin;<br />
Sen kötüsün!<br />
&&&<br />
<br />
Bir kişi;<br />
Her şeye rağmen kaptan kaba eğrilen, bütün sıkıntıları yaşatan ve kendi rahatı için başkalarının rahatını bozanları alkışlıyor ve pohpohluyorsa,<br />
İnsanı umursamayıp, sadece küçük kabile anlayışı içinde “kol kırılır yen içinde kalır” diyorsa,<br />
Benim kötüm, başkasının iyisindir iyidir tartısızlığı içine iyiice yerleşmişse<br />
Hiç tereddüt etmeyin deyiverin gitsin;<br />
Sen kötüsün!]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/sen-kotusun/221/</link>
<pubDate>Fri, 02 Sep 2022 19:51:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Belediye ve üniversite de tık yok NE HALİNİZ VARSA GÖRÜN</title>
<content:encoded><![CDATA[Herkesin arzusu aynıdır.<br />
Daha iyi bir şehirde, iyi yaşam sürmek.<br />
Peki, şehirde bu yaşamı sağlayacak kurum kuruluş ya da unsurlar hangisi?<br />
İşte burada en öncelikli olanı belediyedir, ikinci sırada üniversite, üçüncü sırada ise şehrin eşraf ve sivil toplum örgütleri devreye girer.<br />
Belediye şehrin yaşam kalitesini dünya standartları arasında “yaşanabilir kentler” ölçeğini gerçekleştirebilecek adımları atmalı.<br />
Üniversite bu adımlar atılırken, bilimin ışığında araştırmaları sosyo kültürel manada izlenmesi ve giderilmesi gerekenler için yapılması gerekenlerin planlamasında katkıda bulunur<br />
Sivil toplum örgütleri ise şehrin insanının talep ve beklentilerini değerlendirerek ilgililere ulaştırır ve taleplerini ortaya koyar.<br />
Eşraf ise, bunların gerçekleşmesi için yöneticiler ile talep sahiplerinin doğru biçimde buluşturularak önceliklerini belirler. <br />
*<br />
Kırıkkale, geçtiğimiz dönemlerde bu kriterleri uygulayabilen yönetimler ve kurumlar arası iletişimi üst düzeyde defalarca yaşadı.<br />
Uzun zamandır bu tür iletişim ve birliktelikten tümüyle uzak.<br />
Belediye tümüyle kendisini kapamış, kimseyi dinlemeden hareket eden bir durumda. Caddesinde sokağında vatandaşına kulak vermeyen, esnafından büsbütün uzaklaşmış bir belediye yönetimine ise ilk kez şahitlik ediyor Kırıkkale. Yapmadılar demesinler diye atılan küçük adımlarla, geçiştirmeye çalışılan bir dönem yaşıyoruz.<br />
Üniversite ise tamamıyla tel örgüyle çevirdiği alanın içine hapsolmuş durumda. Üstelik geçmişte Beşinci Mevsim gibi bir yardım kuruluşuna başkanlık yapan kişinin rektörlüğü döneminde, şehirden tümüyle kopuk ve umursamaz durumda. Şu an için üniversitenin şehirle tek bağı adı, başka bir bağı yok.<br />
Bu manada şehre karşı tarihinde ki en başarısız ve ilgisiz dönemini yaşıyor üniversite.<br />
Sivil toplum örgütleri ise sadece yöneticiler ile poz vermenin dışında ne fikren ne de fiilen şehre hiçbir katkıda bulunmuyor. <br />
Böyle bir süreç içinde herkes “Ben önemliyim” diyebilmek için önemli gördüğü kimselerle 2 dakikalık buluşmalarını, “değerlendirmelerde bulunduk diye kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor.<br />
Oysa ne değerlendirmeleri var ne de olan biteni dile getirecek cesaretleri…<br />
Eşraf dersek, Kırıkkale’nin en önemli eksiklerinden birisi eşrafının bulunmaması…<br />
*<br />
Son zamanlarda yapılan en önemli sosyo kültürel etkinlik ise Kırıkkale valiliği tarafından yapılan Hacı Taşan anma Programı oldu.<br />
Bu programa, Kırıkkale Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi ile konferanstan seminere, üniversite içinde şehrin türkülerinin yer aldığı bir organizasyon ile katkıda bulunamaz mıydı?<br />
Fakülte bünyesinde bulunan öğrencilere Taşan türkülerini seslendiremez miydi?<br />
Bir koro kurup, kültür merkezinde konser veremez miydi?<br />
Fakülte bünyesinde bulunan profesörler ile türkü ve yerel müzik kültürünü irdeleyen bir organizasyona imza atamaz mıydı?<br />
Belediye, Valiliğin attığı bu adımı, şehrin dokusunu yerleşik halde tutmak adına küçük etkinliklerle destekleyemez miydi?<br />
Ancak hiç bir şey kimsenin umurunda değil.<br />
Bu şehirde umurlarında değil.<br />
Ne belediye başkanının, ne de rektörün…<br />
Bir koltukta oturup herhangi bir il müdürünün yapabileceği işleri yaparak yöneticilik yaptıklarını sanıyorlar.<br />
Bu şehir de, bu şehrin insanı da  belediye ve üniversite tarafından saygı değer görülse idi, bu katkılarda bulunurlardı.<br />
Demek ki neymiş; ne haliniz varsa görün..<br />
Bizde öyle yaşıyoruz!...<br />
Sahipsiz,<br />
Ne halimiz varsa görüyoruz.]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/belediye-ve-universite-de-tik-yok-ne-haliniz-varsa-gorun/220/</link>
<pubDate>Thu, 17 Mar 2022 18:33:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MHP'DE DEĞİŞİM NEYİ İFADE EDİYOR?</title>
<content:encoded><![CDATA[Uzun zamandır siyasetin içinde olanlar biliyordu. <br />
MHP içinde ciddi sıkıntıların bulunduğunu. Erdal Baloğlu Başkanlığında ki MHP yönetimi ile Milletvekili Halil Öztürk arasında bir çekişmenin bulunduğu sokak kulislerinde ve siyaset dünyasında konuşulan bir konuydu. <br />
Bunu vatandaş “MHP de kazan kaynıyor” şeklinde yorumluyordu.<br />
Sebep olarak ise; Baloğlu’nun milletvekilliği adaylığına göz kırptığı ve bu nedenle de Öztürk’ün de bunu fark etmesiyle gelişen bir süreç olduğu dile getiriliyordu. Birde bunun üzerine Baloğlu’nun hiçbir programa Milletvekili Öztürk ile katılmaması, ilçe Belediye Başkanlarının Baloğlu’nun himayesinde milletvekiline karşı duruşu MHP’de yapılan her şeyi sadece teşkilata ve özellikle kendisine mal etmesi de konuşulan konular arasındaydı.<br />
Siyasi partilerin yaklaşımı daima bellidir. Milletvekilini dışlayamayacağına göre, mevcut il başkanını görevden almak daha kolaylarına gelir. <br />
MHP’de de böyle oldu. <br />
Baloğlu’nun görevden ayrılmasıyla birlikte yeni oluşan yönetimin ise Öztürk ile birlikte görüntülere özen göstermesi, birlikte hareket edileceğinin en önemli işareti oldu. <br />
MHP Kırıkkale Milletvekili Halil Öztürk, özellikle genel merkez düzeyindeki etkisini bu mücadelenin sonucu bakımından göstermiş oldu.<br />
Mevcut duruma göre, Milletvekilliği seçimlerinde birinci sıranın Halil Öztürk olacağının altını çizmek lazım.<br />
Bu süreç kamuoyunda konuşulan “MHP kazan kaynıyor”  gündemini de bitirdi. Eğer Abalı ve Öztürk bu süreci iyi değerlendirirse, MHP içinde ki çekişmeler yerine sağlıklı bir gündem oluşturabilirse, bu katkıya dönüşecektir. <br />
<br />
&&&<br />
<br />
İl Başkanı olan Avukat Murat Abalı ise, genel seçimlerde ikinci sıra milletvekili adayı olarak üzerine düşeni fazlasıyla yapmış, hatta MHP’nin oyunun bu seviyelere gelmesinde ki katkılardan biri olduğunu ortaya koymuş bir isim. <br />
Gerek adaylık dönemi gerekse, ilçe başkanlığı sürecinde toplumun her kesimine ulaşmaya gayret göstermiş hatta birçok kesim tarafından da hem gençliği hem de atak çalışması ile takdir toplamış bir isim oldu.<br />
Bu yönü ile İl Başkanlığı sürecini olabildiğince toparlayıcı bir yaklaşım içinde sürdüreceğini söyleyebiliriz.<br />
Abalı’nın kullandığı dil, olabildiğince ılıman, ötelemeyen ve ötekileştirmeyen bir dil. Bu yönünü sürdürürse, önümüzde ki seçimlerde MHP’ye de büyük katkı sağlar. Zira MHP ye yapılan en önemli eleştiri yerel anlamda üslupla ilgili…<br />
Seçmen hiçbir siyasi parti de üslubun sert, ötekileştiren, karşısındakini dikkate almayan tonda olmasını kabullenmiyor. Özellikle belirli mevkilerde bulunan kimselerin kullandıkları dil bu nedenle önemli.<br />
Abalı, bu yönden baktığımızda da doğru bir tercih olarak önümüze çıkıyor.<br />
Abalı, kendini gösterme telaşına kapılmadan, oluşturduğu yönetimi ile birlikte tam olarak kıvam çalışmasını yapmadan, siyasi her hangi bir hamleye kalkışmaz ve değişimin etkilerini sakinlik ve sükûnet içinde izlerse bunu da kazanç hanesine yazar.<br />
<br />
&&&<br />
<br />
Toplum genelinde çokta etkisi olmayan ancak siyasetle doğrudan ilgilenen kimseler için önemli sayılan bu değişimin, siyaseten şu an için MHP’ye ne katkısı ne de zararı olmadı.<br />
Yine de Abalı’nın göreve gelmesiyle birlikte başka partililerin bile sıcak yakınlık göstermesi doğru bir ismin tercih edildiğinin önemli kriterlerinden oldu.<br />
Bazı yerlerden ve kimselerden duygusal tepkiler gelse de bunlar belirli bir sınırda kaldı.<br />
Bugüne kadar izlediği yol haritası bakımından sağlam adımlarla hareket ettiğini bildiğimiz Abalı, yeni süreçte de ciddi anlamda aynı hassasiyeti gösterecek düzeyde hareket edeceğini düzenlediği toplantı ile gösterdi.<br />
Bugün için şu olur, bu olur şeklinde yapılan öfke ya da sevinç tarzı yorumları önemsememek gerekir.<br />
Hele ki, siyasette gidene herkes bir kusur bulur, gelene ise toz kondurmazlar gerçeğini bilenler için bu tür yorumların hiçbir önemi yoktur.<br />
Lakin Abalı’nın milletvekilliği adaylığı ve ilçe başkanlığı dönemine baktığımızda sorunsuz, çatışmasız ve suhulet içeren bir yapıyı taşıdığını söyleyebiliriz.<br />
Bu yapısı Abalı’yı başarılı kılacaktır.<br />
Önemli olan il bazında ki bütün yöneticileri ile aynı bağı kurup sürdürmesinden ibarettir. Yeni yükler ve sorumluluklar, Abalı’da bir değişime sebep olmazsa başarılı olacağını söylemek müneccimlik olmaz.<br />
Peki, bu değişimi nasıl adlandırmak gerekir?<br />
Taze kan mı?<br />
Yeni üslup mu?<br />
Kucaklaşma mı?<br />
Buluşma mı?<br />
Yeniden yapılanma mı?<br />
Belki de yıllarca Genel Yayın Yönetimini üstlendiğim, köşe yazarlığı yaptığım Manşet Gazetesi’nin başlığında kullandığı gibi “MHP MURAT’INA ERMİŞTİR”…]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/mhp-de-degisim-neyi-ifade-ediyor/219/</link>
<pubDate>Tue, 01 Feb 2022 10:47:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Z Kuşağı: "Neden" Kuşağı</title>
<content:encoded><![CDATA[Bir müddettir Z kuşağına dair tartışmalar gündemimizde.<br />
Geleceğimizi şekillendirecek bu kuşağı anlamak adına kendine has özellikleri hakkında olumlu-olumsuz birçok şey söyleniyor.<br />
Ve görünen o ki söylenmeye de devam edilecek…<br />
Peki, kimdir bu Z kuşağı?<br />
Kendilerine ait özellikler üzerine yazılan çizilenleri ve bu nesille olan tecrübelerimizi göz önüne aldığımda bir eğitimci olarak Z kuşağını anla(t)maya yönelik zihnimde beliren ilk kelime “neden?” sorusu oluyor.<br />
“Neden”ine gelince:<br />
Z kuşağı, özellikle anne babaların eğitim seviyesine bağlı olarak, daha aileden başlamak üzere “birey” olabilmeleri doğrultusunda yetiştirilmeye çalışılan bir kuşak.<br />
Yani “kendilerini ifade etmeleri”, birçoğu için aile ortamından başlamak suretiyle, teşvik edilmiş bir kuşak.<br />
Bu anlayış çerçevesinde “istediklerini” yapmaları doğrultusunda cesaretlendirilmiş, en azından fazla engellenmemiş bir kuşak.<br />
Engelleneceklerse de bu “nedenleri” izah edilerek, bu nedenleri anlamaları sağlanarak engellenmiş bir kuşak.<br />
Dolayısıyla Z kuşağının “komutla” değil “izahla” iş yaptığını söylemek hatalı olmayacaktır. <br />
Değer aktarımından bilgi aktarımına kadar bunu göz önüne almak durumundayız.<br />
Çünkü “yapmalısın” denilen her şeyin “nedenini” bize soracaklardır.<br />
Bu nedeni izah edemediğimiz takdirde sözümüzün kıymet-i harbiyesi de olmayacaktır.<br />
Nitekim bugün bunun örneklerini de görüyoruz.  <br />
Z kuşağı teknolojik gelişmelerin içine doğmuş bir kuşak.<br />
Teknolojinin bilgiye ulaşmada insana sağladığı imkanlardan istifade etmeye çok küçük yaşlarda başlayan bir kuşak.<br />
Bu imkanların başında “fark”lılıkların idraki yer alıyor.<br />
Öyle ki tartışılan bir meseleye dair “tek bir görüşün” olmadığını, “olmayabileceğini” çok küçük yaşlarda görmeye başladılar.<br />
Her bir görüşün kendine has iddialarına ulaşma ve onlardan haberdar olma imkanına sahip oldular.<br />
O nedenle onlara bir görüşü “dayatmaktan” ziyade “gerekçeleriyle” izah etmek zorundayız.<br />
Görüşümüzün doğruluğuna dair soracakları “neden” sorusuna cevap alamadıkları takdirde doğruyu da söylüyor olsak ikna edemeyiz. <br />
Otorite olsak bile. <br />
Dünyaya çok erken yaşta, teknoloji ile “açılma” imkanı bularak, farklı kültür ve anlayışlarla irtibata geçme şansını yakaladılar.<br />
Bu şans ile farklılıklara dair sadece “büyüklerinin” anlattıkları doğrultusunda bakma değil, “bizzat” tecrübe sahibi olma imkanı da söz konusu oldu.<br />
Dolayısıyla kendileri gibi düşünmeyenlerin, kendileri gibi yaşamayanların da “iyi” olabileceği fikrine “kendi” tecrübeleri ile varmaya başladılar.<br />
O nedenle onları “kutuplaştırmak”, önceki nesillere göre çok daha zor.<br />
Zira böyle bir teşebbüsün arkasından bize hemen “neden” sorusunu sormalarını, verdiğimiz cevabı da “test” edeceklerini beklemek durumundayız.<br />
Kendileri gibi olmayanlarla çalışma, ortak iş yapabilme ve insanlık yararına ortak bir amaçla bir araya gelebilme kabiliyetlerini de bu açıdan düşünmek mümkün.<br />
Çünkü onlar farklılıklarla “iletişim” halinde yetiştiler/yetişiyorlar.<br />
Yani tanımaya, konuşmaya ve anlamaya açık oluyorlar.<br />
Tabiatıyla bu özellikleri, hayat tecrübelerine bağlı olarak geç yaşlarda kazanmış ya da kazanamamış büyükleri tarafından anlaşılmaları da zor oluyor.<br />
Zira alıştıkları kalıplarla bakmayan, bakmaları da mümkün olmayan bu yeni nesille nasıl “iletişim” kuracakları bir problem haline geliyor. <br />
Z kuşağının tüm özellikleri saydıklarımız değil elbette.<br />
Ancak bu saydıklarımız nesiller arası iletişim açısından ciddi bir önemi haiz kanaatindeyim.<br />
“Peki, bu iletişimi sağlıklı kurmak için ne yapmalıyız?” derseniz<br />
“Öncelikle ‘nedenlerimizi’ netleştirmek gerek” derim…<br />
Aksi halde birbirimizi anlamak ve birbirimizle anlaşmak pek de mümkün gözükmüyor…]]></content:encoded>
<author>Doç.Dr.Banu Gürer</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/doc-dr-banu-gurer/z-kusagi-neden-kusagi/218/</link>
<pubDate>Sat, 15 Jan 2022 14:21:25 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÇÖZÜLME</title>
<content:encoded><![CDATA[Yıllar yılı güçlülerin kararları altında ezilmiş, “Bizi dinlemiyorlar, dinlemeye çalışmıyorlar, bizi eziyorlar” diye sitem edilmişti.<br />
Bu sitemin bir yığın doğru ve haklı tarafı vardı. <br />
Sizi duymuyorlar, görmüyorlar ve umursamıyorlardı.<br />
Sizden bahsederken, aşağılayıcı ifadeler kullanmaktan çekinmiyorlar, bir fikri tartışmada bile bu ifadeleri kullanarak toplum nezdinde de küçültmeye çalışıyorlardı.<br />
Bu sindirilmiş, ezilmişlik, ötekileştirilmişlik, aynı düşüncede olmasa da, aynı birlikteliğe sahip bulunmasa da, aynı fikri çatı altında yer almasalar da sizlerin safında yer almalarına neden oluyordu.<br />
Öyle de oldu…<br />
Milyonlar size tek başına bir güç verdi.<br />
Söylemler; bu ötekileştirmeyi vurgulayan, her fırsatta aşağılayan düşünceyi alaşağı etmek üzerineydi. Bu yüzden toplumun çok renkli kesimlerinden destek almıştınız. Hatta bu öyle bir destekti ki, sizlerle aynı masaya bile oturmaz denilen kimseler, sizin için çabalıyor, sıkıntılar çekiyor, yeni zorluklar yaşıyordu.<br />
Her zorlu aşama, sizi biraz daha güçlendiriyor, güçlendikçe millet ile buluşmada zenginleşiyor ve artıyordu. Gerçekten de imrenilecek bir şeyler oluyordu. Yıllar yılı ötekileştirilenler, bu yeni halden memnundu. O yüzden hataları görmezden geliyorlar, şunun bunun hatırına susalım, gereken uyarıyı yapalım diyorlardı. Yapıyorlardı; zira dinleyen vardı, kulak kabartan vardı, umursamayan vardı, önemseyen vardı, dinlediklerine göre eksiklerin giderilmesi vardı.<br />
Sonra güç iyice arttı. <br />
Bu kez kendi gücünün getirdiği “Ben bilirim” kibrinin içinde size o gücü veren milletten uzaklaşmaya başladınız. Millet ile aranıza başkalarını aldınız. Hep iddia ettiğiniz yoksulları, kimsesizleri, zar- zor geçinenleri, sizinle aynı düşünce de olmayanları ötekileştirmeye başladınız. Parayla tanışmanın absürd çarpılmışlığı ile herkese tepeden bakmayı marifet saydınız. Hem isminizde yer verdiğiniz ve hep iddia ettiğiniz ADALET ilk vazgeçtiğiniz şey oldu. <br />
Ötekileştirilmiş insanların haklarını savunmayı bırakıp, bir kısım gurupların çıkarlarına hizmet etmeye başladınız. <br />
Bu guruplar zaten birbirlerine karşıda çatışma halinde idi. Ona rağmen diğer gurup öne çıkmasın diye nice ahlaksız, haksız ve adaletsiz tavırlara sessiz kaldılar. O sessizlikleri takdir edilmek sandınız. Bu aldanışınız sizin en büyük sermayeniz oldu. Bu sermayeyi öyle sömürdünüz ki; “Aya dört şeritli yol yaptık desek, bizi alkışlayacak insanımız var” kibrini sergilediniz. <br />
Yandaşın yanında yer almayı, adaletten daha çok önemsediniz.<br />
Bir zamanlar, “BU İNSANLIĞA SIĞAR MI?” siteminde bulunduğunuz ne varsa, hepsini birer birer hem de fazlasıyla yapmaya başladınız. <br />
Allah’ın can verip yaşam hakkı tanıdığı varlıklara, siz o hakkı çok gördünüz.<br />
Bir kimse size darlığını aktardığında veya uğradığı haksızlığı dile getirdiğinde “yol yaptık” dediniz. Yol yapmayı hak’tan önemli saydınız.<br />
Bu alaycı üslup, bu tepeden bakış, bu kendi yanlışlarını umursamayıp başkalarının yanlışlarını göğe çıkaracak kadar kınama azmi, sizi kibrin içinde boğdu.<br />
Para ve makam ve maalesef kadın üçleminde sınıfta kaldınız.<br />
Bugün insanlar geçim zorluğundan bahsederken bile alay eden üslübu kullanmanız veya bu üslubu kullanan kimseleri takdir etmeniz bile bu milletten neden uzak olduğunuzun en büyük delili. <br />
“Ekmek alamıyorsan, simit ye”<br />
“Et alamıyorsan, kuzu kes”<br />
Diyenleri alkışladınız.<br />
Trollerin, cahillerin, ikiyüzlülerin sizden olmayanlara “laf sokmasını” adil olmaktan, hakkı yerine getirmekten daha çok önemsediniz. <br />
İşin doğrusunu bırakıp, BİZDEN OLAN OLMAYAN ayrımcılığına düştünüz.<br />
2000 yılı öncesinde sitem ettiğiniz ne varsa hepsini kat be kat fazlasıyla yaptınız… O yıllar öncesinden “ötekileştirilmiş insan” sayısının kat be kat fazlası insanı ötekileştirdiniz.<br />
Her ittiğiniz, sırtınızı döndüğünüz, insan yurduna koymadığınız kim varsa hepsi karşınıza geçti. <br />
Dünün sürekli güçleneni iken, bugünün sürekli zayıflayanı oldunuz.<br />
Bir müddet işe yarayan algılarda yaramıyor.<br />
Bir müddet işe yarayan hamasi söylemlerde yaramıyor.<br />
Ne söylemleriniz ne de hamasetiniz HALKTAN, MİLLETTEN YANA DEĞİL. <br />
Gün boyu kullandığınız telefonun şarjı nasıl bitiyorsa, sizlerde şarjınızı bitirdiniz. Şarjı biten telefonu şarja takarlar bilirsiniz ancak sizin şarjınızın millet olduğunu unuttunuz.<br />
Milletten uzaklaşmakla enerjiniz, inancınız, gelecek umudunuz birer birer çözüldü<br />
Bu çözülmenin geri dönüşü yok, bilesiniz.]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/cozulme/217/</link>
<pubDate>Sat, 15 Jan 2022 14:16:57 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bİ SUSUN ARTIK!</title>
<content:encoded><![CDATA[Dervişin birine yaklaşmış adam sormuş;<br />
-Ben çok yoksulum bir çaresi var mı? Demiş<br />
Derviş;<br />
-40 gün sabredeceksin, cevabını vermiş.<br />
Adam bu kez umutla;<br />
-40 gün sonra yoksulluktan kurtulur muyum? Diye sormuş <br />
Derviş cevabı;<br />
-Hayır alışırsın, olmuş<br />
<br />
&&&<br />
<br />
2018 yılından itibaren başlayan ekonomik sıkıntıya insanımız bir nebzede olsa alışmıştı.<br />
2017 yılında ki fiyatlar 2018 de yüzde 27 ila yüzde 72 arasında artmıştı.<br />
Ona rağmen o gün yapılan zamların aralıklarla olması, miktarların parça parça ve küçük olarak zamana yayılması etkisini hissettirmemişti.<br />
Bugün ki süreçte ise ciddi düzeyde vatandaşı olumsuz etkiliyor.<br />
Bunun iki sebebi oldu.<br />
İlki asgari ücrete yapılan zam miktarı, benzer miktarda emeklilere ve diğer çalışanlara da zam beklentisini oluşturdu. <br />
Bu gerçekleşmedi. <br />
Ancak, ürün ve hizmetlere yapılan zamlar ise devam etti.<br />
Alım gücünü aldığı maaş zammına rağmen yitiren insanımızın tepkisi de çaresizliği oranında arttı. <br />
<br />
&&&<br />
<br />
Her yerde geçim sıkıntısından söz eden ve bunu hangi merciden birini görürse ileten insanımıza farklı ve bazıları alaycı ifadeler içeren cevaplar veriliyor.<br />
Bir dönem bir kişi ekonomik zorluk çekiyorum dese, “Telefonunu çıkar” deniliyordu. En son bunu söyleyen birinin ağzına telefon sokulunca, bu söylemi duymaz olduk.<br />
Yeni dönemde, ekmeğinde simitinde fiyatından habersiz bilgeliğini gösteren bir şöhretli kişinin  “Ekmek alamayan simit yesin” çıkışının ardından bir siyasetçinin de “Et alamıyorsan, kuzu kes” tavsiyesi dile dolandı. <br />
İnsanımıza yol göstermek veya geçici de olsa manen destek vermesi gerekenlerin, bu tür çıkışları desteklemeleri ise hem tepkiyi artıyor hem de gösterilebilecek sabrı, öfkeye çeviriyor.<br />
Bir çare bulamıyorsunuz bari en azından sessiz kalın.<br />
Sessizde kalamıyorsanız, insanlarla dalga geçer gibi beyanlarda bulunacaksanız çıkın dağa tepeye orda bağırın.<br />
Lakin insanlarla dalga geçer gibi sözleri söyleyerek aptal yerine koymayın.<br />
Bugün gündem için kim neyi konuşursa konuşsun, alım gücünün zayıflığı o gündeme maya tutturmuyor.<br />
Yapay konular ile işi unutturup “alıştırma” faslına geçilmek istense de, buna alışılması bile mümkün olmayan bir çıkmazın yaşandığını herkesin görmesi gerekiyor.<br />
Davul çalıp, halay çekip kutlama yapmakla ekonominin düzelmeyeceğini herkes biliyor. Evinin ihtiyaçlarını karşılayamayan kimseye siz istedğiniz kadar fraklı algı çalışması yapın, tutmaz, tutturamazsınız.<br />
Bu yüzden, bırakın insanlar yaşadıkları yangını dile getirsinler.<br />
Bırakın insanlar kendi çilesini bari keyfiyle yaşasın.<br />
Bi susun artık!]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/bi-susun-artik/216/</link>
<pubDate>Tue, 11 Jan 2022 16:11:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>OKULLAR AÇILIRKEN  KIRMIZI NAYLON AYAKKABI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kırmızı naylon ayakkabımla çok sevinçliyim, yerimde duramıyorum. Ayağıma giyiyorum tekrar çıkarıyorum, istemiyorum kirlenmesini. Yarın okul açılacak, arkadaşlarımın da görmesini istiyorum. Büyükçe bir kayanın üstüne çıkıyorum, önce sağ ayağıma giydiğim naylon ayakkabımı ayağımla birlikte öne doğru uzatıp üst yüzeyine, daha sonra ayağımı yanlara döndürerek yandan görünüşlerine bakıyorum...Sol ayakkabımı da ayağıma giydikten sonra sağ ayağıma yaptığım gibi bunu da ileri uzatarak yandan üstten görünüşüne bakıyorum. Kırmızı naylon ayakkabıma hayranlığım bir kat daha artıyor. “İyi ki, babamın istememesine rağmen kırmızı renk seçmişim!” diyorum, içimden...</p>

<p> </p>

<p>Daha sonra ellerimi belime koyup halay çeker gibi yapıyorum, kırmızı naylon ayakkabılı ayaklarımı bir ileri uzatıp bir geri çekerek...Davul zurna ortada, ben seyircilerin karşısındayım. Davulun her dum dum demesinde kırmızı naylon ayakkabılı ayağımı ileri uzatıp, geri çekerken, yumuşacık üstlerinde yaylanıyorum. Kollarımı kanatlanmış gibi açıp havaya kaldırıyorum uçacak gibiyim, “deyt deyt!” diye bağırırken elimde mendille havaya zıplayıp, yere çöküyorum tekrar yukarı fırladığımda seyircilerin de görüp imrenmelerini, kırmızı naylon ayakkabıma baktıkça bana gıpta etmelerini istiyorum...</p>

<p> </p>

<p>Akpınar pazarında *Kel Terzi*den Salı günü, kırmızı ayakkabımla birlikte aldığımız gri zemin üzerine, siyah çizgili askılı *Çalı Koparan* pantolonum da üstümde…Kel Terzi, “Bu daha kayiş takamaz, bu yaşlarda askılı pontul daha gullanılışlı olur, Hacı Ağa” diyor, Yerde tezgâh niyetine serili, palanın üstünden büyük bir beceriyle karşı tarafa atlarken kıkır kıkır gülüyor…Bu Çalı Koparan’lar sanki biz köy çocukları için özel dokunmuş kaba, sağlam…Çalıya takıyorsun, çalı dalından kopuyor pantolonunla birlikte geliyor da bu pantolonlar yırtılmıyor!</p>

<p>Ya o kokusu, nasıl anlatsam bilemiyorum; biraz küf, biraz rutubet, biraz petrol, biraz toprak biraz da diken terzinin teri karışımı kekremsi bir şey?</p>

<p> </p>

<p>Kara önlüğümü giyip, belini bağlıyorum. Beyaz naylon yakamı boynuma takıyorum. Boynum, bu beyaz naylon yakalar çıkalı epeyce rahatsız. Tik oluştu, durup dururken aniden boynumu hızlı bir şekilde birilerine işaret veriyormuşum gibi üst üste sağ tarafa kırıyorum…Havalar soğuduğunda sertleşip, yer yer boynumu kesiyor…Çıt çıt’ lı naylon yakalar çıkalı, yakaları önlüğe iliklemeden kurtulduk ancak, boğuşurken sağa sola kaydığından öğretmenden azar işitiyoruz…</p>

<p> </p>

<p>Kafa üç numara traşlı…Berber Daştan’ın saç sakal müşterisinin yanında araya sıkıştırıp, ayaküstü kırkıp savuşturmasından olmalı ki, sağı solu bile toplanmamış, ensemin boz tüyleri güneş ışığında cıvıldaşıyor…</p>

<p> </p>

<p>Bu kısa ömüre çok darbe sığdırmış olan başım yer yer çentikler içinde… Çentiğin her biri, kesiğin, çizginin her biri acı bir anının eseri…Bazıları kuş yuvası almak isterken düştüğüm ağaçla ilgili bir anıma aitken, bazıları mahalle, köy sapan dövüşlerinde aldığım darbelerle yediğim taşın izlerini taşıyor…Bazıları ise, eşek yarışlarında eşekten düşerek aldığım yaranın çizgileri! i</p>

<p> </p>

<p>Köy okulları, erken kapanıp geç açıldığından bostanlar bozulmuş, bağlar kaynatılmış, köftürler yapılıp, iğdeler cevizler, elmalar toplanmış, hatta koçlar kınalanıp davara</p>

<p>katılmış…Önlüklerimizin cepleri epeyce büyük…Herkesin cebinde, okulun ilk günü çeşitli yiyecekler dolu. Kimisinde kavurga, kimisinde içi nohutlu hedik, kiminin cebinde erik zerdali çirleri, iğdeler…Herkes birbirine karşı oldukça cömert…</p>

<p> </p>

<p>Kuş yuvaları, elma ağaçları, üzüm bağları, bahara kadar rahat…Göçmen kuşlar çoktan gitti. Kara kargalar öbek öbek yüzlercesi bir arada. Binlercesi bir araya toplanmış sığırcık kuşları gökyüzünde oyunlar oynayıp, şekiller çizerek gösteri yapıyorlar…</p>

<p> </p>

<p>Kanlı göldeki, Ilıman’daki çağlayanların, Acer Çeşme, Sarı Taş, Çiftçi Pınarı çeşmelerinin suları soğuyup, renkleri değişti…Su başları ıssız, çeşmeler kimsesiz…Arazi çeşmelerinin yalaklarından rüzgârın savurduğu sular hüznün, yalnızlığın, türküsünü söylüyor…</p>

<p> </p>

<p>Okulun önünde sıra oluşturuyoruz. Öğretmenimizin karşısında, öğretmenimizin öncülüğünde; *İSTİKLÂL MARŞI*nı okuyoruz. Çeşmede, su keşiği için birbiriyle dövüşen kadınlar, İstiklâl Marşını duyduklarında hazırola geçip, dövüşü bırakıyor, bilen bize eşlik ediyor…</p>

<p> </p>

<p>Abbas Emmi’nin Haydar, daha okulun ilk günü ilk saatinde Şefikle boğuşurken düşerek kafasını yarıyor, yara epeyce derin olduğundan öğretmen eve gönderiyor. Sultan Ebe yaraya tuzlu tereyağ basmış, evde bulabildiği kırmızı bir bez parçasını da yukardan aşağı başından dolandırarak çenesinin altından bağlayıp tekrar okula gönderiyor. Haydar şimdi sınıfın en arka sırasında başında kırmızı bez parçasıyla; *ÇİNGEN KÂHYASI* gibi, toprağa çömelmiş büyüklerinin sabrıyla oturuyor!</p>

<p> </p>

<p>Ailelerimizin yaptığı bizlerin’de yapılırken gücümüz oranında yardım ettiğimiz ahırdan bozma, beş sınıf bir arada okulumuz biraz sonra dağılacak. Öğretmen beş sınıfı nasıl bir arada okutacağının planlarını yaparken, bizler, köylerinde okul olmadığı için bizim köye okula gelen *Taşkovan, Çelebi Uşağı* gibi köylerin çocuklarıyla, köylerine gidiş yolunda sapan taşı dövüşüne başlayacağız, yarılan kafalarımıza birer çentik daha atılacak!</p>

<p> </p>

<p>Türkiye’de, Avrupa’da okullar CORONA koşullarında açıldı. Pırıl pırıl, cıvıl cıvıl çocukların her biri gökyüzünde *SAMANYOLU* galaksisinin yıldızları gibi her biri muhteşem renkli, muhteşem pırıltılı…Sırtlarında, madenci küfesi ağırlığında çantalarla, okulun merdivenlerini zorlanarak tırmanıyorlar…</p>

<p> </p>

<p>Köylerde 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren, 60’lı, 70’li yıllarda büyük masraflar edilerek yapılan okullar şehirlere göçler nedeniyle kapatıldı! *Taşımalı Sistem* denilen bir sistemle köy çocukları kasabalara, şehirlere taşınıyor. Köyler öğretmensiz ışıklarını kaybettiler…Köy okullarının *Merkez Köyler* oluşturularak yeniden açılması elzemdir!</p>

<p> </p>

<p>Yeni Eğitim Öğretim yılında, tüm öğrencilerle öğretmenlere, öğrenci velilerine sağlıklı başarılı bir öğretim yılı diliyorum.</p>
]]></content:encoded>
<author>Cemal Kayı</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/cemal-kayi/okullar-acilirken-kirmizi-naylon-ayakkabi/215/</link>
<pubDate>Mon, 06 Sep 2021 21:29:48 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÇOCUKLUĞUMUN  KURBAN BAYRAMLARI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>*İYİ BAYRAMLAR*</p>

<p>Çocukluğumun Bahar'la buluşan bayramlarını anımsarım. Havalar sıcak, sırtımız pek, karnımız tok. Dizkapağımıza kadar çıkan her tür kır çiçeği karışımı ıslak çayırlar, dağ çimenleri üstünde yumuşacık kısa otlarla kaplı çoban yastıkları...</p>

<p>Çoban yastıklarının üzerine sırt üstü uzanıp, ellerimizi başımızın altına koyup sınırsız gök yüzünde, ta yukarlarda bir kaybolup bir çıkan bulutların arasından imrenerek özgürce süzülüşünü seyrettiğimiz koca kanatlı kara kartallar...Daha aşağılarda gelinciklerle, uzun ince mor çiçeklerle kaplı tarlalar üzerinde çığlık çığlığa tarla kuşlarını kovalayan atmacalar, doğanlar...</p>

<p>Elimizde kurban için kesilen dananın yüzülerek çıkartılıp kurumaya bırakılmış kuzuları ürkütmede sopa yerine kullanacağımız dana kuyrukları...</p>

<p>Günlerce yağıp aylarca yatan, bazen toprak damların pencere boyu yüksekliğine çıkan karların, havaların ısınıp, Kabayel'in esmesiyle yavaş yavaş eriyerek toprağa verdiği bereketin sonucu her dereden baharla birlikte minik çağıltılarla akarken, güneş ışığı altında gümüş gibi parlayan ak köpüklü aceleci pınar suları...</p>

<p>Pınarların çevresindeki bir taş kovuğundan çıkıp yavaş yavaş giderken öksüz oğlak sesi gibi ince titrek sesler çıkararak, kendine eş arayan kaplumbağalar...</p>

<p>Daha yukarda sırta doğru otların seyreldiği, toprağın renk değiştirerek çakıl taşlarıyla karıştığı bölümlerde, birden önünüzden kalkıp sizi korkutup sıçratan, yuvasının üstünde uzun süre yatmaktan kanatları, bacakları uyuşup uçamayan kınalı keklikler...</p>

<p>Aşağıdan geçen öz'ün çevresindeki anıza bırakılmış tarlalardan, tarla sınırlarından otların arasından fırlayan çeşitli renklerde tarla kuşlarının, yumuşacık kuru otlardan yaptıkları küçük küçük yuvaların içinde mavi, yeşil, pembe benekli minnacık yumurtaları...</p>

<p>İlkbahar selleriyle başını taştan taşa vurmuş, bağırıp çağırmış, bazen köpürüp hiddetlenmiş bazen ağlamış, çevresine zarar verip tarlalardaki mahsulleri basıp intikam almış çay, şimdi hızı kesilip yorulmuş, verdiği zararın utancıyla yatışmış hafif rüzgarda şarkılar göndererek özür diliyor…Çevresinde bağlar bahçeler, kavaklıklar...Bağlarda bahçelerde, meyve ağaçları, elmalar armutlar zerdaliler, üzüm asmaları, asmanın başında kumları öbek öbek yukarı fırlatarak kaynayan berrak pınarlar, bu pınarların toplandığı göllerde, akşam siz terk edip giderken kurbağaların birbirlerine aşk çağrıları…Tepeden aşarken bile duyabileceğiniz yılanın ağzındaki kurbağanın çığlıkları...</p>

<p>El öpme ve ziyaretlerin bitiminden hemen sonra bağlara bahçelere koşuşturduğumuz, çocukluk arkadaşlarımız…</p>

<p>İlkbaharda soğuk suyuna girip hastalandığınız göller, söğütten dilli düdükler, kavallar...Bahçeden bahçeye, öttürülen söğüt kabuğundan boru sesleri…Yaban böğürtlenlerinin, söğütlerin, bahçe duvarlarının arasında ummadığınız zamanlarda karşılaştığınız arkadaşlarınız, yeni yeni oyunlar...</p>

<p>Bizler mi eskidik, bayramlar mı değişti? Bayram sabahlarının tatlı telaşlarını bulamıyorum evlerde evimde…Nerede bayram günü giyilmek için *Kel Terzi*’den, *Tilki Ali*’den alınan ve hep belimden düşen çalıkoparan pantolonum, beyaz naylon gömleğim, naylon ayakkabılarım onların bedenime ruhuma sinen özlemini çektiğim kokuları…</p>
]]></content:encoded>
<author>Cemal Kayı</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/cemal-kayi/cocuklugumun-kurban-bayramlari/214/</link>
<pubDate>Tue, 20 Jul 2021 20:35:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SUÇ DUYURUSU VİCDANLARDA GEÇMEZ</title>
<content:encoded><![CDATA[ <br />
Gün geçmiyor ki bir gariplik yaşanmasın.<br />
Her gün tuhaf şeyler duyuyoruz. Bunların arasında yok olmaz dediğimiz şeyler oluyor. <br />
Veya bu da mı oldu dediğimiz şeyler<br />
İşte onlardan birisi; Belediye Meclis Üyesi vazifesi olan denetim görevini yerine getirdiği için hakkında suç duyurusunda bulunulması<br />
Bir yönetim düşünün; denetlenmekten rahatsız duysun<br />
Bir yönetim düşünün; şeffaflığın en önemli kriteri olan denetlenmekten rahatsız olsun<br />
Bir yönetim düşünün; hesap sorulmasından veya yaptıkları işler nedeniyle sorgulanmaktan çekinsin<br />
Bir yönetim düşünün; halkın oylarıyla seçilmiş, asıl görevi denetim olan bir Meclis Üyesinin “tek başına denetim yaptı” diye hakkında suç duyurusunda bulunsun.<br />
Bir yönetim bunlardan rahatsızsa, yeteri kadar şeffaf değildir.<br />
Halka vatandaşına karşı hesap verebilir özelliğini korumamaktadır.<br />
Tek seçilmiş kendisini görerek bütün hakların sahibi kendini saymaktadır.<br />
Elindeki yönetim gücünü, denetim gücüne karşı hesap verebilir hale getirmemiş demektir.<br />
<br />
<br />
<br />
MHP’li Belediye Meclis Üyesi Murat Tanır’ı basın toplantısında dinlerken şerh koyduğu Halfeli suyu, MKE arsasına villa yapılması konularında ki duruşunu takdir ettim. Haberde detaylarını mutlaka okuyacaksınız.<br />
Tanır; suç duyurusu karşısında yaptığı toplantıda şunu söyledi;<br />
“Saygılı Belediye seçimlerini ikinci dönem Dürüst Başkan sloganı ile kazandı. Dürüstlük halkın hakkını korumakla olur”<br />
Kilit söz “HALKIN HAKKI”<br />
Tanır, çıkıp bu kriter içerisinde şerh koyarak ve denetim yaparak halkın hakkını korumaya çalışırken, belediye yönetimi, suç duyurusu yerine yanına katılıp denetimleri daha açık ve ne merak edilmişse hepsini daha anlaşılır biçimde kamuoyu ile paylaşmalıydı.<br />
Paylaştı mı?<br />
Hayır<br />
Ya ne yaptı?<br />
Suç duyurusunda bulundu.<br />
Bu suç duyurusu kendi cenahlarından haklı olarak görülebilir ancak, toplum vicdanında lekeler oluşturur.<br />
Vicdanların rahatlaması ancak Belediye yönetiminin çıkıp bu şerh konulan konularla ilgili açık aleni ve bütün hesapları bilgileri paylaşmasıyla mümkündür.<br />
Bu şehrin insanı sessiz olabilir ancak, yapılanları da gayet açık biçimde sorgulayacak vicdana sahiptir.<br />
Kırıkkale halkının vicdanı bu kez MHP’li Meclis yüesi Murat Tanır tarafından seslendirilmiştir.<br />
Belediye yönetimi de aynı hassasiyeti gösteriyorsa, Türkiye’de bir başka örenği bulunmayan suç duyurusu yerine toplumu bilgilendirmeyi seçmeli…<br />
Son söz Belediye Meclis üyelerine…<br />
Meclisinizin mensubuna sahip çıkın. Partizanlık veya çıkarcılık yerine, HALKTAN ve HAKTAN yana tavır koyun.<br />
Unutmayın en önemli mahkeme Kırıkkale insanının vicdanıdır…<br />
 ]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/suc-duyurusu-vicdanlarda-gecmez/213/</link>
<pubDate>Wed, 23 Jun 2021 16:46:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>GÖÇ VE ÖLÜM!</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluğumda kuşluk vakti kuzuları eve getirip, köyün alt kısmında bulunan Kanlıgöl’de yüzer, çevresinde bulunan bağlardan bostanlardan da yolar, karnımızı doyururduk. Su içinde saatlerce kalıp oynayıp yüzmek, hareket etmek bizi iyice yorar ellerimizin ayaklarımızın derisini buruştururdu. İkindi güneşi fersiz de olsa güneşe karşı köye doğru tekrar yürüdüğümüzde takatimiz kesilir, güneş ışıkları kulaklarımızı, burnumuzun üstünü kurutur, kahverengili morlu lekeler oluştururdu…Gücümüzün kesilip bir birimize dayanarak köyün altına kadar geldiğimiz bir gün, Gamer’in Ahmet’in oğlu Dursun’un evinin önünde bir kamyon ve kamyonun yanında da epeyce bir kalabalık gördük. Gördüğümüz kamyon bizi yeniden canlandırdı. Gidip ne olduğunu öğrenmek, kırmızı kamyonun karoserini, tekerleklerini okşamak, merdivenine tırmanıp sürücünün oturduğu yere, oturduğu zaman önünde kalan çeşitli göstergelere bakmak, toprak kokusuyla karışık havada asılı kalan katranımsı mazot kokusunu içimize çekip o coşkuyu yaşamak için koşarak kamyonun bulunduğu eve geldik.</p>

<p>Gamer’in Ahmet’in oğlu Dursun, şehre göçüyordu. Yakın akrabalar, konu komşu birikmiş, yüzlerde cenaze evlerinde görülen hüzün vardı. Ailenin yetişkinleri çok az konuşarak evden kamyona bir gün önceden belki de daha önceden yavaş yavaş toprak evin her köşesinde, her eşiğinde gözlerini bir birinden kaçırarak ağlayarak hazırladıkları yükleri bir bir kamyona taşıyorlar, asıl ağıtlarını üzünçlerini yüreklerinde kamyon yükleninceye kadar zor bekletiyorlar gibi kamyonla ev arasında başları yerde gidip geliyorlardı…Kamyonun çevresini sarıp vedalaşmak için bekleyen köyün büyükleri de aslında bu gibi durumlarda ne konuşulacağını bilemediklerinden ilgisiz cümlelerle birbirine birşeyler anlattıklarını sanıyorlar, sesleri dipsiz kuyuda yankılanır gibi kesik kesik gidip geliyordu… Kamyon kasasının en önüne yatak yorgan, minder yastık gibi eşyalar aralara mutfak malzemeleri, sofra sinisi ekmek tahtası vb. sıkıştırıp, üstünü kilimle örttüler. Ezilmemesi için olacak tezekleri en üste yerleştirip kamyonun kasasının en önünden başlayıp arkaya kadar çaprazlamasına bağladılar. Kasanın arka tarafını ailenin oturması için boş bıraktılar…</p>

<p>Kamyon sürücüsünün kamyonun her tarafını kontrol edip, * Haydi binin, hazırız! Karanlık basmadan yola çıkalım.* demesiyle göç edenlerle göç edenlerin köyde kalan yakınları, komşuları yüreklerinde beklettikleri acıları, hüzünleri ağıtlar halinde dışarı saldılar…Göç acısı, ayrılık acısı bir perde olup önce kamyon ve çevresini daha sonra köyün üstünü kapattı…Şimdi ne horozlar ötüyor ne de köpekler havlıyordu. Bir bilinmeze, bir karanlığa, bir görünmeze doğru gidilecekti…Sabah kalktıklarında evin önündeki anbarı, yerli yersiz öterek tavukları kovalayan çil horozu, komşuya emanet ettikleri Karabaş’ı göremeyeceklerdi. Sığır güdenin; *Ho ho ho, haydin sığır gidiyo, ho ho ho haydin sığır gidiyo!* diyen sesini duyamayacak, sığır güdenin ekmek toplayan karısı kapılarına gelemeyecek, dedi kodu edemeyip, komşularını çekiştiremeyecektiler..</p>

<p>Akraba olsun olmasın herkes duygulandı. Sadece kamyon sürücüsü metin, ketumdu. Kimbilir o da hangi zamanda hangi köyden yine böyle geçmişini, ayak izlerini anılarını, akrabalarını, arkadaşlarını köyünde bırakarak, aynı duygular içinde aynı korku ve hüzünle şimdiki göçünü götürdüğü şehre gelmişti…Kimbilir bunun gibi kaç defa köyden şehire, şehirden şehire göç taşımış ta ondan yüreği nasır bağlamıştı…Ya da dışarı belli etmese de her seferinde bu göçen insanlarla kendi göç acısını yeniden yaşıyordu bilinmez!</p>

<p>Anneannemlerin şehre göçtüğünde daha da küçüktüm. Annem anneannem, teyzelerim birbirine sarılıp ağlamışlar, yaşım gereği ilgisiz ilgisiz bakıp neden ağladıklarını bir türlü çözememiştim. Ta ki ertesi sabah birlikte oynadığım yaşıtım olan teyzemin yokluğunu hissedinceye dek…Anılarımda bu göçle ilgili yanımızda bıraktıkları koskocaman bir ev ve önündeki yaşlı iğde ağacı vardır…</p>

<p>Ölümle göçün aynı olduğunu düşünürüm hep. Çünkü, göç’ te bir ayrılıktır. İkisinde de bir bilinmezlik, ikisinde de bir korku, ikisinde de bir kayboluş vardır. Ne kadar inançlı olursanız olun, ölüm korkutucudur, soğuktur. Bir bilinmeze yolculuktur…Bir yok oluştur…Evin köşesinde bir koltuğun boş kalması, sofradan bir tabağın yok olmasıdır…</p>

<p>Suriye’den, Irak’tan, Afganistandan, İrandan Dünyanın çeşitli yerlerinden göçler geliyor, aileler geliyor, ülkemize sığınıyor…Ya da daha güvenli, daha huzurlu daha yaşanılır bir ülkeye geçmek için ülkemizi basamak olarak kulananlar var. Ard niyetlileri saymazsak, bunların bir çoğunun ülkesinde evi, işi, yanan bir ateşi, tüten bir ocağı vardı…Kolaymıdır geçmişinizin üstüne bir sünger çekerek, varlığınızı bir bohçaya, ya da bir valize dolduracak kadar küçülterek, ateşin ihanetin, ölüm kusan silahların altında bir bilinmeze doğru yola çıkmak, göçmek! Kolaymıdır, öpmeye koklamaya kıyamadığınız çocuklarınızı, eşinizi sevgilinizi annenizi, babanızı Akdenizin karanlık sularında tanrılara kurban vermek! Kolaymıdır aşağılanmak…Kolaymıdır hor görülmek, ezilmek, rencide edilmek, iğfal edilmek…</p>

<p>Emperyaistler parsa kapmak peşinde! Emperyalistler ülkelerin sınırlarını değiştirip devletçikler yaratarak daha kolay yönetmek peşinde…Emperyalistler dünyaya hakim olmak, kendi dinini, kendi dilini kendi adını yaymak peşinde…Emperyalistler, enerji kaynaklarının, Emperyalistler kıymetli madenlerin peşinde…Kendilerine taşeronlar, yerli işbirlikçiler bulma peşinde…Yağmalama yok etme tarih sahnesinden silme peşinde…</p>

<p>Suriye, Suriyeli için en iyi çözüm; komşu ülke liderlerinin o ülkenin liderini tanıyıp bir masaya oturup, barışarak, o lidere (ESAD) yardımcı olup, ülkemizde ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yok olan, ezilen hor görülen, sürünen, sürülen Suriye halkının tekrar ülkesine dönmesidir…Henüz geç kalınmış değildir. Türkiye’de hükümetin Suriyeliler için harcadığı kırk milyar dolar, eğer SURİYE devletine hibe olarak verilseydi, belki de Suriye kalkınmasını tamamlardı…</p>

<p>SURİYENİN,SURİYELİLERİN, TÜRKİYENİN VE BÖLGENİN KURTULUŞU, SURİYELİLERİN ÜLKELERİNE GERİ DÖNMELERİDİR…</p>

<p> </p>

<p>Saygılarımla…</p>
]]></content:encoded>
<author>Cemal Kayı</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/cemal-kayi/goc-ve-olum/212/</link>
<pubDate>Fri, 16 Apr 2021 21:07:20 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>CAN VE KAPLAN'A BİR SORU KABİL'İN YOLLARINI KİM YAPTI?</title>
<content:encoded><![CDATA[Bugün herkesin kullandığı sosyal medya alanları var. Twitter, facebook ve instagram üzerinde herkes birşeyler paylaşıyor. Paylaşımı yaparken, doğruluğunu araştırıp sorgulayarak paylaşım yapanlar olduğu gibi, önüne gelen şeyi kendi ruhunu okşadığı için ergen yaklaşımı içinde paylaşanlarda var. Bunu en çok troller yapıyor. <br />
Bir ergen veya trol için birşeyin doğru olup olmamasının önemi olmuyor. Yeter ki, karşısındaki kişileri yaralayacak veya kendi yandaşlarını ikna edecek bir şey olsun.<br />
Siyasetçilerimizde sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorlar. Bu süreci kimi kendisi yürütüyor, kimileri ise danışmanları aracılığı ile yapmaya çalışıyor.<br />
22. 24. 25. 26. 27. Dönem Kırıkkale Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Başkanvekili olan Ramazan Can’da sosyal medyayı aktif kullanan siyasetçilerimizden birisi. <br />
Can’ın paylaşımlarını 5 dönemdir milletvekili olması ve adalet Komisyonu gibi önemli bir yerde başkanvekilliği yapması nedeniyle takip ediyorum.<br />
Twitter da birçok paylaşımını genel başkanlarını etiketleyerek yapıyor. Bu etiketleme, o kişinin görmesini istediği için yapılan bir yöntemdir. Can’ın bu konuda ki hassasiyetini twitter hesabını takip edenler bilir. <br />
Ancak en son Facebook hesabında Milletvekili Ramazan Can bir paylaşım yaptı. Bu paylaşımda “Bakınız gençler; Eski #Türkiye manzaraları.” başlığını kullandı. <br />
Can’ın burada paylaştığı ve eski Türkiye dediği yol fotoğrafı Afganistan’ın Kabil ve Kandahar şehirleri arasında ki yolun fotoğrafı olmasını ise bir haber sitesi haberleştirdi. <br />
Can gibi tecrübeli bir milletvekilinin, teyit.org tarafından yalanlanmış bir fotoğrafı Türkiye diye kullanması, yanlış bilgi vermesi ve başka ülkenin kötü yolunu alarak paylaşması haklı olarak tepkilere de sebep oldu. <br />
Bir milletvekili trol yaklaşımı içinde önüne gelen fotoğrafı veya bilgiyi doğruluğu araştırmadan paylaşırsa, bu milletvekili de “Adalet Komisyonu başkanvekili” ise o zaman “doğruluk” noktasında düştüğü durumu iyi analiz etmek gerekir. <br />
Milletvekili trollük yapamaz, yapmamalı…<br />
Milletvekili ergenler gibi önüne gelenin doğruluğu araştırmadan paylaşımda bulunamaz, bulunmamalı…<br />
Milletvekili toplumun bir kesimini suçlayan veya beceriksiz ilan eden bir şeyi incelemeden, sorgulamadan dile getiremez, getirmemeli…<br />
Milletvekili Can bu hataya düşmüş, ancak gecenin yarısına doğru Ak Parti İl Başkanı Mustafa Kaplan’ın sosyal medya hesabı facebookta yaptığı bir paylaşım ise daha da dikkat çekici.<br />
Türkiye’de bulunmayan bir yolu, Türkiye de ki bir yolmuş gibi Milletvekili Ramazan Can’ın paylaşımını “Milletvekilimizin bahse konu paylaşımı, 19 yıldır mensubu olduğu AK Parti'nin milletine olan hizmetinin sadece küçük bir yansımasıdır” cümlesi ile savunması ise başka bir siyasi hatadır. <br />
Eğer konu böyle değerlendirilirse;<br />
Ak Parti’nin yaptığını söylediği her hizmet, Can’ın paylaşımında yer alan foto gibi, gerçeği yansıtmayan şeylerden mi oluşuyor diye sorarlar….<br />
Ki Kaplan’ın açıklamasının hiçbir yerinde o fotoğraf Türkiye’de şuraya aittir iddiası bulunmuyor. Öyleyse niye savunuyorsunuz ki?<br />
Velhasıl…<br />
Siyasetçi söylediği söze de, yaptığı davranışa da dikkat etmelidir.<br />
Bir habercinin, milletvekilinin Türkiye’den olmayan bir görüntüyü, Türkiye gibi kullanmasını değerlendiren bir haberi kusurlu değildir.<br />
Kusurlu olan, milletvekilinin Türkiye’de bulunmayan yolu, Türkiye’den bir görüntüymüşçesine paylaşmasıdır.<br />
Son soru Milletvekili Ramazan Can’a ve ak Parti İl Başkanı Mustafa Kaplan’a eski Türkiye diye paylaştığınız fotoğrafta ki yolu yani Kabil’in yolunu kim yaptı?<br />
<br />
<img height="1405" src="https://www.ayrintigazete.com/images/files/2021/04/606abc221599f.jpeg" width="1080" />]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/can-ve-kaplan-a-bir-soru-kabil-in-yollarini-kim-yapti/211/</link>
<pubDate>Mon, 05 Apr 2021 10:26:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Nişanlıya Gitmek</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>NİŞANLIYA GİTMEK</p>

<p> </p>

<p>Tahtalıkta galbur var, (a, gızım Haççanım)</p>

<p>Ak çuvalda bulgur var, (alda gel, alda gel)</p>

<p>Oğlan girdi bahçaya, (a, gızım Haççanım)</p>

<p>Yağlığında lokum var. (al da gel, al da gel)</p>

<p>Hanay evin pardısı, (a, gızım Haççanım)</p>

<p>Ardıçtan mı Çamdan mı, (bak da gel, bak da gel)</p>

<p>Gapıları açmeyor (gızım Haççanım)</p>

<p>Cavır anan evde mi. (gaç da gel, gaçda gel) Burdur. Yeşilova türküsü.</p>

<p>Hanay: Büyük konak. Pardı: Toprak damlı evlerde tavana konan kiriş, bahçe çiti.</p>

<p>Genç kızlara davetiye gönderilip analarından izin alınarak *BULGUR ÇEKİMİNE* çağrılırdı. Bu durumdan çok mutlu olan genç kızlar akşam karanlığıyla birlikte küçük kardeşlerinin eşliğinde bulgur çekimi için çağrılan evin kapısını tıklatırlardı… Köyün çeşitli mahallelerinden gelen genç kızların kimisi nişanlı kimisi ise sevgili sahibiydiler. Evin iç odalarının birinde duvarlara asılan gaz lambalarının büyüttüğü gölgeler toprak duvarlara yansırken kızlar türkü, mani söyleyerek bulgur taşını çevirirler, bulgur çekilen evden haberleri olan delikanlılar ise, birbirini iterek balkon penceresinden bulgur çekilen odadaki sevgilileriyle, nişanlılarıyla göz göze gelme olanağı bulurlarsa mutlu olurlar, mutluluklarından;*SÜTLEĞEN YEMİŞ TOSBAĞA* gibi yılışırlardı! Bazen de sessizce ve gizlice, içerden açılan evin kapısından girerek başka bir odanın kuytu karanlık bir köşesinde bir araya gelebilme şansını yakalayabildiklerinde ise, yürek çarpıntılarının sesini yan odada oturdukları yerden bulgur taşı çeviren diğer kızların türküleri manileri bastırırdı...</p>

<p>Evlenmek isteyen kişilerin birbiriyle karşılıklı olarak evlenmeyi vaad etmeleri nişanlanmak anlamına gelir. Tarihte nişanlılık ilişkilerine hemen hemen tüm toplumlarda rastlanmaktadır. Evlilik bağı olmadan önce nişanlanma sözleşmesinin yapılması eski Türk topluluklarında da görülmektedir. Eski Roma, Germen ve kilise hukuklarında nişanlanmaya yer verilmiştir. Ancak ilk dönem Arap/ İslam topluluklarında bir merasim şeklinde nişanlanmaya pek rastlanmaz.</p>

<p>Bazen nişanlıların dışında sevgililerin de buluşma olanağı olurdu... Son düğünden sonra ilk defa bir araya gelme olanağı bulan genç kızlar çok mutlu olmalılar ki; arkadaşlarıyla buluşup hasret giderirken koro halinde söyledikleri türkülerle, manilerle, seyirlik kadın oyunlarıyla gece yarısını buldururlardı…</p>

<p>Kırıkkale Lisesi birinci sınıftayken bu yılın Ağustos ayında Corona’dan kaybettiğimiz rahmetli Veli Abi beni, nişanlısının kardeşlerini tanıdığım için kuşluk vakti nişanlısının iki ev öncesine erkete (gözcü) dikmiş, başım yerde mahcubiyet içinde, mahalle kadınlarının meraklı bakışları altında bir süre bekledikten sonra orayı terk edip gitmiştim. Görevim, Veli Abinin nişanlısının kardeşlerinin eve doğru geldiklerini gördüğümde ıslık çalarak halvet halindeki Veli Abi’yi uyarmaktı! Oysa ben, ıslık çalmayı pek beceremiyordum. “Ben ıslık çalmayı bilmiyorum” dediğimde,” Olsun, en azından racona uymuş oluruz, ilerde anlatacak bir şeylerin olur!” deyip giderken sanki bu yazıyı işaret ediyordu!</p>

<p>Tacettin emmi bizim davar çobanıydı. Temmuz Ağustos aylarında kuşluk vakti davarlar (Koyun,Keçi) sağım için köye getirilirdi. Davarı karşılamak için davarların yanına geldiğim bir gün, Tacettin Emmi’yi bir takım garip hareketler içinde buldum. Pandomim oynuyor gibi, davarın geçtiği derenin karşısında</p>

<p>babasıyla birlikte başı yere eğik, evin damına tarhana seren nişanlısı Bahdile Bacıya, bir takım işaretlerle birşeyler anlatmaya çalışıyordu! Bahdile Bacı, ara sıra eğildiği yerden başını kaldırıp sallayarak isteği onaylamış oluyordu… Sol elini göz hizasında ayna gibi tutup başını sağa sola eğerek aynaya bakar gibi yapmanın; “akşam seni görmeye geleceğim ayna alayım mı? İki elini başının üstünden geçirip çenesinin altında düğümler gibi yapmanın; Sana eşarp getireyim mi? Sol elini aynaya bakar gibi tutup, değnekli olan sağ elini yüzüne sürer gibi yaptığında ise sana krem getireceğim” demek olduğunu daha sonra köyün gün gürmüş kadınlarından öğrenmiştim… Fındık, fıstık, lokum, bisküvi işareti ise elin ağıza götürülerek bir şeyler yiyormuş gibi yapılmasıydı…</p>

<p>Nişanlısı aynı köyde olmayanın işi daha da zordu. Mutlaka o köyden bir ahbap edinilecek o ahbabın yardımıyla kız anasıyla irtibat kurulup gün alınacaktı. Alınan gün için karanlık basmadan hatta gündüz gelinip, ahbabın evinde suçluymuş gibi baş yere eğik, karanlığın çökmesi beklenecek, erketenin yardımıyla nişanlı kızın evinin dış sakin bir odasında, bazen de de ahırının bir köşesinde buluşma gerçekleştirilecektir. Nişanlıyla buluşup görüşen oğlan daha sonra, şafak sökmeden ve kimseye görünmeden köyün köpeklerinin uzaktan yakından uğultusu altında, mezarlardan, yatırlardan cinden periden korkarak, karanlıkta tökezleyerek kendi köyüne ulaşılacak…</p>

<p>Nişanlılık olayı evlenecek kişilerin evlenmeden önce birbirlerini tanımaları için yapılan gizli ziyaretlerdir. Oğlan günün koşullarına ve maddi durumuna göre, nişanlısıyla buluştuğunda nişanlısına vermek için hediye götürmek zorundadır. Bu hediyeler, altın gümüş gibi takıların yanında pazardan ve ya bakkal varsa köy bakkalından alınarak hazırlanan ayna, krem, kolonya, tarak, kemer bisküvi ve lokumdan oluşur…</p>

<p>Aynı köyde iseler görüşme daha kolaydır. Birkaç gün önceden ayarlanan kız anasının oluru ile gizli bir şekilde akşam karanlığı bastıktan sonra kız evine gidilir. Ancak ne kadar gizli olursa olsun tüm köyün bu işten kesinlikle haberi olur. Kız babasının da bu işten haberi olur, ancak kız babaları haberleri yokmuş gibi davranırlar….</p>

<p>Hacı Selimli Köyünden Köşün Hacı’nın kızı Marziya, Çelebi uşağı köyünden Topal Mamed (Mehmet) ile nişanlanmıştır. Topal Mamed akşam nişanlıya gelecektir, bu durumdan köyün gençlerinin haberleri olur. Köşün Hacı’nın evinin yanında pusuya yatıp beklerler. Nihayet Topal Mamed bahçe kapısından içeri girer. Bacanağı olan Ali İrfan başta olmak üzere köyün gençleri önceden hazırladıkları çalı çırpıdan sopalarla Topal Mamed’in çevresini sarıp vurmaya başlarlar! Vurdukça bağıran Topal Mamed’in sesine köyün köpeklerinin havlaması da karışır, hangi yana hamle yapsa sopa sırtına iner. Bir çıkış yolu bulamayan Topal Mamed deliler gibi bağırmakta bahçe duvarını tırmalamaktadır! Bu patırtı gürültü devam ederken evin yazlığında (Balkon) kızın babası Köşün Hacı belirir. Bacağında uzun kaput don, sırtında gene uzun kaput göynek omuzunda iğreti duran ceketi, çökmüş avurdu ve uzamış sakalıyla ay ışığının alaca karanlığında bir hayalet gibi süzülmektedir. Balkondan başını uzatarak;</p>

<p>“ULAN ALİ’RFAN BEYLE DE OLMAZ Kİ, BU GADAR DA SIKIŞTIRILMAZ Kİ GELİR GEÇER, YOL VERİN GAÇAR!” der… Gençler geri çekilir, Topal Mamed bulduğu boşluktan gecenin alaca karanlığında ayağının aksamasına aldırmadan ok gibi dışarı fırlayarak köyünün yolunu tutar…</p>

<p> </p>

<p>Not: Geçmişte kullanılan lâkaplar, Türk halkının bir gerçeğidir. Yazıda kullandığım lâkaplarda herhangi bir aşağılama kastı gütmedim; *YİĞİT LÂKABIYLA ANILIR* derler…</p>
]]></content:encoded>
<author>Cemal Kayı</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/cemal-kayi/nisanliya-gitmek/210/</link>
<pubDate>Fri, 02 Apr 2021 21:53:49 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>HERKES BİRE TALİP</title>
<content:encoded><![CDATA[Seçimin nefesi artık ensemizde.<br />
Öyle ki siyaset ile ilgilenen herkes ya adaylık hazırlığında ya da bir ismi öne çıkarma çabası içinde. Partilerde de bu süreç ile ilgili hareketlilikler üst düzeyde. <br />
Hangi partinin genel merkezine giderseniz, orada çok renkli simaları görebiliyorsunuz. Aslında bir yandan YSK illerdeki seçim alanları, bölgeleri ile ilgili kararlarını hızla resmi gazetede yayınlarken, toplumun bu derece de bir seçim olma ihtimalini dillendirmesinin yanı sıra, yurt dışında ki ekonomi gazetelerinin, ülkede ekonomik olarak seyrin üzerine yaptıkları yorumlarda daha karanlık bir tablo çizmesi seçimin kaçınılmaz olduğunun da işareti. <br />
Geçmiş dönem seçimleri ile kıyasladığımızda bugün çok çok farklı bir manzara ile karşı karşıyayız.<br />
Önceden Ak Parti’den adaylık düşünenler listenin herhangi bir yerinde olsak yeter derdi. Şimdilerde ise herkesin derdi birinci sıraya oturmak. İkinci sırayı kimse kabul etmiyor. Hatta öyle bir şeyi hissettiği takdirde liste de yer almamak için aday adaylığından çekilmeyi bile düşünenler var. <br />
Geçmiş seçimlerde her şeyi silip süpüren partinin bu hale gelmesindeki etkenleri dile getirecek değilim. <br />
Ak Parti’de birinci sıra için mücadele de üç ana isim öne çıkıyor; Ramazan Can, Mehmet Saygılı, Nuh Dağdelen… İkinci gurupta ise; Salim Bozdemir, Abdullah Öztürk ve Mürsel Akçay isimleri var. <br />
Bunlardan hangisi birinci sıra adayı olur buna partilerin genel merkezi karar verecektir. Ancak seçecek olan seçmen olduğu için seçmene şunu sormak istiyorum. Hangisi aday olursa Ak Parti’nin oyunu en az zayiat ile kapatabilir?<br />
MHP de ise kongre öncesine kadar, Seyit Ahmet Göçer ve il Başkanı Erdal Baloğlu’nun isimleri daha önde idi. Şimdilerde MHPlilere göre, Milletvekili Halil Öztürk’ün yeniden birinci sıra adayı olacağı kesin gibi. Ancak Devlet Bahçeli’nin kime hangi ölçüyle hangi görevi verdiğini kestirmek zor. Bu yüzden MHPlilerin öngörülerine rağmen, kesinlikle şu isim birinci sıra adayı olur demek çok zor. Kırıkkale’de MHP adayını belirlerken sanırım yine uzun bir yarış olacak gibi.<br />
CHP de ise herkesimin üstünde ittifak ettiği isim milletvekili Ahmet Önal. Önal’ın vatandaş ile birebirde çok başarılı iletişim kurması onu mevcut milletvekilleri arasında öne çıkarıyor. Bu iletişimi sağlarken, gerek tavrı gerekse karşısındakine saygı duyarak hitap etmesi onu mevcut vekiller arasında en sevilen vekil haline getirdi. CHP’nin bu süreci en iyi değerlendiren milletvekillerinden birisidir Ahmet Önal. Bu yüzden de CHP listesinde birinci sırada olmasına kesin gözüyle bakabiliriz.<br />
İYİ Parti’de ise tamamıyla genel merkezin bakış açısına odaklanmış bir tercih olacağı belli. Kırıkkale’de il başkanları arasında hem aktifliği hem de sürekli çalışması ile partisini her yerde anlatan ve çalışmalarını halk arasında bire bir temas üstüne kuran il Başkanı Bülent Şükrü Altınışık var. Altınışık’ın milletvekilliği aday listesinde birinci sırada olacağına dair farklı yorumlarla söze başlansa da bir ittifak oluşmuş durumda. Genel Merkezin İl Başkanı Bülent Şükrü Altınışık’ın bir önceki dönem milletvekili adayı olması, sonrasında da İl Başkanlığı görevini başarılı bir biçimde yürütmesi nedeniyle göz ardı etmeyeceği ve birinci sıra adayı yapacağı inancına bende sahibim.<br />
Şimdi birinci sıraları böyle olan bir seçim sürecinde, seçimin çok çok renkli olacağını görmek mümkün. Ancak kamuoyunda açık aleni dile getirilmese de bazı partilerin büyük oy kaybı yaşayacağını da bugünden söylemek zor olmaz. Bugünün 2-1 lik tablosu tersine 2-1 olursa bunada kimse şaşırmasın. <br />
Zira burada en büyük kanaat zafiyetini Ak Parti’den aday olmayı düşünenlerin “illa birinci sıra olmalı” yaklaşımlarının sebebiyet verdiğini de kimse unutmasın. <br />
Herkesin bire talip olduğu bir seçimde, sonucun nasıl olacağını geçmiş dönemleri aklınıza getirin görürsünüz<br />
Seçimin ayak sesleri; alınan kararlar, yapılan değişiklikler, YSK’nın hazırlıkları, siyasi partilerin öngörüleri, yurt dışı yayın organlarının ekonomik değerlendirmeleri, baz alındığında çok ta uzak olmadığını görebiliyoruz. <br />
Bu seçimde bugünden söyleyeyim sürpriz sonuçlar çıkacak. Hatta sözde bazı analizcilerin bile şok geçireceği sonuçlar desem abartmış olmam]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/herkes-bire-talip/209/</link>
<pubDate>Sun, 28 Mar 2021 11:26:21 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kaplan, Koyuncu Ve Mhp Nezaketi</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu topa ben girmeyecektim. Cumartesiyi Pazara bağlayan gece saat 3 gibi Hacılar’dan AK Partili bir dostum burnundan soluyarak beni aradı. İl Başkanı Kaplan, Koyuncu’ya bunu mu dedi diye.</p>

<p>Bu sorunun cevabını net olarak vermem için bugüne kadar konuyu detaylıca araştırdım.</p>

<p>Cevabı da yazının içinde söyleyeceğim.</p>

<p>Pazar öğleye doğru 11 gibide yine Hacılardan MHPli bir dostum beni arayarak Koyuncu Ak Parti il Başkanına “adamsın” diye çiçek göndermiş doğrumu diye sordu. Ardından da ağzına geleni saydı.</p>

<p>Türkçe de iki güzel deyim vardır.</p>

<p>İlki “özrü kabahatinden büyük” deyimi diğeri ise “Elma ile armutu birbirine karıştırmak”</p>

<p>Yakın zamanda bu iki deyimin “cuk” diye oturduğu bir olay yaşandı. “Elma ile armutu birbirine karıştıran” bir belediye başkanı, İlki “özrü kabahatinden büyük” bir açıklama yapıyor.</p>

<p> </p>

<p>Hani hasta ziyaretlerinde gereksiz sözlerle beraberinde geldiklerinin yanı sıra hastayı bile rahatsız edenler olur ya… Öyle bir ziyarette bu iki deyimi doyasıya akılarımızı getirdik.</p>

<p>Ak Parti il Başkanlığına atanan Mustafa Kaplan’ı yönetim kurulu seçilmişleri yanına alarak MHP il Başkanı Erdal Baloğlu ziyaret etti.</p>

<p>Bu basit manada “nezaket” içeren ziyaretin, sonrasında kamuoyuna yansıyanlar ise o “nezaket” inceliğinin tümüyle önüne geçti.</p>

<p>Hacılar Belediye Başkanı Mehmet Koyuncu, kendi parti yöneticilerinin huzurunda söz alarak “… başkanım, partinizden ben 3 kez aday adayı oldum beni aday göstermediniz, bu dönem seçimi kazandım. MHP ve AK Partinin ortak adayı olabilirim inşallah…” diyor.</p>

<p>Bu cümle öyle bir cümle ki;</p>

<p>Hem gereği yok,</p>

<p>Hem nezaket ziyaretinin yapıldığı bir yerde gizliden kendi lehine çıkar sağlamaya çalışmanın manasızlığını…</p>

<p>Hem Ak Parti hiçbir şekilde aday etmemişken, bunu hatırlatmanın ve sanki içine oturmuşçasına 3 kez vurgulayarak dile getirmenin gereksizliği…</p>

<p>Hem kapısını çaldığın MHP seni aday ederek sana o imkânı sunmuş ve o parti şemsiyesi altında seçim kazanmışsın, MHP yi sahiplenememiş olmanın düçarlığı…</p>

<p>Hem kendi parti il – ilçe Başkanı seçilmişleri bulunduğu bir yerde meramını anlatamayacak yetersizliği…</p>

<p>Hem eline geçen ilk fırsatta, tek başına seçimi kazanamayacağını düşünerek “ittifak adayı” olma çabasının zayıflığı…</p>

<p>Hepsini barındırıyor.</p>

<p>Siyaseti bilen birisi, bunların hiç birisi yapmaz.</p>

<p>Cümleyi şöyle söyleseydi; “Beni siz 3 dönem gelmeme rağmen aday etmediniz, bana değer vermediniz ama MHP bana değer verdi bende Belediye Başkanı oldum. MHP ye bir belediye daha kazandırdım” O vakit MHP içinde yeri de yurduda farklı olurdu.</p>

<p>Ancak ne yaptı?</p>

<p>MHP’nin il- ilçe başkanları yöneticileri ile bir kelam bile etmeden “MHP ve AK Partinin ortak adayı olurum inşallah” dedi.</p>

<p>Sormazlar mı adama; sen bunu MHP İl Başkanı ve İlçe Başkanına sordun mu?</p>

<p>Bir siyasetçi bir konuyu kendi yöneticileri ile görüşmeden başka partinin yöneticisine ulu orta soruyorsa, bu o siyasetçinin intiharıdır.</p>

<p>İşte bu yaşananlar sonrası seyir tamamıyla fıkra gibi…</p>

<p>Kalkıp MHP il başkanına veya başka bir yöneticisine göndermediği onlardan sakındığı çiçeği ziyaretten bir gün sonra altına “ADAMSIN” diye yazdırarak Ak Parti il başkanına gönderiyor.</p>

<p>Yetmiyor, Hacılar Kasabasında ben Ak Parti ve MHP nin ortak adayıyım diyor.</p>

<p>Yetmiyor, bu kamuoyu tarafından duyulunca özrü kabahatinden büyük “Biz Kaplan ile eski bir dostluğa sahibiz” mealinde açıklama yapıyor ama hiç birşeyi yalanlamıyor. Orası Kaplan’ın ve Koyuncu’nun evi değil ki dosthane bir sohbet edilsin. Birbirlerini tek başlarına ziyarete gelmiş değiller ki.</p>

<p>Yetmiyor elma ile armutu birbirine karıştırarak kendi parti yöneticilerine sormadığı bir konuda kasabada diretiyor ve Ak Parti ye gönül vermiş veya adayı olmuş isimlerin yakınlarına kadar ortak aday benim söylemi ileterek tutarsız bir gerginliğe sebep oluyor.</p>

<p>Koyuncunun üsteleyerek söylediği partinizden aday adayı oldum, bu kez ortak aday olurum inşallah sözlerine karşılık, Kaplan’ın kurduğu cümle şu; “Böyle bir konu yok başkan bizi yanlış anladı galiba, önümüzde seçim yok ve benim tek başıma bir karar almam söz konusu dahi olamaz. Başkan sana bu partinin kapıları kapalı”</p>

<p>Bu cümleyi duymazdan gelip ertesi gün çiçek göndererek sadece kasabasındaki siyaseti gerilim içine sokmanın anlamı ne?</p>

<p>Ve Kaplan’a haksız biçimde yüklenilmesine yol açacak bir süreci sürdürmenin, ısrar etmenin manası ne?</p>

<p>Bugüne kadar yazılarımı takip edenler bilir; inandığım tek şey var. Bu şehrin aklı başında düzgün ve ilkeli siyasetçilere ihtiyacı var.</p>

<p>Böyle bir çizgi grafiği gösteren kişi Belediye Başkanı olabilir ancak siyasetçi olamaz, olmamalı.</p>

<p>Hem Partisi MHP’yi saf dışı bırakarak ortak adaylık talebini ulu orta söyleyecek, hem de Ak Parti’yi zan altında bırakarak, kendi kendine gelin güveği olacak.</p>

<p>Hacılar’dan arayan Ak Partili dostuma yok öyle bir şey, başkan aklından geçirdiklerini il başkanı Kaplan söylemiş gibi anlatmış dedim.</p>

<p>MHPli dostuma ise, MHP yönetimi kendileriyle görüşülmeden böyle sözlerin dile getirilmemesi konusunda mutlaka kulağını çekecektir dedim.</p>

<p>Koyuncu’ya da şunu söyleyeyim; özrü kabahatinden büyük bir açıklamada bu yazı için yapacaksa, en azından birine akıl danışmalısın, bu kez doğrusunu yaparsın. Çiçek göndermesen de olur.</p>
]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/kaplan-koyuncu-ve-mhp-nezaketi/208/</link>
<pubDate>Thu, 18 Mar 2021 13:14:23 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Şiddetin Neresindeyiz</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sabah gözümü açar açmaz bir feryada şahit oldum:</p>

<p>Sokak ortasında, evladının gözü önünde öldüresiye dövülen ablasına yapılanların son bulması ve bunu yapanın cezasız kalmaması için sosyal medyanın gücünden medet uman gencecik bir insanın feryadıydı bu…</p>

<p>Yorumlara baktım:</p>

<p>Caninin gereken cezayı almasına yönelik dileklerini öfkeyle ifade edenler vardı…</p>

<p>Müdahale etmedikleri ve yaptıklarının aynısını caniye yaşatmadıkları için mahalleliye kızanlar vardı…</p>

<p>Mahallelinin müdahale etmemesini Kadir Şeker’in akıbeti nedeniyle izah edenler vardı…</p>

<p>Kadının “neden boşanmadığını” sorgulayanlar vardı…</p>

<p>Çocuğun önünde dövmesine işaret edenler ile “çocuğun önünde olmasa makul mü sayılır” yaklaşımıyla buna işaret edenleri eleştirenler vardı…</p>

<p>Avrupa ve Amerika’daki yaptırımlara rağmen bu ülkelerde kadına şiddetin oldukça fazla olduğuna dikkat çekip adeta “biz yine iyiyiz” mi demeye çalıştıklarından yoksa “kanunla hallolmuyor” mu demeye çalıştıklarından emin olamadıklarım vardı…</p>

<p>Siyasileri yetersiz bulan ve bu yetersizliklerinin bu olaylara sebep olduğunu, farklı biçimlerde ifade edenler vardı…</p>

<p>Yani kısacası birçok farklı cepheden birçok farklı üslupla yapılmış yorum vardı…</p>

<p>Ama takip edebildiğim kadarıyla “biz bu hadiselerin neresindeyiz?” sorusunu soran yoktu.</p>

<p>Halbuki bu toplumun bir parçası olarak, yaşadığımız her problemde bizim sebep olduğumuz ya da “izin verdiğimiz” bir boyut olduğunu da düşünmek gerekmez miydi?</p>

<p>Böylesi hadiselerin, bu kadar tepkiye rağmen artarak devam etmesinde bizlerin de rolü olması ihtimali yok muydu?</p>

<p>Bu rolü düşünmeden, yukarıdaki tepkileri ortaya koymak soruna çözüm getirir miydi?</p>

<p>O nedenle kendi kendime sormadan edemedim:</p>

<p>“Biz bu hadiselerin neresindeyiz?”</p>

<p>Düşündüm:</p>

<p>Yetiştirdiğimiz veya hitap ettiğimiz kitlelere karşı bizim tavrımız maddi ve manevi şiddetten ne kadar bağımsız?</p>

<p>Hakaretten tutun fiziki zarara kadar normal olmaması gereken kaç davranışı normal gibi hayatımızda devam ettiriyoruz?</p>

<p>Normalleşen anormallerin psikolojilerimizde yarattığı sıkıntıların ne kadar farkındayız?</p>

<p>Zaten gergin olan bir toplumu, söylemlerimizle ve üslubumuzla daha da fazla gererek hangi değirmene su taşımış oluyoruz?</p>

<p>Bir taraftan şiddete karşı çıkıp diğer taraftan ister sözle ister davranışla şiddet uygulayıp ya da buna zemin kurup toplumun düzelmesini beklemek mümkün mü?</p>

<p>Zira bir şeyin düzelmesini istiyorsak önce kendimizden başlamak zorundayız.</p>

<p>Şiddetin ortadan kalkmasını mı istiyoruz?</p>

<p>Şiddet barındıran, şiddet çağrıştıran ve şiddete yol açan ne varsa önce kendimiz vazgeçmek zorundayız.</p>

<p>Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına da yapmamayı öğrenmek ve öğretmek, buna da model olmak zorundayız.</p>

<p>Bu anlayışı ise sadece insana olan tavrımızda değil, insan dışındaki varlıklara karşı da göstermek zorundayız.</p>

<p>Ki şiddetin normalleşmesinin de anormalleşmesinin de önüne geçebilelim.</p>

<p>Şimdi tekrar sormak isterim:</p>

<p>Biz bu şiddet hadiselerinin neresindeyiz?</p>
]]></content:encoded>
<author>Doç.Dr.Banu Gürer</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/doc-dr-banu-gurer/siddetin-neresindeyiz/207/</link>
<pubDate>Thu, 18 Mar 2021 13:13:13 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Baharın Başlangıcı Hıdırellez</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p>Mart ayı baharın başlangıcıdır. Bu ayda üç tane cemre vardır. Birincisi Martın 15 inde diğeri 21 inde ve sonuncusu da martın sonuna denk gelir. Artık baha başlamıştır. İlk cemre toprağa düşer, ikinci cemre havaya, üçüncü cemre ise toprağa düşer ve toprak ısınmaya başlar.</p>

<p>Bu mevsimde ağaçların dibi açılır, ağaçlara budama yapılır. Her taraf yeşilliğe bürünür. Güneş artık yüzünü bize dönmeye başlar.</p>

<p>Ataların hesapladığı bir tarih vardır. Bizler o tarihleri ezberleyemedik. Bu ayda bazı zamanlar soğuk havalar olacaktır. Bu havalar da ağaçlara soğuk vurması kötü olur.</p>

<p>Atalarımız, mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır derler. Fakat neticede havalar ısınmaya devam eder.</p>

<p>Hıdır ellez 5 Mayısta başlar ve yedi mayısta sona erer. Bir inanışa göre Hızır alayişsem dünyaya iner ve insanların ne istediğini merak eder. İnsanlar 6 Nisanda eylenir, piknik yapar. Ve inanışa göre herkes gönlünden geçirdiği bir şeyi eliyle çizer ve olmasını Cenabı-ı Allah’tan bekler.</p>

<p>Bu günler inanışlara göre güzel ve bereketli günlerdir. Karşımıza çıkan fakirlere yardım ederiz. Ve güzel bir şeyler olacağına inanırız.</p>

<p>Çiftçilerimiz bu günlerde yağmur bekler. Ve yağmurun ardından bahçe işleri başlar. Artık ekim dikim zamanı başlamıştır. Bahçesi olan bahçesine fide diker, asmalar budanır.</p>

<p>Hayatın neşesi gelmeye başlar ve herkesin içinde güzel umutlar oluşur. Bazı illerimizde Hıdır ellez kutlanır, baharın müjdecisi olarak. Eğlenceler yapılır.</p>

<p>Doğu illerinde Nevruz kutlaması yapılır. Bu baharın müjdecisidir. Her taraf yeşillenir ve doğa hayat bulur.</p>

<p>Bizim inanışımıza göre Hızır İlyas dünyaya gelmiştir ve her tarafın güzel olmasını sağlar. Biz böyle düşünerek hareket ederiz. Ayrıca insanlarımız kendi ihtiyaçlarından artırarak fakir ve yoksullara yardım eder. Bu bizim milli duygularımızdan kaynaklanır.</p>

<p>Artık bahar gelmiştir ve herkes yapacağı iyiliği yapar. Bahçelerine bakım yapar Baharın müjdecisi gelmiştir artık.</p>

<p>Bu günlerde İnsanlar Cenabı-ı Allahtan gönlünden geçeni ister ve ondan bekler.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdullah Ateş</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/abdullah-ates/baharin-baslangici-hidirellez/206/</link>
<pubDate>Thu, 18 Mar 2021 13:12:18 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Stk'lar sorumluluk almıyor</title>
<content:encoded><![CDATA[ <br />
Bir toplumun dinamiğini oluşturan en temel yapı sivil toplum örgütleridir. Bu örgütlenmeler temsil ettikleri kesimlerin ihtiyaçlarını, çözüm bekleyen konularını, çare aranan darlıklarını dile getirme ve ilgilisine-yetkilisine ulaştırma, aracı olma görevini yapmaları için oluşturulmuş yapılardır<br />
<br />
Bunlarda kendini içine kapatırsa, toplumla buluşmak yerine sadece birer tabela ve unvan yeri olurlar.<br />
<br />
Kırıkkale’de sivil toplum örgütleri ve yarı resmi yapılanmaların demeç vermek, açıklama yapmak dışında şehrin yöneticilerini kendi temsil kitlelerinin sorunlarını aktarma veya istişare maksadıyla buluşmalarını gören oldu mu?<br />
<br />
Mesela;<br />
<br />
Emeklilerin yaşadıklarını sorunları veya zorlukları iletmek için, milletvekillerini tek tek konuk ederek onlara bunları ileten bir Emekliler Cemiyeti toplantısı duydunuz mu?<br />
<br />
Ve ya;<br />
<br />
Pandemi sürecinde büyük sıkıntılar çeken, içinden çıkılamayacak derecede zorluklara sürüklenen esnafların yaşamlarını kolaylaştırmak ve bu zor günlerinde yaşadıklarını biraz olsun hafifletebilmek için başta belediye başkanı olmak üzere, şehrin seçilmiş ve atanmış yöneticilerini birlik binasına davet ederek oda başkanları ve yönetimi ile istişarede bulunan Esnaf ve Sanatkârlar Birlik’i toplantısı duydunuz mu?<br />
<br />
Ve ya;<br />
<br />
Özel okulların yaşadıkları zorlukların yanı sıra, kapalı oldukları dönemlerin sıkıntıları ile boğuşmalarını dile getiren bir eğitim sendikasından haberdar oldunuz mu?<br />
<br />
Ve ya;<br />
<br />
Çiftçinin tarım alanında yaşadığı fiyat dalgalanmaları nedeniyle maruz kaldığı zorulğu dile getiren birini duydunuz mu? Milletvekilleri ve vali ile istişare edebilmek için üye ve yönetimleri huzurunda bu makamda bulunanları ağırlayarak “Bizim sorunlarımız bunlar” diye ortaya çıkan bir Ticaret Borsası’na şahit oldunuz mu?<br />
<br />
Ve ya;<br />
<br />
Şehrin en önemli yarı resmi yapılanması Ticaret ve Sanayi Odası’nın iktidar temsilcileri başta olmak üzere, muhalefetiyle birlikte bir toplantı düzenleyerek en azından Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Üyeleri huzurunda sorunlarını aktardıkları ve taleplerini dile getirdikleri bir şeyi gördünüz veya duydunuz mu?<br />
<br />
 <br />
<br />
Ve ya;<br />
<br />
Sağlıktan, eğitime, din görevlilerinden, belediye çalışanlarına kadar birçok alanda yapılanmalar gerçekleştirmiş isimleri koca koca olan ve gittikleri ortamda “ben sendikayım” diyenlerin temsil ettikleri kesimin sorunlarını dile getirirken veya taleplerini ortaya koyarken sesini duyanınız oldu mu?<br />
<br />
 <br />
<br />
Burun mu kıvırdınız?<br />
<br />
Hatırlamadınız mı?<br />
<br />
Çok zorlamayın hatırlayamayacaksınız da…<br />
<br />
 <br />
<br />
Her zaman eleştirdiğimiz siyasetçiler gibi, onlarda kuruldukları koltukların sıcaklıklarına gömülüp kayboldular bu süreçte.<br />
<br />
 <br />
<br />
Şehrin buluşmalarının yapılmadığı yerlerde, şehir kaderine terkedilmiş demektir. Şehirde iki gazeteciler cemiyeti bulunmasına rağmen, cemiyetlerin öncülüğünde gerçekleştirilmesi gereken hamleyi internet gazetecisi hayata geçiriyor.<br />
<br />
Bugün bu şehirde en azından yorumlarını düşüncelerini aktarmaları ve toplumun bizlere ilettiği sorunların muhataplarına ulaştırılması için internet medyasında yer alan gazeteciler “Kırıkkale buluşmaları” adı verdikleri toplantılar gerçekleştiriyor.<br />
<br />
Bunun benzeri toplantıları bu sivil toplum örgütleri de yapabilir, yapmalı…<br />
<br />
Bu şehrin birbiriyle konuşamayan gerek sivil toplum örgütleri gerekse seçilmiş ve atanmış yöneticileri şehre büyük kayıp yaşatıyor.<br />
<br />
Herkesi kendi kaderine terk ederek, sorunları görmezden gelerek, umursamayarak, umursanmayarak gidilecek yer sadece karanlıktır..<br />
<br />
Bu şehir karanlığa sürükleniyor haberiniz olsun<br />
 ]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/stk-lar-sorumluluk-almiyor/205/</link>
<pubDate>Sun, 14 Mar 2021 13:32:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Viyana'dan Kırıkkaleye</title>
<content:encoded><![CDATA[KUTUPLAR PARSELLENİRKEN!<br />
Kel Mustafa, (Ede) bir sonbahar günü köyden göçtüğünde ahırlaryla, samanlığıyla odun damıyla, pekmez turşu odalarıyla birlikte geride kocaman bir ev bırakmıştı...<br />
"Kırıkkale'de at arabacılığı yapacağım, gecekondu inşaatlarına kum çekerim, çimento çekerim biriket çekerim, akşam oldumu Allah ne verdiyse önüme gelir, uşakların geleceği kurtulur! İsteyen okur, isteyen tamirci olur, kaynakçı olur, derken güler, isteyen de kalaycı olur, dötünü sallayarak! pekmez kazanı kalaylar" derdi.<br />
Ede'nin göç kamyonu daha mezarlardan aşmadan, kamyon kasasında tezeklerin üstünde oturan çoluk çocuğun ağıtları kesilip gözyaşları kurumadan, en yakın komşusu samanlık deliğinden içeri girerek kendine gerkli olan araç gereçleri araştırmaya başladı...<br />
Samanlıkta bir yaba, bir tırmık, bir de anadut buldu, bunları deliğin ağzında bir köşeye yığdı. Ahıra geçti, cerekte sokulu bir tırpan, tavalıklarda sap saman ipleri, köstek zincir buldu, bunları samanlıkta önceki bulduklarının yanına getirdi. Deliğin ağzında önce örümcek ağına belenmiş şapkasını daha sonra sap saman olmuş, üstünü çırptı. Başını delikten dışarı çıkarıp kontrol etti, çevrede kimsenin olmadığını anlayınca delikten dışarı çıktı, girerken delikten çıkardığı paçavrayı tekrar deliğe tıkadı...<br />
Gece, herkes yattıktan sonra ayın batmasını bekledi, hanımıyla birlikte geldi. Hanımını bir köşede gözcü bırakıp, delikten tekrar samanlığa indi, gündüz biraraya yığdığı araç gereci dışarı çıkararak kendi ahırına taşıdı...<br />
Ertesi günden başlamak üzere köyün çocukları yanlarında köpekleriyle samanlık deliğinden içeri girerek samanlıkta, ahırda, odun pekmez turşu damında günlerce saklambaç oynadılar, kış günü samanların üstüne yatarak sigara içtiler beğendikleri eşyaları beraberlerinde götürdüler... Ahır kapısını kırdılar artık delikten değil kapıdan girip çıkıyorlardı...<br />
Zamanla evin kapısı da kırıldı, odalara girildi... Köylülerin diğer kısmı da gene gece gündüz birbirinden gizli eve girdiler, kimisi pekmez kazanını kimisi turşu küpünü, kimisi at zikkesini, kimisi kalburu kimisi de kasnağı birbirinden gizlediklerini sanarak evlerine taşıdılar...<br />
Artık dükkana gidenler, dükkandan gelenler, okula giden okuldan gelen çocuklar yolları üstündeki Kel Mustafa'nın tuvaletini kullanıyorlar, her gelip geçtiklerinde de duvardan, damdaki örtüden bir parça çekiyorlardı...<br />
Baharla birlikte Kel Mustafa köye geldi, evinin kapıları, pencereleri de gitmiş, sadece boztoprak sıvalı duvarları kalmıştı...Evin karşısına geçti çömeldi, ağladı ağladı...<br />
Eretesi gün bir kamyon dört işçiyle yeniden köye geldi, evi tamamen yıktırdı, evden geriye kalan ağaçları kamyona yükleyip tekrar Kırıkkale'ye döndü...<br />
Evin yerinde şimdi, duvarların bir kısmı ayakta dururken bir kısmı yıkılmış harabe görünümlü büyük bir toprak yığını vardı!<br />
Kutuplar Kel Mustafa'nın evi gibi yağmalanmakta, çeşitli ülkelerden bilim adamları! parsa kapıp yer çevirmektedirler...<br />
Küresel ısınmanın getirdiği yıkım sürerken buzlar erimekte, açığa çıkan ve DÜNYA'YA ait olan topraklar üzerine koloniler kurulmaktadır. Buralara koloniler kurup, buraların geleceğinde söz sahibi olmak isteyen ülkeler, her tür bilim adamlarıyla, her türlü teknikle, hatta bilim adamlarının çocuklarına eğitim verecek öğretmenleriyle gece gündüz çalışmalar yapmakta, buraların geleceğinde söz sahibi olmak istemektedirler...<br />
Biz insanların üzerinde yaşadığımız Dünya'yı büyük bir çöküşe götürdüğümüz bir gerçektir. Küresel ısınmayı sağladık, doğal dengeyi bozduk. Ancak, bu dünya'da daha yaşayacaklarımız var...Daha doğrusu başka galaksilere gidip yerleşeceğimiz yıllara daha çok zaman var...<br />
Enerjiye suya, madenlere, hatta yeni yeni bulup, yeni yeni isimler koyacağımız madenlere ihtiyacımız var. Bu madenler, bu enerji kaynakları, bu su kaynakları ise *KUTUPLARDA* mevcut! Yani, AMERİKANIN KEŞFİ gibi bir şey! Yani, yeni Amerika'dan; *KUTUPLARDAN* yararlanıp, oralarda söz sahibi olabilmemiz için; *DEVLET OLARAK, HÜKÜMET OLARAK, ÜNİVERSİTELER, BİLİM ADAMLARI* olarak çalışmalar yapmamız, halk olarak, bizlerin bu çalışanları desteklememiz gerekmektedir...<br />
Bilimsel çalışmalar enerji açısından keşfedilmemiş petrol yataklarının %13'ünün, keşfedilmemiş doğal gaz rezevlerin ise, % 30'unun bu bölgede olduğu söylenmektedir. Son araştırmalara göre, dünyada keşfedilen enerji ve doğal gaz yataklarının % 60 'tan fazlasının burada olduğunu göstermektedir...<br />
Kutuplar, yeni enerji kaynaklarının yanında deniz taşımacılığında da yeni ve alternatif deniz yolu güzergâhını da insanlığın hizmetine sunacaktır.<br />
Şu anda bölgeye yakın ve süper güçlerin işgali altında bulunan kutuplar, gelecekte enerji, doğal gaz savaşlarının da yönünü değiştirip, enerji istemlerini belki de iki bölgeye ayıracaktır! (Ortadoğunun yanında kutuplar)<br />
Amerika, Rusya, Kanada, Danimarka, Norveç gibi bölgeye yakın ülkelerin yanında; İngiltere, Almanya, Çin ile bazı Baltık Ülkeleri de kutupladan pay alma yarışındadırlar...<br />
Ülkemizin bu taraklarda bezi yoktur. ülkemizin ileri gelenleri ülkemizin, ülke insanımızın, çocuklarımızın, torunlarımızın geleceği için bu çalışmalara ihtiyacımız yoktur, bizim için bu çalışmalar gerekli değildir, diye düşünmektedirler sanırım!<br />
Bildiğim kadarıyla sadece Güney kutpunda, yakın zamanda ülkemiz adına gönderilmiş, küçük bir bilimadamı keşif grubu mevcuttur...<br />
Kutuplar Kel Mustafa'nın evine dönmeden, ülkemizin de kutuplarda payı olması gerekmektedir.<br />
Çalıntı tezlerle, adlarının önünde profesör yazdıranlardan bilim adamı olmaz! Onlar ancak politikacıların oyuncağı konumundadırlar...<br />
Eğitimde, yüksek öğretimde getirildiğimiz yer ortadadır...Nuh peygamberin, "gemisinin son derece gelişmiş uzay aracı gibi olduğunu, ayrıca ikna edemediği oğluyla cep telefonuyla konuştuğunu" söyleyen Deniz Bilimleri profesörleriyle ;<br />
KUTUPLARA DOĞRU, HAYIRLI YOLCULUKLAR!<br />
 ]]></content:encoded>
<author>Cemal Kayı</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/cemal-kayi/viyana-dan-kirikkaleye/204/</link>
<pubDate>Wed, 03 Mar 2021 22:35:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Siyasetçi Ne Ekerse Onu Biçer</title>
<content:encoded><![CDATA[Herkesin bildiği bir gerçek vardır. <br />
İyi insan olmak farklı, iyi bir yönetici olmak daha farklıdır. Nice iyi insanlar biliriz ki, iyi bir yönetici olamamıştır. Kimi zaman “Ne kadar iyi insandı ama bu işi başaramadı” deriz. O işi yapmaması onu kötü etmez ama o işte başarısız olduğunu tesciller.<br />
Şehrin siyasi tarihinde milletvekilliği yapmış birkaç büyüğümüz için bu hep dile getirilir. <br />
Örneklemek gerekirse; Nihat Gökbulut, şehrin sevilen bir siyaset ve ticaret insanıydı. Başarılı da siyasi duruşu ve çizgisi vardı. Ancak Gökbulut, milletvekili olduğu yıllarda yaşanan ekonomik krizin ardından meydana gelen darlık ve sıkıntılar nedeniyle başarılı bir milletvekilli olamadı.<br />
Rahmetli Murat Yılmazer, her kesimden insanın takdir ettiği sevdiği bir bürokrat ve siyaset insanıydı. Ancak milletvekilliği dönemi öyle başarısız oldu ki, eski sevenleri tarafından bile ağır eleştiriler aldı. <br />
Bir başka örnek Hayati Karayol’dur. Şahsı sevilen bir insandı. Şehrin en önemli ve halen kullanılan alt yapısını her şeyi göze alarak yaptı. Birçok hizmette bulundu.  Belediye başkanlığı döneminde “mız mız” diye nitelendirilmekten ve ağır eleştiriler almaktan kurtulamadı. <br />
Bunları neden anlatıyorum.<br />
Yukarıda isimleri verdiğim siyasetçilerimiz, kendi kapılarına gelen meclis üyelerinden, il genel üyelerine, hangi partide olursa olsun yönetimde görev alan insanlara karşı saygıda hiç kusur etmediler. Gerek nezaketleri gerekse seçilmiş her kişiye karşı tavırları, kullandıkları üslupları ile hep takdir topladılar. <br />
Bu siyasi sürecin en önemli ayaklarından birisidir.<br />
Seçilmiş bir kişi, diğer seçilmişlere gereken saygıyı göstermezse, kendisi de saygı görmemeye başlar. Seçilmişin, seçilmişe değer vermesi, atanmışların hepsi karşısında böylelikle bürokrasi ile halk arasındaki köprünün sağlam kurulmasına neden olur. <br />
Eleştirilerin dozu artan, her attığı adım takip edilir ve bunun üzerine söylentiler, anlatılanlar artar. Bu eleştirileri göğüslemek adına artık ağzıyla kuş tutsa kimse itibar etmez.<br />
Nihat Gökbulut’un milletvekilliği döneminde Osman Durmuş Sağlık Bakanı idi. Birbirleri ile görüşüyorlar ve birbirlerinin söylediklerini dinliyorlar ve itibar ediyorlardı. Bir birleri hakkında tek kötü söz etmediler. Eleştirileri oldu ama birbirlerini umursamayan tavırları asla olmadı. <br />
Bu sayede o dönemin iktidar ve muhalefet il başkanları çok etkili hareket etme imkânı buldular. Bunu sağlayan ise o seçilmişlerin birbirleri ile siyasi mücadelelerini yürütürken tüm seçilmişlere değer vererek hareket etmeleri idi.<br />
Bugün birçok belediye meclis üyesi ile görüşüyorum. Meclis üyeleri oturumların ekserisine Belediye Başkanının katılmadığını dile getiriyor. <br />
Bir belediye başkanı neden Belediye Meclis toplantılarına katılmaz?<br />
Onu belediye başkanı yapan 45 bin 569 seçmene saygı gereği nasıl kendisine Başkanım deniliyorsa, aynı biçimde O Belediye Meclisinde oturan Ak Parti meclis üyeleri, İYİ Parti meclis üyeleri, MHP meclis üyeleri ve CHP meclis üyelerine oy veren 104 bin 306 seçmenin bu tercihine saygı gösterilmeli. Kime sorsak 104 bin 306’nın 45 bin 569’dan büyük olduğunu bilir. <br />
Belediye meclis toplantılarına katılmak Belediye Başkanının asli görevlerindendir. Nasıl olsa meclis toplanıp dağılıyor deme lüksüne belediye başkanı sahip değildir. Eğer belediye başkanı bu bakış açısı ile hareket ederse, bir gün ona biri çıkıp “Belediye kendi kendine yürütülüyor. Başkana da gerek yok” diyebilir. Her makamın değeri olmasa orası için kimse aday olmaz, seçilmek için kapı kapı çalışmaz.  Belediye Başkanlığı makamı ne kadar önemli ise,  Meclis üyeliği de en az belediye başkanlığı kadar önemlidir. (Bana göre meclis üyeliği daha değerlidir. Eğer üyeler meclisin görevlerini bilir ve uygularsa) <br />
Geçmiş dönemdeki bütün belediye başkanları, meclis toplantılarına olağanüstü durumlar dışında başkanlık etmiş ve hem halka hem basın mensuplarına açık bir biçimde o toplantıları izleme imkânı sunmuşlardır. <br />
O meclislerde muhalefet veya kendi partisinden üyeler verdikleri teklifler ve sundukları sorulara şehre katkıda bulunmuşlardır. <br />
Meclisin işlevini artıracak ve meclisten faydalanacak kişi bizzat başkandır. Eğer başkan meclise gereken ilgiliyi göstermez ise kendisi de gereken ilgiyi kamuoyundan alamaz ve sağlayamaz. <br />
Bugünlerde Belediye Başkanı Mehmet Saygılı’nın cevap veremediği en ciddi biçimde eleştirilere maruz kalmasının, en öncelikli sebebi meclise gereken hassasiyeti göstermemesi ve oturumlarına katılmamasıdır.<br />
Siyaset çarkının en acımasız tarafı, bir gün her yerde sizi alkışlayanların, bir hafta sonra her yerde sizi yerden yere vurmasına şahit olmaktır.<br />
Bunu siyasetçi kendisi yapar, kendisi o hale getirir. <br />
Geçmiş belediye başkanları hala şehrin caddesinde sokağında başı dik bir halde gezebiliyor.<br />
Bunun başlıca nedenleri; başarısız bile olsalar diğer seçilmişlerle diyalog halinde olmaları, siyasetle ilgilenen ve görev alan her kesim ile iletişim halinde bulunmalarıdır. <br />
Siyasetçi kendisine rakip gördüğü kişiye tepeden bakar, onu yok sayarsa, onu sevenlerde o siyasetçiyi yok sayar. O koltuktan indiği vakit cadde de sokakta karşısına çıkar ve yolda yürütmeyecek ağır eleştirileri yapar. <br />
Kısaca;<br />
Makamda bulunduğu süre içerisinde günün muzafferi gibi görünenlerin, makam sonrası nasıl ve ne hale geldiklerini gösteren nice örnekler var siyaset geçmişimizde…<br />
İnsan her zaman geçmişe bakıp ders çıkarmalı, kendine ve yaptıklarına bu manada geçmişte yapılan yanlış ve doğrularla yol çizmeli.<br />
İnsan ne ekerse onu biçer vesselam…]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/siyasetci-ne-ekerse-onu-bicer/203/</link>
<pubDate>Sat, 20 Feb 2021 23:06:21 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>AHLAKSIZ DİNDARLIK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir müddettir ertelediğim biz yazıydı.</p>

<p>Zira kesimlerin birbirlerinin hatalarını yakalama yarışında olduğu ve bu nedenle mesele tartışmak yerine çoğu zaman polemiklere hapsolan gündemimiz çerçevesinde istismar edilmesinden endişe ettiğim bir probleme işaret etmem gerekecekti.</p>

<p>Bu problemi, “mesele” tartışma doğrultusunda nasıl vurgulayabileceğimi düşünürken, lisans öğrenciliğim esnasında kendisinden ders almış olmayı bir şans kabul ettiğim Hocam Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun işaret ettiği bir araştırmaya vakıf oldum.</p>

<p>Ve yazımı daha fazla erteleyemeyeceğimi anladım.</p>

<p>Türkiye’de yapılan araştırmaya göre katılımcıların yüzde yetmişinin dindar olmanın ahlaklı olmayı gerektirmediğini düşündüğü ortaya çıkmış.</p>

<p>Hocamın canını sıkan bu sonuç beni bir kez daha şiddetle sarstı.</p>

<p>Bir kez daha diyorum çünkü doçentlik çalışması kapsamında ahiret bilinci üzerine gerçekleştirdiğim araştırmamda benim tespit ettiğim netice daha da sıkıntılı bir duruma işaret ediyordu.</p>

<p>Şöyle ki:</p>

<p>2014-15 öğretim yılı Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi birinci ve son sınıf öğrencileri ile gerçekleştirdiğim araştırmam esas olarak ahiret bilinci kavramına odaklanmakla birlikte, ahiret bilincine tesir etmesi bağlamında ilahiyat tahsilinin öğrencilerin dindarlık algılarına ve ahlaki gelişimlerine katkıda bulunup bulunmadığını sorduğum iki soruya verilen cevaplar benim için, araştırmanın ana temasını da neredeyse ikinci plana itti diyebilirim.</p>

<p>Buna göre öğrencilerin arasında ilahiyat tahsilinin dindarlıklarını arttırmadığını ancak ahlaki gelişimlerine katkıda bulunduğunu düşünen bir grup mevcuttu!</p>

<p>Yani katılımcıların bir kısmına göre ilahiyat tahsili “dindarlıklarını” değil “ahlaki gelişimlerini” arttırmıştı.</p>

<p>Halbuki İslam’a göre dindarlık ahlakı, ahlak da dindarlığı arttıran bir etkiye sahip olmalıdır.</p>

<p>Yani ahlaken geliştiğini düşünen bir Müslümanın dindarlığının da arttığını düşünmesi beklenir.</p>

<p>Fakat sonuç başka bir şey söylüyordu.</p>

<p>Bu sonuca binaen bu sene boyunca girdiğim her derste bu hususu öğrencilerimle paylaşıp aynı soruları onlara da sorarak sonucu bir kez daha test etmek istedim.</p>

<p>İşin ilginç yanı benzer cevapları yine aldım.</p>

<p>Ve akabinde onlarla şunu sordum:</p>

<p>“İslam açısından ahlaksız bir dindarlık düşünülebilir mi?”</p>

<p>Bu noktada dindarlıktan ne anladığımız, ahlakın evrenselliği gibi bir takım itirazlar geldi.</p>

<p>Tabii tekrar sordum:</p>

<p>“Bu araştırmayı Müslüman olmayanların da olduğu geniş bir kitle ile yapmış olsaydım haklısınız ki zaten sorularım böyle olmazdı. Ancak katılımcıların Müslüman üstelik ilahiyat fakültesi öğrencisi olduğu bir araştırma olduğu düşünüldüğünde, katılımcıların ve sizlerin dindarlık ve ahlak kavramlarına bakış açılarınızın İslam üzerinden ve asgari ortak paydada şekillenmiş olduğunu söyleyebilir miyiz?”</p>

<p>Cevap “evet”ti.</p>

<p> “Yani dindarlık kavramına A dersek, belki kavramla ilgili olarak birimiz A1 diğerimiz A2 tanımlarını yapabiliriz ancak dindarlık dediğimizde birimizin A’dan diğerimizin B’den bahsetmesi söz konusu mudur?”</p>

<p>Bu sefer cevap “hayır”dı.</p>

<p>Aynı hususu ahlak kavramı için de tartıştık.</p>

<p>Cevaplar yine aynıydı.</p>

<p>O halde nasıl oluyordu da İslam gibi dindarlığın merkezine ahlakı oturtan bir dinin bazı mensupları, üstelik bu alanda yüksek öğretim alan bir grup dindarlığının artmadığını ancak ahlakının arttığını düşünebiliyordu?</p>

<p>Bir başka ifade ile dindarlık ile ahlak kavramlarını birbirinden ayırabiliyordu?</p>

<p>Dindarlıktan anladığımızın genellikle ne kadar namaz kıldığımız, oruç tuttuğumuz, Kur’an okuduğumuz gibi ibadetlerin yapılış miktarları olduğuna dair bir takım yorumlar da gelince tekrar sordum:</p>

<p>“Diyelim ki dindarlığı salt ibadet miktarı olarak kabul ediyoruz. Peki, namaz ibadetini spor faaliyetinden ya da oruç ibadetini diyetten ayıran şey nedir?”</p>

<p>Cevap elbette “niyet”ti.</p>

<p>“Peki, niyet nedir?” diye sorduğumda cevabı da kendim vermek durumunda kaldım:</p>

<p>“Niyet o ibadeti hangi şuurla yaptığınızın ifadesi ve iradesidir. Yani niyet ibadetin “ahlakıdır”. Dolayısıyla tekrar soracak olursak: Ahlaksız dindarlık İslam açısından söz konusu olabilir mi?”</p>

<p>Olamazdı elbette.</p>

<p>Peki, nasıl olur da Müslümanlar olarak biz dindarlık ile ahlakın bağını koparabiliyoruz?</p>

<p>Nasıl bir din eğitimi ve öğretimi veriyor ve/veya bu alanda model oluyoruz ki bu kadar temel kavramlarımıza dair kafa karışıklığına sebebiyet verebiliyoruz?</p>

<p>Bu vebali nasıl öderiz?!</p>

<p>İşte bu kavramları yetiştirdiği nesle doğru dürüst aktarması gereken bir din eğitimcisi olarak araştırmamın sonucunu gördüğümden beri kendi kendime sorduğum ve kendimi sorguladığım esas mesele bu.</p>

<p>Çünkü bu gençlerin eğitiminden ve dolayısıyla sonuçtan biz sorumluyuz.</p>

<p>Bu meselenin bir nedeni olarak Bardakoğlu Hocam’ın dikkat çektiği “dinin siyasetle iç içe kılınması” problemini de göz önüne alınca, hem kendime hem de bu sonuçta payı olan herkese bir uyarıda bulunmadan edemiyorum:</p>

<p>Günümüze de geleceğimize de ve hatta “ahiretimize” de yazık oluyor!</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Doç.Dr.Banu Gürer</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/doc-dr-banu-gurer/ahlaksiz-dindarlik/202/</link>
<pubDate>Thu, 18 Feb 2021 18:07:58 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KAN DAVASI   (öykü)</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yeşil ağaç köyünde iki soylu aile yaşamaktaydı. Bu aileler arasında süregelen bir kan davası vardı. Birinin soyadı Can, diğerin ki ise kurtulmuş idi. Kan davasının başlangıcı çok eskiye dayanır. Can ailesi bu köyün yerlisidir. Kurtulmuş ailesi ise köye doğu kentlerinden birinden göç ederek bu köye yerleşmiştir.</p>

<p>                Can ailesi köyün eskisi olduğu için köyde büyük arazileri vardır. Bu aile köyde olan insanlara yardımcı olmakta, bahçelerini ekip diktirmek suretiyle köylüye kazanç sağlamaktaydı. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Kurtulmuş ailesi köye gelip yerleşmek istedi. Fakat Can ailesi bu ailenin köye yerleşmesine müsaade etmedi. Çünkü bu köyde herkes birbirini tanır ve kimin ne olduğunu bilirdi.</p>

<p>                Kurtulmuş ailesi ise zorla köyün ıssız bir yerine gecekondu ev yapıp yerleşti. Bu aile geldiği yerde kan davalılarının olduğu yerden kaçıp gelmişti. Köyün adetlerine ters adetleri vardı.</p>

<p>Yeşil ağaç köyü yeşilliklerin içinde güzel bir köydü. İçinden güzel bir akarsu akıyordu. Tarlaları sulak araziydi. Suyun başlangıcı ise kurtulmuş ailesinin evinin önünden geçiyordu. Bu aile köyün adabına aykırı hareket ederek, suyun yönünü değiştirmeye kalkmıştı. Köyün sulanacak tarlalarına su gelmemeye başlayınca, Can ailesinin Reisi, Kurtulmuş ailesinin olduğu yere gitti. Kurtulmuş ailesi, kendilerine evlerinin yanındaki büyük çe bir araziyi çevirmiş ve topraklarını bu su ile suluyordu.</p>

<p>                Can ailesinin babası, Kurtulmuşların olduğu yere gitti. Onların çevirdiği topraklara baktı ve suyun çevrildiğini gördü, Selam verdi ve yanların gitti. Bu adamlar kaba adamlardı. Selamını aldılar. Hasan bey köyün ağası sayılıyordu.</p>

<p>                -Komşular. Bu araziyi çevirmişsiniz fakat bu arazi köyün tapulu arazisi, Ayrıca bu akan su ile köyün bahçeleri sulanıyor. Bu suyun önünü kesmeye hakkınız yok. Ayrıca köye yerleşirken bende izin almadınız. Biz köyümüzde yabancı istemiyoruz.</p>

<p>Kurtulmuşların aile babası olan Mustafa:</p>

<p>                -Bizim kimseden icazet almamız gerek yok. Köy sadece sizin malınız değil ya. İstediğimiz yeri çeviririz ve suyu da istediğimiz gibi kullanırız.</p>

<p>                Hasan Ağa bu duruma sinirlendi.</p>

<p>                -Kardeşim köye zorla geldiniz ve köyün ahengini bozuyorsunuz. Bu köy yıllarca kardeşçe geçiniyor. Sizin geldiğiniz yere benzemez burası.</p>

<p>Mustafa kabalaşmaya başladı.</p>

<p>-Siz kim oluyorsunuz da bize emir vermeye çalışıyorsunuz.</p>

<p>-Ben köyün ağasıyım. Köye zorla geldiğiniz için kimin ne olduğunu sorgulamadınız tabi ki.</p>

<p>Ben burada böyle bir haksızlığa müsaade etmem. Derhâl çevirdiğiniz tarlaları işlemeyi bırakın. Ve suyun önünü açın. Bu su yıllardır yatağında akar ve herkes bu suyu sırasıyla kullanır. Eğer işinize gelmiyorsa, köyümüzü derhal terk etmenizi istiyorum.</p>

<p>Bu sözler Mustafa’ya ağır gelmişti.</p>

<p>-Bak kardeş, biz doğudan geldik. Kan davamız vardı. Lakin sana burada boyun eğecek kimse yok. Orada yaptığımızı burada da yapmaktan çekinmeyiz. Hasan ağa da onlara boyun eğecek bir değildi.</p>

<p>-Bakın bu işi uzatmadan aramızda çözebiliriz. İşleri sıraya koyarız. Madem ta uzaktan buraya gelmişsiniz, artık işin oluruna bakmak lazım.</p>

<p>Mustafa:</p>

<p>-Bak kardeşim biz kimseden emir almayız. Sen git işine. Biz burayı sahiplendik.</p>

<p>Hasan Ağa daha fazla konuşma gereği hissetmedi.</p>

<p>-Bu sizin isteğinizle olacak iş değil. Yarın köy meclisini toplarım. Sizde gelirsiniz, Detaylıca konuşuruz. Şimdilik kalın sağlıcakla.</p>

<p>Hasan Ağa ortalığı fazla gerginleştirmek istemedi. Oradan atıyla hızlıca ayrıldı. Bu adamlar köye musallat olacaklardı. Bu belli olmuştu. Bu iş köy meclisinde karara bağlamak lazımdı. Doğruca muhtarın yanına gitti. Muhtara:</p>

<p>-Muhtarım sen köye gelen adamlara müsaade ettin mi?</p>

<p>Muhtarın köyden haberi yoktu.</p>

<p>-Kim gelmiş köye dedi.</p>

<p>Muhtar köye doğudan adamlar gelmiş. Köylerinde kan davalıları varmış, oradan kaçıp gelmişler. Evlerinin yanında tarla çevirmişler. Birde bizim yıllardır akan suyumuzu bahçelerine çevirmişler.</p>

<p>-Olurumu öyle şey Ağa. Ben bu işe müsaade etmem.</p>

<p>Ben gittim konuştum. Adamlar kaba. İşi yokuşa sürüyor. Köy meclisini yarın topla da bu konuyu konuşalım.</p>

<p>Muhtar kafasıyla tamam dedi.</p>

<p>Ertesi günü köy odasında köylüler toplandı. Kurtulmuş ailesi de çağrıldı. Muhtar köylüye durumu anlattı. Köylü bu işe razı değildi. Ağa bu işe el attı.</p>

<p>Arkadaşlar, bu aile köyümüze isteğimiz dışında girdi. Ve yıllardır bizim olan toprakları çevirmişler. Ayrıca köyden geçen suyun önünü kapatmışlar. Bu su hepimizin ortak malı. Madem bu aile köyümüze geldi. O zaman bu işi ıraya koyacağız. Suyun başlangıcı onların oradan geçiyor. Topraklarımızı ıra ile, birbirimize bırakacağız. Bu köyde husumet istemiyoruz. Herkes hakkına razı olacak. Kabul ediyor musunuz?</p>

<p>Köylü ister istemez razı oldu.</p>

<p>Fakat Hasan bu işten mutlu olmamıştı.  Bu adamların ne olduğu belli değildi. Her an için köylü ile kavgaya karışabilecek gibi duruyorlardı.  Hasan Ağa onlara aman vermeyecekti. Bu adamlar geldiği yerde kan davasından dolayı kaçmışlardı. Burada da akıllı durmazlarsa başlarına bela olabilirlerdi.</p>

<p>Köyde kış bitmiş, artık hava bahara dönmüştü.</p>

<p>Karaların Halil, bu işe çok kızmıştı. Köylünün onlara müsaade etmesine bozulmuştu. Bir yolunu bulup Kurtulmuşların oyununu bozacaktı. Halil gözü kara bir gençti. Belinde silahıyla gezerdi. Aklına koymuştu . Kurtulmuşların ailesinden birini vuracaktı.</p>

<p>Akşamüzeri silahını temizledi. Şarjöre kurşunları doldurdu. Bu işi çok gizli yapmak istiyordu. Çünkü yaşı daha çok gençti ve hapis yatmak istemiyordu. Kendisini gizli yollardan, ormanın içinden yürüyerek Kurtulmuşların evine kadar yaklaştı. Kurtulmuşların oğlu Ali suyun önünü çevirmişti. Elinde sigarasıyla bekliyordu. Ali gencin tam karşıdan isabet ettireceği bir yere pusu kurmuştu. Biraz bekledi. Gelen giden olmadığına kanaat getirdi. Aklında havaya ateş açmak vardı aslında. Fakat şeytan onu dürtüyordu. Genç çocuk bu olaya baş koymuştu. Onların köyü terk etmesini istiyordu. Bir ara düşündü:</p>

<p>Acaba Ağadan izin mi alsaydı. Sonra tekrar kafası karıştı. Tabancasını Kurtulmuşların oğlu Suat’a doğrulttu. Suat evin küçük oğluydu. Kendisine verile görevi yapıyordu. Fakat Ali ya bu çocuğu yaralayacak, ya da öldürecekti. Silahını hiç düşünmeden Suat’a doğrulttu. Tam üç el kurşun sesi duyuldu. Suat aldığı kurşun darbesiyle olduğu yere düşüvermişti. Karaların Halil, gencin düştüğünü görünce biraz telaşlandı ve arkasına bakmadan oradan uzaklaştı.</p>

<p>Hem koşuyor, hem de acaba adam ölmüş müdür diyordu. Aslında adama tam isabet atmıştı kurşunları. Genç çocuk sadece bir ah çekmiş ve olduğu yere yığılmıştı. Karaların Halil kimseye görünmediğini zannediyordu. Fakat onun telaş la kaçtığın görenler olmuştu.</p>

<p>Halil orta boyda, esmer tenli bir gençti. Babası yıllar önce ölmüş, annesi ile başa başa kalmıştı. Askerliğini yapıp gelmiş, babasından kalan arazi ile geçiniyordu. Eve vardığında soluk soluğa kalmıştı. Annesi onu kan ter içinde görünce:</p>

<p>-Evlat ne bu halin diye sordu.</p>

<p>-Bir şey yok anne.</p>

<p>-Evladım kan ter içindesin. Yoksa yanlış bir ismi yaptın?</p>

<p>Halil annesinin şüphelendiğini anladı ve:</p>

<p>-Anne! Ben Kurtulmuşların oğlu Suat’ı vurdum. Suyun önünü kesmişti. Bizim bahçelere su gelmiyor. Bu adamlar başımızı belaya sokacak. Bu gün karar verip, Karaların oğlunu vurdum.</p>

<p>Annesi bu haberi duyunca dayanamadı. Oğlunu birkaç tokat attı.</p>

<p>-Oğlum sen ne yaptın. Elin garibinin canına kıydın. Ben seni bu günler için mi yetiştirdim. Seni gören oldu mu?</p>

<p>-Olmuştur anne.</p>

<p>Evladım başımızda baban yok. Sen evimin tek erkeğisin. Böyle bir iş neden yaptın. Seni görenler mutlaka şikâyet ederler. Mahpusalar damı yatacaksın. Anneni hiç mi düşünmedin. Ben sensiz ne yaparım. Senden başka kimim var. Halil yaptığı işin yeni farkına varmış gibi annesinin yanına çöktü. Sinir krizi geçiriyordu. Birden ağlamaya başladı.</p>

<p>-Anam herkes onlardan şikâyetçi. Köye sığıntı geldiler. Diledikleri gibi iş yapıyorlar.</p>

<p>-Evladım gencecik çocuğu öldürdün. Anası babası şimdi yanıp yıkılıyordur. Şimdi ne yapacağız biz. Seni şikâyet ederlerse alıp götürürler. Ben bu yaştan sonra hapis yolu mu gözetleye cem. Sana kız bakıyordum, seni everecektim. Hayallerim suya düştü. Gencecik çocuğun kanına girdin. <i>Onlar</i> sen yaşatır mı sanıyorsun.</p>

<p>Bence hemen Ağanın yanına git yaptığın işi anlat. Onlar sana ne yapacağını söyler.</p>

<p>Halil annesinin dediğini yapmak üzere evden çıktı. Hala eli ayağı titriyordu.</p>

<p>Halil doğruca Ağanın evine gitti. Ağaya yaptığı işi anlattı. Ağa ona:</p>

<p>-Evladı keşke bu iş yapmadan bana haber verseydin. Şimdi seni gören olduysa, jandarmalar gelir.</p>

<p>Ağam beni ele verme ne olur. Annem tek başına kalır.</p>

<p>Ağa biraz düşündükten sonra marabalarından bir genci yanına çağırır.</p>

<p>-Evlat, jandarmalar köye geldiğinde, Kurtulmuşların oğlu Suat’ı ben öldürdüm diyeceksin. Herkesin hakkı olan suyun önünü kesmişler. Su bizim de hakkımız. Bu iş köy meclisinde konuşulduğu halde yine aynı şeyi yaptılar. Bende nefsime uyup Suat’ı öldürdüm diyeceksin.</p>

<p>-Genç Ağayı ikiletmedi. Tamam, Ağam dedi.</p>

<p>Ağa ona söz verdi. Sana avukat tutacağım ve seni hapisten kurtaracağım. Yattığın süre içinde harçlığını göndereceğim ve ailene ben yardım edeceğim.</p>

<p>-Olur, Ağam, sen bizim velinimetimizsin. Sen ne istersen onu yaparım ben.</p>

<p>-E hadi o zaman. Jandarma geldiğinde bu iş üstüne alacaksın.</p>

<p>Genç biraz üzgün olmasına rağmen Ağanın sözünü tuttuğu için mutluydu.</p>

<p>Ağa, Halile bir miktar para verdi ve onu köyden yolladı.</p>

<p>-Ben annene bakarım evlat sen git şehirde bir yer bul saklan. Ben sana haber gönderene kadar da köye gelme.</p>

<p>-Olur Ağam.</p>

<p>Halil şehre giden dolmuşa bindi. Ve şehrin yolunu tuttu. Ağaya güveniyordu. Ağa beni ele vermez. Ve arkamı kollar diyordu. Aslında yaptığı işe çok pişman olmuştu. Fakat artık olan olmuştu.</p>

<p>Ağanın dediğini yaptı ve dolmuşa bindi. O şehre ulaştığında, köye jandarmalar gelmiş ve ağanın marabası suçunu itiraf etmişti. Suat yaptığı işin altında eziliyordu. O gencin de hayalleri vardı. Anası babası ne kadar üzülmüştü kim bilir diyordu.</p>

<p>Halil ağanın dediğini yaptı. Ağa ona giderken biraz para da vermişti. Halil kendisine iki odalı bir ev buldu. Oraya kafasına göre bazı eşyalar aldı. Ağa ona haber verene kadar şehirde kalacaktı. Aklına iş aramak geldi. Çarşıya indi v e kendisine iş aradı. Onu bir mesleği yoktu. Bir kahvehanede garsonluk işi buldu. Evi de uzak değildi oraya. Kahveci ona günlük yevmiye vereceğini söyledi. Halil kabul edince işe başladı. Artık her sabah işe gidiyor akşam yevmiyesini alıp eve dönüyordu.</p>

<p>Aradığı iş tam kendine göreydi. Her gün sabah kalkıp işine gidiyor, akşam evine ihtiyaçlarını alıp dönüyordu. Ağa daha haber yollamamıştı. Halil de artık şehir hayatına alışmıştı. Sadece annesini düşünüyordu. Acaba annesine bir kötülük yapmışlarıydı. Ağa marabasını jandarmaya teslim etti mi bunlara kafa yoruyordu. Vurduğu gence çok üzülmüştü. Şeytana uymuş ve bir delilik yapmıştı.</p>

<p>Aklına bazen gidip teslim olmak ve suçunun cezasın çekmek geliyordu. Sonrada özgür olduğunu düşünüyor ve vaz geçiyordu.</p>

<p>Kurtulmuş ailesi kan davalı oldukları için onların köyüne gelmişlerdi. Bu adamlar, adam öldürmekten çekinmezlerdi. Eğer kendisinin yaptığını bilirlerse, mutlaka öç almak isteyeceklerdi. Onun için kendisini, çalıştığı yeri ve evini kimsenin bilmemesi gerekiyordu.</p>

<p>Bu olaylar yatışınca, bir gün gidip annesini de yanına alacaktı. Genç yaşta durup dururken elini kana bulamıştı. Kan davasını takip etmek kolay değildi. Bir gün biri gelir karşısına dikilir ve öcünü alırdı. Şimdilik yaşadığı yerde mutluydu. Fakat daha sonra ne olur bunu bilmek zordu. Ağa eğer Kurtulmuşların marabasının vurduğuna inandırmışsa, o zaman rahat bir nefes alabilirdi.</p>

<p>Halil işe gidip gelirken bir kızla tanışmıştı. Kız sarışın ince belli, kahverengi gözlü biriydi. Halil onunla tanıştıktan sonra yalnızlığa veda etmişti. Kızın ailesiyle de tanışmış ve kendisini sevdirmişti. Aralarında güzel bir bağ oluşmuştu. Halil kızı seviyordu. Kızda ona karşı boş değildi.</p>

<p>Halil Pazar günleri çalışmıyordu. Kızda devlet dairesinde memurdu. Pazar günleri birlikte geziyor, dolaşıyorlardı. Kız onun nereden geldiğini falan soruyordu. Halil başından geçenleri anlatmak istemiyordu. Çünkü kızı seviyordu ve onunla evlenmek niyetindeydi.</p>

<p>Akşam olup yatma saatinde Halil’in aklına hep yaptığı iş geliyor ve kızla evlenirse, sonu kötü olur dite düşünüyordu. Bütün bu olup biteni ancak Ağa dan haber gelirse anlayıp rahatlayacaktı.</p>

<p>Bir gün akşam eve geldiğinde kapının önünde bir zarf gördü. Halil zarfı görünce heyecana kapıldı. Mektubu açtı ve okudu. Mektup Ağadan geliyordu.</p>

<p>“Ağa şöyle yazıyordu. Halil, Kurtulmuşların katili olarak kendi marabamı hapise yolladık. Annenin durumu iyi.  Fakat senin bu işte dâhilin olduğunu söyleyenler var. Ben bunun üstünü kapatmaya çalışıyorum. Ancak bu adamların işi belli olmaz. Senin yerini tespit ederlerse seni öldürürler. Sen kendine dikkat et. Bu meseleyi kimseyle paylaşma. Birileri seni araştırabilir. Yerini belli etme.</p>

<p>Benden izin aramamış sakın köye gelme.</p>

<p>Sen kendine dikkat et. Ben sana yine gerekirse yazarım. Selamlar.</p>

<p>-Halil sevdiği kızın ailesiyle bayağı yakınlaşmıştı. Aile onu sevmişti. Fakat Halil halen yaşadığı olayın etkisi ile kıvranıyordu.</p>

<p>Halil bir gün yine kızın evine misafirliğe gittiğinde, kızın babası ona:</p>

<p>-Evlat bizim törelerimize aykırı bir durum var. Artık kızımı isteyeceksen anneni getir. Ve başınızı bağlayalım.</p>

<p>Halil bu sözleri duyunca endişelendi. Annesini alıp gelmesi imkânsızdı. Kızın ailesi de kendi çapında haklıydı.</p>

<p>Halil kızın babasına:</p>

<p>-En kısa zamanda annemi getirip isteyeceğiz diyebildi.</p>

<p>Zaman ilerliyordu. Ağadan daha haber yoktu. Acaba köye gizlice gidip annemi alıp gelsem mi diye düşündü. Akşam eve gidip yattı. Biraz sıkıntıya düşmüştü. Ertesi günü işten eve geldiğinde annesini kapıda buldu. Ağa annesini göndermişti. Annesin kapıda görünce çok mutlu oldu.</p>

<p>-Anne hoş geldin.</p>

<p>-Hoş bulduk oğlum.</p>

<p>Halil hemen kapıyı açtı ve annesini içeri aldı. Biraz hasret giderdiler. Halil annesine sevdiği kız olduğunu ve ailesi kızı istemeleri gerektiğini söyledi. Annesi biraz tedirgindi.</p>

<p>-Evlat senin başından geçeni biliyorlar mı?</p>

<p>-Hayır anne. Kimseye söylemedim.</p>

<p>-O halde gider isteriz oğlum.</p>

<p>Halil annesinin desteğini almıştı. Oturdukları ev ise gelin getirmeye müsaitti. Halil işten döndüğünde, sevdiği kızın evine gitti ve annesinin geldiğini ve istemeye geleceklerini söyledi. Halil çalıştığı işte bayağı para biriktirmişti. Annesiyle çarşıya indiler. Çiçek yaptırdılar, tatlı aldılar ve akşam kızın evine gitmeye karar vardiler.</p>

<p>Hava kararmak üzereyken Halil siyah takım elbisesini giydi. Anneside hazırlandı.Halil bir taksi çağırdı .Annesi ile taksiye binip doğru kızın evine gittiler.Onları kapıda gelin kız karşıladı.Birlikte içeri girdiler.Aileler aralarında tanıştılar. Halil’in annesi isteme faslına geçti. Bu arada kahvelerde gelmişti.</p>

<p>Seher hanım:</p>

<ul type="disc">
	<li>Allah’ın emri, peygamber efendimizin kavli ile kızı babasından istedi. Kızın babası Halil’i seviyordu.</li>
	<li>Seher hanım biz Halil’i seviyoruz. Mutlu olacaklarına da inanıyorum. Bende kızımı size verdim gitti.</li>
	<li>Gençler ayağa kalktı ve anne ve babalarının ellerini öptüler. Artık söz kesilmişti. Düğün tarihi de ileriki zamanda belirlenecekti.</li>
</ul>

<p>Akşam güzel sohbetler edildi. Aileler kaynaştı. Gençler çok mutluydu. Güzel bir gecenin sonunda Halil ve annesi müsaade istedi ve evlerinin yolunu tuttular.</p>

<p>Halil annesi geldikten sonra rahatlamıştı. Artık işe daha keyifli gidiyordu. Artık nişanlısı da vardı. Annesiyle nişanlısına gidiyor, kızla görüşüyor ve mutlu bir şekilde evlerine gidiyordu. Halil bayağı para biriktirmişti. Akşam eve gelince annesiyle konuşmak istedi.</p>

<p>-Anne param bayağı birikti. Düğünümüzü yapsak mı artık.</p>

<p>-Oğlum o halde gidip hısımlarla konuşmamız lazım. Düğün tarihini görüşmemiz lazım.</p>

<p>-Anne o zaman yarın akşam gidelim konuşalım olur mu?</p>

<p>-Olur, oğlum gider konuşuruz. Bakalım onlar ne diyor bize. İstekleri var mı? Ne yapacağımızı konuşur geliriz.</p>

<p>-Tamam, anne, yarın akşam haber verelim, gider konuşuruz.</p>

<p>Halil ertesi günü kız nişanlısıyla görüştü. Babası ve annesinin ne düşündüğü hakkında bilgi aldı. Kızın babası bir an evvel düğünün olmasını istiyordu. Bu meseleleri görüşmek için akşam Halil annesini de alıp kayınbabasının evine gitti. Sohbet esnasında Halil’in annesi konuyu açtı.</p>

<p>-Şemsi efendi, düğünü yapalım diyoruz. Bizden istediğiniz ne varsa onları alalım. Eşyalara bakabiliriz.</p>

<p>-Şemsi efendi:</p>

<p>-Hacer hanım, bizde öyle düşünüyoruz. Baha ayı yaklaşıyor. Kızımı alın yanınıza eşyalara bakın. Bu işi fazla uzatmayalım.</p>

<p>-Olur, Şemsi Efendi. Hazırlığımız var. Yarın müsaade ederseniz kızınızı alıp gidelim bakalım. Annesi de gelsin bizimle.</p>

<p>-Olur, Hacer Hanım. Bakın şöyle fazla pahalısına gerek yok. Biz bu işin gösterişinde değiliz.</p>

<p>        Ertesi günü Halil işyerinden izin aldı. Kayınbabası gile gidip Nişanlısı ve kaynanasın aldı. Birlikte mobilyacıları dolaştılar. Kızın beğendiği eşyaları tespit ettiler. Sonra Halil onları evlerine bıraktı. Düğün tarihini de<a name="m_8395109957241967348_x_m_5078140446358144669__msoanchor_1"></a><a href="https://mail.google.com/mail/u/0/#m_5078140446358144669__msocom_1" target="_blank">[A1]</a> kararlaştırdılar. Düğün Mayıs ayının on beşinde olacaktı. Halil düğün salonu ile görüşüp günü aldı.</p>

<p>Artık düğüne gün saymaya başlamışlardı. Mayısa ayı yaklaşırken mobilyacı düğün eşyalarını hazırladı. Bir gün eşyalar eve taşındı. Düğün tarihi de yaklaşmıştı. Diğer hazırlıklara başlandı. Kıza gelinliğe baktılar. Üstüne başına giysiler alındı. Her şey tastamam olmuştu.</p>

<p>        Düğün günü Halil nişanlısını kuaföre götürdü. Akşamına da düğün salonuna geçilecekti. Konvoy yapmak üzere arabalar tutuldu. Akşama doğru, taksilerle kızın baba evine dayandılar. Kızın abisi gard aş kuşağını bağladı. Babası kızın koluna girdi ve dışarı çıkardı. Halil babasının kolundan nişanlısın aldı ve arabaya bindiler. Onlar konvoy yaparak düğün salonuna gittiler. Kızın babası ve ailesi de arabalarına binerek düğün salonunun yolunu tuttu.</p>

<p>Düğün salonu davetlilerle dolmaya başlamıştı. Bir yandan müzik çalıyordu. Halil ve nişanlısı içerde gelin odasında hazırlıklarını yaptılar. Saati yaklaşınca, solunun ortasına doğru geldiler. Onlara eşlik edecek ekipte vardı. Önce dans yapıldı. Sonra iş oyuna döküldü. Daha sonra gelin ve damat yerlerine oturdu. Düğünün ahengi iyiydi. Hiç bir sorun yoktu.</p>

<p>Keyiflerince iki tarafta eğlendi. Davetliler hediyelerini vererek ayrılmaya başlayınca, en son salonda onlar kaldı. Sonra kucaklaşma faslı başladı. Resim çekinildi ve gelin ve damadı arabaya kadar uğurladılar.</p>

<p>        Konvoy hazırdı. Gelinin yanına evden kız kardeşi geliyordu. Konvoy sakin bir şekilde Halil’in evine doğru ilerledi.</p>

<p>        Evin önüne gelince, arabadan onları dualarla indirdiler. Üstlerine boncuk, leblebi gibi şeyler attılar ve gençler eve besmele ile girdiler.</p>

<p>Düğün bitmiş ve gençler muratlarına ermişlerdi. Onlar için artık yeni bir hayat başlıyordu. Halil çalıştığı işten güzel kazanıyordu. Eşi de devlet memuruydu. İkisi de güzel kazanıyordu. Anneleride yanlarında onlara destek oluyordu.</p>

<p>Onlar artık üç kişilik bir aile olmuşlardı. Akşamları eve geldiklerinde annesi yemeği yapmış oluyordu.</p>

<p>Hafta sonları Halil onları lokantaya götürüyordu. Mutlu bir yuvaları vardı. Bazen kayınbabasına gidiyorlardı.</p>

<p>        Halil araba almayı düşünüyordu. Eşyanın borcu bitmişti. Akşam eve dönünce bu fikrini eşine söyledi.</p>

<p>        Zeynep sana bir şey söyleyeceğim:</p>

<p>-Söyle aşkım.</p>

<p>-Ben bir araba almak istiyorum. İkimizin birikimini ortaya koyarsak arabayı alabiliriz.</p>

<p>-Olur, aşkım, hem bende sürmeyi öğrenirim. Ehliyet kursuna giderim.</p>

<p>Halil onun olumlu cevabına sevinmişti.</p>

<p>-O halde ben araştırmaya başlayayım.</p>

<p>-Tabi çok iyi olur aşkım. Yaz gelince tatile de gideriz.</p>

<p>-Aynen aşkım.</p>

<p>Halil bu habere sevinmiş ve ertesi günü araba ilanlarını araştırmaya başlamıştı. Artık her gün telefon elinde araba fiyatlarına bakıyordu. En son güzel bir araba buldu. Fiyatı da tam  kendilerine göre idi. Arabayı çok beğendi ve karısın aradı. Arabayı bulduğunu söyledi. Fakat araba farklı bir şehirde idi.</p>

<p>Arabayı almaya gideyim mi diye sordu karısına: Karısı ise hemen alalım dedi.</p>

<p>Halil o halde ben gidip arabaya bir bakayım dedi. Araba yakın bir şehirde idi. Hemen otobüse bindi ve satılık arabanın sahibi ile irtibata geçti.</p>

<p>-Kardeşim ben arabaya bakmaya geliyorum dedi.</p>

<p>Adam ise gel bekliyorum dedi.</p>

<p>-Halil hemen yola çıktı. Yolculuk çok uzun sürmedi. Arabanın sahibini buldu. Arabaya iyi baktı ve beğendi. Para konusunda anlaştılar ve arabayı aldı. Çok sevinçliydi. Hemen arabaya bindi ve kendi bulundukları şehre doğru yola çıktı. Eve geldiğinde çok sevinçliydi. Karışı da arabayı çok beğendi. Hemen birlikte biraz arabayı sürdüler. O gün onlar için güzel bir gün olmuştu.</p>

<p>        Halil bazen hala o genci neden vurduğunu düşünerek üzülüyordu. Köyde ise Kurtulmuşların Halil’i öldürmek üzere hazırlığı vardı. Onlar Ağanın marabasının o iş yaptığına inanmıyordu. Evin ortanca oğlu Metine verilmişti görev. Metin kendisini bu işe adamış, yeterince atış talimgâhı da yapmıştı.</p>

<p>        Ertesi günü Ağa dan bir mektup geldi. Mektubu tesadüfen Zeynep açmıştı. Mektupta olan biten her şey anlatılıyordu. Ağa Halile bulunduğun şehri terk et diyordu. Zeynep mektubu okuyunca endişelendi. Akşama Halil’in gelmesini bekledi. Halil eve gelince mektubu ona verdi. Halil mektubu okuyunca yüzü kızarmaya başladı. Bu olayı çünkü Zeynep’e anlatmamıştı. Onların yakın zamanda çocukları da olacaktı.</p>

<p>        Halil mektubu alıp annesinin yanına gitti. Mektubu okudu. Annesi birden telaşlandı:</p>

<p>-Evlat ne yapacağız. Bu eve alışmıştık. Bu Kurtulmuşlar kan güden adamlar. Ne yapacağız.</p>

<p>Halil’in kafası karışıktı. Kurtulmuşlar bu işin peşini bırakmayacaktı. Zeynebi karşısın aldı ve olayı anlattı. Kız bu habere çok üzüldü.</p>

<p>-Ne yapacağız Halil. Yakında çocuğumuz olacak.</p>

<p>Halil:</p>

<p>-Zeynep yer değiştirmemiz lazım. Annenlere de durumu anlatırız. Ben bir cahillik yapıp genç çocuğu öldürdüm. Ağa beni bu zamana kadar idare etti Lakin artık adamlar peşime düşecek. Bizde en yakın bir Şehire gideriz.</p>

<p>-Benim iş durumum ne olacak Halil.</p>

<p>-Dilekçe verir tayinini isteriz aşkım.</p>

<p>Karar verilmişti. Halil Ankara’ya gidip kendisine iş arayacaktı. Birde ev arayacaktı.</p>

<p>Sabah erkenden kalktı Halil. Önce işyerine gitti ve izin aldı. Sonrada arabasına binerek Ankara’ya doğru yola çıktı</p>

<p>Önce iş araştırdı. Bir benzinlikte kendisine iş buldu. Sonrada yakın bir yerlerde ev aramaya başladı. Evi de bulmuştu. Beş katlı bir evin ikinci katında daire bulmuştu. Ev gayet güzeldi. Sonrada arabasına binerek doğru yaşadığı kasabaya döndü.</p>

<p>Akşam eve dönünce bulduğu işi ve tuttuğu daireyi anlattı. Ankara büyük şehir diyordu. Bizi orada bulamazlar. Ertesi gün yavaş yavaş evi toplamaya başladılar. Halil durunu kayın babasına anlattı. Zeynep çalıştı yere nakil dilekçesini verdi.</p>

<p>Halil bir kamyon tutmuştu. Evdeki kolileri arabaya taşımaya başladılar. Akşama kadar eşya toplanmıştı. Zeynep’in ailesi ile görüşüp yola koyuldular.</p>

<p>Artık mekânları Ankara olacaktı. Ankara kalabalık bir şehirdi. Kurtulmuş ailesi onları bulamaz diye düşünüyorlardı. Halil endişeliydi. Yakın zamanda baba olacaktı. Onu öldürürlerse Karısı dul kalacaktı. Annesi ve karısı yalnız başına kalacaklardı.</p>

<p>        Ailesi ile konuştu. Ben işime gider gelirim. Bizim evi soran olursa sakın benim bu adreste olduğumu söylemeyin. Halil benzinlikteki işine devam etmeye başladı. Zeynep’in tayini de Akara çıkmıştı. Artık uzun bir süre bu işi düşünmeyeceklerdi. Çocuğun doğmasına da az kalmıştı. Alilin annesi, artık çocuğun doğmasına yaklaştığı için alınacakları alalım demişti.</p>

<p>Halil onlara yeterli bir para verdi ve Annesi ve Zeynep alış verişe çıktılar. Gerekli her şeyi aldılar. Artık zaman azalmıştı. Bir gece Zeynep sancılandı. Halil Annesine sordu. Anne; Hemen gitsek mi hasta haneye</p>

<p>-Oğlum biraz sancısı devam etsin, hemen doğuma almazlar.</p>

<p>Halil ve Zeynep bir müddet beklediler, sancılar çoğalınca Halil arabayı çalıştırdı ve hasta hanenin yolunu tuttular. Ebe kadın hemen onları içeri aldı. Halil dışarıda bekliyordu. Aradan bir saat geçtikten sonra bebek doğdu. Çocukları erkekti. Halil buna çok sevinmişti. Sabah olunca Zeynep’i alıp eve getirdi.</p>

<p>Halil’in çocuğu aynı halile benziyordu. Annesi de ona çok benzetmişti. Halil yeniden işinin başına döndü. Karışının doğum izni vardı. Akşamı zor etmişti Halil. Eve geldiğinde Zeynep çocuğunu emziriyordu. Annesi de evde yemek yapmış, sofrayı hazırlamıştı.</p>

<p>Akşam yatma saati gelince Halil başka bir yatakta yattı. Karısının rahat edebilmesi için.</p>

<p>Sabah olunca yeniden kahvaltısın ı yaparak doğruca işyerine gitti. Giderken arkadaşlarına tatlı almıştı. Tatlıyı arkadaşlarına ikram etti. Halil’in içi içine sığmıyordu. Onun bir çocuğu olmuştu. Artık bana bir şey de olsa oğlum var diyordu.</p>

<p>Halil ve ailesi Ankara’da mutluydu. Kazançlarında bir değişiklik olmamıştı. Eşi de memurluğuna atanmıştı. Annesi onlar eve gelen kadar çocuğu uyutuyor, doyuruyor ve yemeklerini de hazır ediyordu.</p>

<p>Fakat Halil halen endişeliydi. Acaba onu takip ediyorlar mıydı? Bu durum onu çok rahatsız ediyordu.</p>

<p>Annesi ile konuştuğunda biraz rahatlıyordu. Annesi ona şöyle demişti:</p>

<p>-Oğlum için rahat etmiyorsa, git Kurtulmuşlarla konuş ve teslim ol.</p>

<p>Halil hapse girmekten korkuyordu. Karışı ve çocuğu vardı onun artık. Ailesi büyüyordu. Ailesi o olmadan geçinemezdi. Hayat şartları zordu. Artık yapması gereken onların kendisini bulması olacaktı. Karşı karşıya gelirlerse Halil’in de tabancası vardı. Artık kim kimi vurursa diyordu.</p>

<p>Hayatın çilesi bitmiyordu. Benzinlikten onu çıkartmışlardı. İş arama k zorunda kalmıştı. Eşinin maaş şuan için yetiyordu. Fakat onun da iş bulması lazımdı. Bir gün akşama kadar dolaşıp iş aradı. En son bir kahvehanede iş buldu. Yevmiyesi de iyiydi. İşi rast gitmişti. Çocukları da iyice büyümüştü. Bir yaşına basmıştı. Halil onun doğum günü için yaş pasta ve kola ve benzeri şeyler aldı ve akşam eve geldi. Çocuklarının bir yaş gününü kutladılar.</p>

<p>Halil sabah işine gidiyor, karısını giderken arabayla işine bırakıyordu. Zeynep ailesini özlemişti. Akşam bunu kocasına söyledi. Halil:</p>

<p>-O halde Pazar günü gidelim hasretini giderirsin dedi.</p>

<p>Pazar günü olunca sabah erkenden kalktılar. Kahvaltılarını yaptılar. Giderken Zeynep ailesine birkaç hediye aldı. Yolları kısa sayılırdı. Bir saat sonra Kayınbabasının evine vardılar. Zeynep’in ailesi çok sevinmişti. Hemen çocuğu ellerinden kaptılar akşam ev şenlenmişti. Sohbetler edildi, hal hatır edildi ve gece olunca yataklar serildi ve yattılar.</p>

<p>Sabah olunca sıcak ekmekler alındı ve güzel bir kahvaltı yaptılar. Halil gelmişken biraz eski evlerinin oralarda gezmek istiyordu. Biraz vakit geçirdikten sonra vedalaşıp Ankara’ya doğru yola çıktılar.”         Halil ve ailesi çok mutlu günler geçiriyordu. Oğullarının adını Deniz vermişlerdi. Deniz her geçen gün büyüyor ve yavaş yavaş dilleniyordu.</p>

<p>Halil akşam eve geldiğinde kapıda bir mektup buldu. Hemen okudu. Mektupta, Ağa ona ismin değiştirmesini öğütlüyordu. Kurtulmuşlar onun peşindeydi.</p>

<p>Halil artık bu durumdan sıkılmıştı. Akşam annesi ve eşiyle konuştu.</p>

<p>-Anne ben Kurtulmuşların evine gideceğim. Ve bu genci ben öldürdüm diyeceğim. Sebebini de onlara anlatacağım. Beni affetmelerini isteyeceğim. Gerekirse kan parası isterlerse onu da vereceğim. Birikmiş param var. Hiç değilse hayatımız diken üstünde olmaz. Ne dersiniz?</p>

<p>Annesi:</p>

<p>-Evladım bu hayat böyle yer değiştirmeyle geçmez. Yaptığın hatayı düzeltmek senin elinde. İstersen birlikte gidelim konuşalım. Bak senin çocuğunda büyüyor. Yarın bir gün onun başına da bir şey gelir.</p>

<p>-Evet, Anne, benim başıma gelmezse, karımın veya çocuğumun başına gelir. Bence bu davayı konuşarak kapatalım.</p>

<p>Yarın arabamıza binelim ve Ağanın yanına gidelim. Ağa bizi uzlaştırır.</p>

<p>Annesi bu işe olumlu baktı.</p>

<p>-Evlat o halde yarın izin al da gidelim köyümüze. Ben evi öylece bıraktım geldi. Orası bizim köyümüz. Ağa bizim iş hallederse ben köyde kalmak istiyorum. Çok özledim köyümü.</p>

<p>Halil ertesi günü patrondan izin aldı. Durumu da ona anlattı. Bir günlüğüne gidip geleceğim dedi.</p>

<p>Patron ondan memnundu. Ona izin verdi. Halil arabasıyla eve geldi ve annesini karısın ve çocuğunu aldı arabaya bindi ve köylerine doğru yol almaya başladılar.</p>

<p>        Halil artık çok huzurluydu. Derdini anlatıp af dileyecekti. Yola koyuldular. Karışı da onun için endişeleniyordu. En iyisi bu işi çözmek olacaktı.</p>

<p>Ertesi günü Halil arabasına benzinini aldı, yol hazırlığı yapıldı. Arabayı evin önüne çekti Halil. Annesi, karısı ve çocuğu arabaya bindiler. Yaklaşık bir saat yolları vardı. Önce Zeynep’in babası gile uğrayacaklardı.</p>

<p>Önce doğruca Zeynep’in babası gile uğradılar. Orada yiyip içip eğlendiler. Yatma zamanı gelince yataklar serildi. Sabah erkenden kalktılar. Kahvaltı yapıldı. Daha sonra yola çıktılar. Yeşil ağaç köyü çok uzak değildi.</p>

<p>Yarım saat kadar yol gittikten sonra Ağa nın evine uğradılar. Ağa onları hoş karşıladı. Kucaklaştılar, sohbetler edildi. Çay, yemek derken zaman geçti. Halil daha sonra Ağa ile kendi sorununu anlattı:</p>

<p>-Ağam ben Kurtulmuşlardan af dilemek istiyorum. Benim peşime adam takmışlar. Benimle birlikte Kurtulmuşların oraya gidebil miyiz.</p>

<p>Ağa biraz tedirgindi.</p>

<p>-Evlat benim maraba hapiste yatıyor. O nasıl olacak.</p>

<p>Halil:</p>

<p>-Ağam ben suçluluk duyuyorum. Gerekirse onlara kan parası da veririm.</p>

<p>Ağa biraz düşündü ve:</p>

<p>-Öyleyse gidelim dedi. Oturur konuşuruz kabul ederlerse sen kurtulmuş olursun.</p>

<p>Ağa Halil de yanına alarak Kurtulmuşların evine gittiler. Evin büyüğü olan Kasımla b konuyu konuştular. Kasım olumluydu.</p>

<p>-Ağa biz köyden kan davası için kaçıp geldik. Önce bizi sevmediniz ama sonra alıştınız. İlk zamanlarda bizim hatamızda oldu. Fakat artık alıştık. Halil bir suç işlemiş. Bu yaşlarda cahillik olabilir.</p>

<p>Ben diyorum ki:</p>

<p>-Benim oğlum anlayışlıdır. Ona bir miktar para verirseniz bu olay kapanır. Bizde kan davası peşine düşmeyiz. Halil bu habere çok sevindi. Üstünden büyük bir yük kalktı. Hemen vurduğu gencin babasının yanına gittiler. Kasım Ağa durumu anlattı. Adam üzgün olmasına rağmen Halil’i affetti.</p>

<p>-Halil, artık benimde evladım sayılır. Ben para pul istemiyorum. Evladımın kanını satamam. Varsın Halil yoluna devam etsin dedi.</p>

<p>Kasım Ağa ve Ağanın sayesinde bu kan davası sona erdi. O</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdullah Ateş</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/abdullah-ates/kan-davasi-oyku/200/</link>
<pubDate>Thu, 18 Feb 2021 11:04:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>BAŞKANLIK SİSTEMİ AKP'YE UYMADI</title>
<content:encoded><![CDATA[                     Ülkemizde 1957 sonraki bütün siyasi hareketleri yaşayan bir kişi olarak o zamanlardaki siyaset yanlışlarının ülkeyi nerelere sürüklediği bizim yaşımızdakiler bilir.<br />
                     TBMM tahkikat komisyonları kurarak adaleti meclise havale eden MENDERES hükümeti ve TBMM’sinin bu harekete karşı çıkmaması o günkü şartlarda askeri vesayete davetiye çıkardı<br />
                      DEMOKRAT PARTİNİN vatan cephesi hareketi ile ülkeyi birbirine düşürmesi ve bunları radyolarda haber gibi okutması ile iktidar muhalefet birbirlerine düştü. Bu duruma alışık olmayan askere demokrasiyi kaldırmak fırsatı verdi.<br />
                      Daha sonraki tarihlerde aynı hatalar siyasal partiler tarafından tekrar edildi. Siyasi partiler kanuna göre yapılan yanlışlıklar ile ne zaman liderler halktan koparak teşkilatların sesine kapıldılar, tehlike o zamandan beri devam etti.<br />
                      Silahlı kuvvetler siyasi partilere zaman zaman ayar vermeye çalışmasına rağmen liderlerin milleti birbirlerine kırdırmak sureti ile siyaset yapmaları, ülkedeki gerginlikleri arttırmaya başlayınca silahlı kuvvetlerin yeni ayarlamaları ile demokrasi kesintiye uğradı.<br />
                      Siyasi partilerin bu durumlardan kurtulmak için BAŞKANLIK SİSTEMİ gibi dünyada tüm teşkilatları ile bir sistemi isim ve tek yetki olarak anayasaya koyunca bir takım uyuşması olmadığı için ülkede siyasi partiler hızla çoğalmaya başladı. Zira sistem elli artı bir oy ile cumhurbaşkanı seçilmesini getirince zaten sistemde alt teşkilatları kurulmamışken, birde bir küçük partiye muhtaç hale gelmesi ile başkanın ve mensubu olduğu partinin siyasetini zayıflattı.<br />
                        Başkanın tek yetkili olması, istediğini bürokrat, bakan yapması vekillerin bakan olamaması ile parlemento ve başkan arasında denge kurulamadı. Üstelik başkanın partinin genel başkanı olması ise parti ile ilgi ve alakasını kesti. Darbelerin getirdiği siyasi partiler YÖK gibi kurumlar değişmedi.<br />
                       Genel başkanların hepsi istediği kişiyi milletvekili yazınca ve yapınca il ilçe teşkilatlarına kimse yanaşmadı. Zira teşkilatların ilk kademeleri ile yükselme imkanı kalmayınca insanlar siyasi partiler teşkilatlarından uzaklaştılar. Siyasi partilerde, il başkanı genel merkezce atanıyor. Sonra kongrelerde seçiliyorlar. Bunun adı demokrasi oluyor.<br />
                       Başkanlık sisteminde parlamento ve vekiller bakanlara yetişemeyince ve bakanların vekillerden uzaklaşması ile iktidarın il ve ilçe teşkilatlarından gelen talepler bakanlara ulaşamadı.  Bunun için İktidarda gibi görünen partilerin teşkilatları aslında tayinle gelen demokrasi hastalığına girdiler.<br />
                      Başkanlık sisteminin parlamento ile birlikte yürüyen mekanizmaları yerine getirilemezse hukuk, adalet ve siyaset daha da geriye gidecek. Ve sistem kendi kendini yok ederek ülkeye zarar verecek. Umarım ya sistem değişecek yada sistem kendini kontrol edecek mekanizmaları getirerek ülkeyi güzel günlere getirme fırsatını yaratacaktır.]]></content:encoded>
<author>Ümit Nuri KOCABALLI</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/umit-nuri-kocaballi/baskanlik-sistemi-akp-ye-uymadi/199/</link>
<pubDate>Fri, 12 Feb 2021 00:59:58 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Viyana'dan Kırıkkale'ye</title>
<content:encoded><![CDATA[KIRIK (KÖY)KALE<br />
 <br />
Çocukluğumuzda yönümüz hep Kırıkkale’ye dönüktü. İğreti bahçe duvarlarının dibinde evcilik oynardık. O zamanlar bile herkes kendi rolünü üstlenir, kızlar evin hanımı olup ev işleriyle uğraşırken oğlanlar ise evin erkeği olarak genellikle gurbet’e, yani Kırıkkale’ye Çalışmaya giderlerdi… Sırtını yıkık bahçe duvarına verdiğimiz minyatür evimizin süprülmüş toprak üzerindeki görüntüsü, uzaydan çekilmiş tarihi, DİBEKKAYA ev fotoğraflarını andırırdı…Küçük küçük heliklerden (Taş)Bir çerçeveyle toprak üzerinde sınırı çizdiğimiz  evimizin hemen girişinde bir mabeyin, balkon tarafında bir dış oda (Misafir odası) mabeyinin içinden başka bir kapıyla girilen; Turşu pekmez damı, gene ilk girişte hemen sağda Evlik, yatakların yorganların,unun , bulgurun, tike’nin, (Yaz sıcağında güneşte kurutulup, kuşbaşı şeklinde doğranmış et) tarhana’nın, kış elmalarının vb. yüklerin bulunduğu penceresi kuzeye bakan oda.. Girişte soldan ilk oda ise kadınların oturma odası olup, aynı zamanda HALI TEZGAHI’nın bulunduğu oda…Biz çocuklar genellikle halı dokuyan kadınlarla bu oda da oturur, isli gaz lambasının soluk ışığında annelerimizden, ebelerimizden (Babaanne) HEYKET, (Masal, hikaye) dinlerdik… Bizlerin minyatür evleri de bu büyük evin sanki bir kopyesi idi…Ben genellikle cip şoförü olur, Kırıkkaleden çalışmadan gelen gurbetçileri taşırdım. Büyük eve özenip evcilik oynadığımız minyatür evimizde acısıyla tatlısıyla sanki büyük evi birebir yaşardık. NEŞET ERTAŞ Ustanın anlattığı da bu olsa gerek…Beş altı yaşlarında evcilik oynarken aşık olduğu kızın daha sonra o dönemde İNCE HASTALIK denilen verem den öldüğünü duyup, türkü yaktığında olduğu gibi…<br />
Bugün bana bir hal oldu<br />
Yardan kara haber geldi<br />
Vay vay vay vay vay vayy<br />
Vay vay dünya vay<br />
Bu haber bağrımı deldi<br />
Dediler ki Menom öldü<br />
Oy oy oy oy oyy<br />
Oy oy dünya oy<br />
Gizli dertten hastalanmış<br />
Bir de duydum Menom ölmüş<br />
Oy oy oy oy oy oy<br />
Oy oy dünya oy<br />
Kırıkkale, Ankaraya yetmiş kilometre uzaklıkta sonradan il olmuş bir şehirdir. Kızılırmak deltasına bağrını vermiş olan bu şehir, geçmişin KIRIKKÖY’ üdür. Ankara’nın Başkent olup, İçanadolu bölgesini taçlandırmasıyla beraber, Kırıkkale’ de serpilip gelişir. Şehirden ziyade, çarpık yapılaşmasıyla birlikte, büyük bir köy görünümündedir…<br />
Cumhuriyet, ATATÜRK Cumhuriyeti bir medeniyet, bir ÇAĞDAŞLAŞMA projesidir. Hemen akabinde İZMİR İKTİSAT KONGRESİ yapılarak ülkenin yol çizgisi belirlenir. Bu sırada hala İRTİCA, KÜRTÇÜLÜK isyanları devam etmektedir…Tüm bu olumsuzluklara rağmen büyük bir sanayi hamlesi başlatılarak, ülkenin çeşitli yörelerinde fabrikalar tesisler açılmakta ülkenin insanımızın, kara bahtına birer güneş gibi doğmaktadır.<br />
Anadolu, Osmanlı döneminde hep ihmal edilmiştir. Altıyüz yıllık Osmanlı döneminin Anadolusunda Osmanlıya ait bir tek eser gösteremezsiniz…Osmanlının yönü ve yatırımları hep batıya olmuştur. Türklerin yaşadığı Anadolu ise savaşlarda asker gönderecek asker deposu olarak, görülüp değerlendirilmiş hep ihmal edilmiştir. Bunun için bizim ağıtlarımız da türkülerimiz de EVCİLİK OYUNLARIMIZ’da  hep savaş üstüne, gurbet üstüne yoksulluk üstünedir…<br />
 <br />
Genç Cumhuriyetin Sanayi atılımından en çok payı KIRIKKÖY alır, Kırıkköy KIRIKKALE olur. 1926 yılından itibaren, Kırıkkale’ye Silah Sanayi’nin gerçekleri olan, Top, Tüfek, Barut, Mermi vb. gibi fabrikalar bir bir açılırken, önceleri çevre köylerden Kırıkkale’ye doğru başlayan işçi göçleri daha sonra çevre ilçeleri, illeri de içine alarak tüm Türkiye’yi kapsar...Bilhassa 1938 depreminden etkilenen Kırşehir’in ilçelerinden, köylerinden bu fabrikalarda işçi olarak çalışmak için gelenler yeni yeni mahallelerin, semtlerin oluşmasına, çarpık’ ta olsa  şehrin günden güne büyümesine sebep olurlar…Dönemin iktidar yanlısı Belediye Başkanları, bilhassa, 1950 yılından sonra sırf oy uğruna POPÜLİST  politikalar uygulayarak bu günkü çarpık, Büyük köy Kırıkkale’nin oluşmasının sebebidirler…<br />
Cumhuriyet sanayileşmesinin en büyük özelliği, HER FABRİKANIN, HER TESİSİN YANINA MUTLAKA SOSYAL TESİSLERİN DE YAPILMASIDIR. Bu sosyal tesisler, fabrika çalışanlarının medeniyetle buluşup, tanışmasını sağlamak içindir. Bir yıl Lisesine BARAKA sınıfta devam ettiğim Kırıkkale’nin, 1970’ li yıllarda Olimpik yüzme havuzu vardı…<br />
Sosyalist Literatürde PROLETERYA yani, İŞÇİ EMEĞİNDEN BAŞKA HİÇ BİR GELİRİ OLMAYAN’a denilir.  Normalde ne geldiği yerle ekonomik bir bağlantısı ne de yaşadığı yerde ihtiyacının dışında malı mülkü olmayan emekçi demektir. ANCAK içinde benim akrabalarımın da yaşadığı Kırıkkale gerçeği sanki bu Teori yi altüst etmiş, işçiler toprakla bağını bir türlü koparamamışlardır. Hemen hemen her Kırıkkale’de yaşayanın mutlaka köyüyle, köydeki akrabalarıyla, az da olsa toprağıyla kopamadığı bağı, bağlantısı vardır…Bu nedenle, Kırıkkale fabrikalarında çalışanlar tam* İŞÇİ* olamamışlar, ait oldukları FEODAL tutucu yapıyı bir türlü kıramamışlardır…<br />
Feodalite feodal yapı,vahşi KAPİTALİZM’in bir öncesi olup toprak sahipleri Derebeylerle onların yanında çalışan köleleri ya da biraz toprağı olan Marabaları içine alan ilkel, tutucu, bağnaz rejimin adıdır…Toprağa bağımlılığı, kaderciliği, tutsaklığı kıramamışlığı çağrıştırır…Böyle yerlerde böyle ortamlarda, İrtica faaliyetleri, bölücülük, yıkıcılık faaliyetleri daha rahat ortam bularak filizlenir…Fabrikası kapatılarak şehrinin, kendinin ailesinin geçmişi yağmalanırken ses çıkaramayan insanların yaşadığı şehirlerde ancak İSTİKLAL MARŞI okunurken ayağa kalkılmaz ya da, saçma gerekçelerle bir ülkenin İSTİKLAL MARŞI, Arapça okunurken tepki gösterilmez. Üniversitesi, okulları medreseleşirken Fetullah’ın tedrisatından çalıntı sorularla mezun olmuş kişilerce İRTİCA’CI, BÖLÜCÜ örgütlenmeler şehrin dolayısı ile ülkenin kaderi ile oynamakta, çağdışı tipler sokaklarında cirit atmakta iken duymamazlıktan, görmemezlikten gelinmektedir…<br />
Bir zamanların Kırıkkalesi, Türkiyenin bir harmanı gibiydi. Yurdun çeşitli yörelerinden gelip yerleşmiş insanlar, geldikleri yerlerden gelenek göreneklerini adetlerini, renklerini, nüktelerini, hazır cevaplılıklarını sevecenlıiklerini de beraber getirmişler Türkiye insanının ortak profilini oluşturmuşlardı…<br />
Kırıkkale’nin Cumhuriyete borcu vardır. Kırıkkale’nin  Kırıkkale insanının Cumhuriyete borcu, diğer illere, yörelere göre çok daha fazladır. Hiç olmazsa geçmişin, Cumhuriyetin hatırına Şehirlerine sahip çıkmaları, Cumhuriyetten aldıkları payı helal ettirmelidirler…<br />
 <br />
Saygılarımla…<br />
 <br />
 ]]></content:encoded>
<author>Cemal Kayı</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/cemal-kayi/viyana-dan-kirikkale-ye/198/</link>
<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 23:05:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>AK PARTİ YÖNETİMİ VE KAPLAN ÇARESİZLİĞİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yıl 2002</p>

<p>Cumhuriyet Meydanı hınca hınç dolu.</p>

<p>Her yer siyah ve mavi balonlarla doldurulmuştu.</p>

<p>Cumhuriyet Meydanı tarihinde ilk kez böyle bir kalabalık görmüştü. Orda ki kısa konuşma ardından Manşet gazetesinde “Tayyip” diye bir yazı kaleme almıştım.</p>

<p>O yazıda özellikle halkın kendine yakın görmesi nedeniyle bizzat ismiyle seslendiğini ve heyecanla meydanı “Tayyip” diye inlettiğini aktarmıştım.</p>

<p><b>Aynı yazıda dönemin ANAP İl Başkanı Mürsel Akçay’ın Emniyet Müdürü Murat Aykaç’a 17.30’dan sonra toplantı yasağını hatırlatarak halkın “Tayyip” diye bağrına bastığı “Erdoğan’ı otobüsün üstünden indirtmesi olayıydı.</b></p>

<p>Ardından yıllar geçti…</p>

<p>Otobüsün üstünden indirttiği liderin partisinde yani Ak Parti’de merkez ilçe başkanı ve ardından il başkanı olduğunda da bu otobüsün üstünden indirme olayını yine aynı gazetede yazarak hatırlatmıştım.</p>

<p>O hatırlatma da üstüne basa basa vurguladığım bir konu vardı;</p>

<p><b>2001’de halkın “Tayyip” diye severek bağrına bastığı bir kişinin, bu tür yönetim belirlemeleri ile halktan uzaklaştırılacağını ve gelecekte “Erdoğan” olarak tanımlanacağını söylemiştim.</b></p>

<p>Akçay’ın il başkanlığı sürecinde artık “Tayyip” diyenlerin sayısı giderek azalırken yerini “Erdoğan” diyenler alıyordu.</p>

<p>Bu süreç aslında AK Parti yönetimlerinin belirlenmesinin ve yerellerde karşılıklarının ne olduğunun da göstergesiydi. Tam bu sıra da sosyal medyada “Reis” süreci başlatılarak “Tayyip” seslenişinin sonuna gelinmişti.</p>

<p><b>Bugün hem 2009 hem de 2014 seçimlerinde Ak partinin karşısında aday çıkan Mahir Yılmaz’a destek olan MÜSİAD eski başkanı Mustafa Kaplan il başkanı oldu.</b></p>

<p>Kaplan ise Mürsel Akçay yönetiminde Ak Partiye adım atan isimlerden birisiydi.</p>

<p>Kaplan ile birlikte kendisini de dâhil ederek baktığımızda, Akçay yönetiminden bugün ki yönetimde 8 kişi görev alıyor</p>

<p>Bunlar; <b>Mustafa Kaplan, Bahadır Kılıç, Turan Duruyürek, Hüseyin Ceylan, Özden Temuçin, İshak Gençer, Özhan Özaydın’ın eşi Rabia Özaydın, Hasan Çiçek’in oğlu Cahit Çiçek</b></p>

<p>Bu açıdan baktığımızda Mürsel Akçay yönetimi ile Mustafa Kaplan yönetimi arasında da bir fark yok.</p>

<p> </p>

<p>Yönetim kurulu görevlendirmelerine baktığımızda da benzer bir etkiyi görüyoruz. ANAP’ta Mürsel Akçay’dan önceki il Başkanı Bahadır Kılıç, bu yönetimde Siyasi ve Hukuk işleri Başkanlığı görevini alarak partide ki ikinci koltuğa oturdu. Bunun manası il başkanının ayrılması veya bir şekilde koltuğu bırakması durumunda İl Başkanlığına Bahadır Kılıç’ın oturması demek. Tıpkı 2002 seçimleri için Ramazan Can il başkanlığından ayrıldığında koltuğa Mehmet Demir’in geçmesi gibi.</p>

<p>Görevlendirmede ilginç bir şeyde oldu. Karakeçili eski Belediye Başkanı Hüseyin Özçelik yerel yönetimler görevine getirildi. <b>Kendi seçim bölgesinde yaptıkları ve yapamadıkları nedeniyle seçim kaybetmiş bir kişiyi Yerel Yönetimler Başkanlığı görevine getirerek yerel yönetimlere seçim hazırlığı ve kazanımı için ne tür katkısı olabilir?</b></p>

<p><b>Çevre Şehir ve Kültür Başkanlığı görevine ise Harun Oğuz’un</b> getirilmesinin anlamı nedir? Zaten Yahşihan İl genel Meclis üyesi ve aynı zamanda İl Genel Meclis Başkanvekili olan birine bu ünvanlar az mı geldi? Veya Kırıkkale’de bu işi yapabilecek nitelikte başka kimse bulamadınız mı? Bu şehir bu kadar dar ve bilgisizlik içinde mi?</p>

<p>Yoksa Mart ayında yapılacak olan İl Genel Meclis Başkanlığı seçimlerinde yeniden adaylığı <b>bilinen İl Genel Meclis Başkanı Murat Çaykara’nın karşısına aday çıkmaması için mi bu göreve getirildi.</b></p>

<p>Anlaşılıyor ki bu yönetimde şehrin bütün ilçelerinden kişiler yok.</p>

<p>Mesela;</p>

<p>Delice ilçe koordinatörlüğüne Balışeyhli Engin Pehlivanlı verilmiş. <b>Delice oy oranı bakımından Cumhurbaşkanının bizzat ziyaret ederek teşekkür ettiği bir ilçe iken, sizler neden Delice’den bir kişi olsun yönetime almadınız?</b> Delice’nin bu başarısının önüne geçmek mi niyetiniz?</p>

<p>İl Başkanı Mustafa Kaplan’ı göreve atanmasının ardından birçok kimse ziyaret etti. Bu ziyaretlerde Kaplan hep il başkanlığı koltuğunda oturdu ve misafirlerini de oradan ağırladı.</p>

<p>Bunların arasında bir tane istisnası oldu.</p>

<p>O da Mürsel Akçay.</p>

<p>Başta da ifade ettiğim gibi bu yönetim şu an için Ak Parti üyesi bile olmayan bir kişinin gölge yönetimi hissini fazlasıyla veriyor.</p>

<p>Kaplan üstünde ki bu yönetim anlayışı, makamında Akçay’ı ağırlarken makamı yerine Akçay’ın karşısında ki koltuğu tercih edecek kadar etkili.</p>

<p>Şimdi baştan beri kamuoyunda dile gelen bir soru var;</p>

<p><b>Mustafa Kaplan, kimin desteğiyle o koltuğa oturdu?</b></p>

<p><b>Milletvekili Can’ın mı, Belediye Başkanı Saygılı’nın mı?</b></p>

<p>Yoksa ikisinin üstünde uzlaştığı isim mi?</p>

<p>Ya da, Mürsel Akçay’ın genel merkez destekçilerinin mi?</p>

<p>Bu soruların cevabını Kaplan, İl Başkanlığını yürütürken alacağız. Siyasi tercihleri, adımları ve ilişkileri bunu belirleyecek.</p>

<p>Özellikle şunun da altını çizmek isterim ki, Kaplan’a yakın bazı isimler bizzat şahsıma “<b>Kaplan, bu yönetimden çok rahatsız.</b> Bu listenin daha iyi yapılabileceğini ama milletvekili ve belediye başkanını geçemediğini söylüyor” dedi.</p>

<p>MÜSİAD’da ki gibi bir başkanlık dönemi olmayacağı, buna izin verilmeyeceği de çok açık. Bu yüzden Kaplan, çok zor bir sınav dönemi geçirecek.</p>

<p>Can, Saygılı, Akçay arasında mı kalacak?</p>

<p>Yoksa yüzünü halka mı dönecek?<br />
<br />
<img height="678" src="https://www.ayrintigazete.com/images/files/2021/01/600f45e50ae04.jpg" width="1024" /></p>
]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/ak-parti-yonetimi-ve-kaplan-caresizligi/197/</link>
<pubDate>Tue, 26 Jan 2021 01:27:19 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TÖVBE  (ÖYKÜ)</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ben; hayatta bir amacı olmayan, gayrimeşru işlere bulaşmış, bir babanın evladıyım. Babam da böyle biri olmayı, tercih etmemiştir mutlaka. Fakat hayatın herkese biçtiği bir hikâye vardır ya. Bizim hikâyemizde, baba mirası misali.</p>

<p>Babam, dağılmış bir ailenin iki çocuğundan biri. O, baba sevgisi ve terbiyesi görmemiş. Annesinin verdiği hayat mücadelesi sayesinde büyümüş. Yanlış arkadaş seçimi sayesinde, hem kendi hayatını mahvetmiş, hem de bizim.</p>

<p>Biz iki kardeştik. Kız kardeşim benden üç yaş küçük. İlkokul yıllarım, annemle babamın, sürekli kavga ettikleri yıllar oldu. Babam evden bir çıkar, üç beş gün yok. Çoluk, çocuk ne yapıyor? Ne yiyip ne içiyor aklına gelmez. Annem çalışıp, destek olmak istediğinde, çalışmasına müsaade etmiyor. Zavallı babaannemin kazandığıyla geçinmeye çalışıyoruz. Onun bu sorumsuz zamanlarında, annem çalışmaya başladı. Babaannemin bulduğu bir işti bu. Babam, eve geldiğinde bunu duyunca, deliye döndü ve annemi komalık etti. Kardeşimle biz, bu vahim olaya şahit olduk. Ben neyse de, kardeşim bundan çok etkilendi. Korkmuştu.. Uzun bir süre, bu şoku atlatamadı.</p>

<p>Olayın akabinde, Annem, evi terk etti. Hem annesiz hem babasız kaldık. Babaannem bizi yanına aldı. Aradan çok geçmeden, babam hapse girdi. Suçu hırsızlık. Bu, bizim için büyük bir utanç oldu. Kardeşimle okul hayatımız, Ortaokuldan sonra bitti. Okul bizim için lüks olmaya başlamıştı. Maddi sıkıntılar bir yana içinde bulunduğumuz psikolojik durum, bizi hayattan soğutmuştu. Belki daha çok sarılmalıydık hayata. Ama o direnci gösteremedik. Babam cezasını çektikten sonra, çıktı. Babaannem, Annemle Babamı barıştırdı. Bir umut doğmuştu içimizde. Aile yeniden bir araya gelmişti. Hayatımızda en mutlu saydığım birkaç günü, o günlerde geçirdik. İkisi de, yaşadıklarından ders almış gibiydi. Birbirlerini seviyorlardı aslında. Fakat nedense, bir tür huzuru yakalayamadık.</p>

<p>Unutamadığım birkaç gün, aile saadeti yaşadık. Birlikte yemek yedik, televizyon seyrettik, çay içtik, huzurlu bir uyku uyuduk. Sakın bu sözlerime gülmeyin. Allah kimseyi, aile saadetinden ayırmasın. Mutlu bir ailesi olan için, sıradan bir şey olabilir fakat kardeşim ve benim için, özel günlerdi. Çünkü gördüğümüz, göreceğimiz bu oldu. Böyle günler, bir daha gelmedi hiç.</p>

<p>            Birkaç iş denemesi daha başarısızlıkla sonuçlanan Babam, evin yolunu yine unutur oldu. Eski arkadaşlarına takılmış, gayri meşru işlere bulaşmıştı. Ortaokulu bitirdikten sonra, garsonluk yapmaya başladım. Annem, evlere temizliğe gidiyordu. Kardeşim, bazen annemle gidiyor, çoğu zaman yalnız başına bizi bekliyor. Babam aklına estikçe geliyor, birkaç gün dışarı çıkmadan yatıyor. Birde bakıyoruz gitmiş.</p>

<p>            Ben on yedi yaşıma girmiştim, kardeşim ise on dört. İkimizde, ergenlik yaşlarımızı bitirmek üzereydik. Düzenli bir hayatımız olmadığı için, yeterince beslenemiyorduk, iyi giyinemiyorduk vs. Yine de serpilmiş, boy atmıştık. Arkadaş çevremiz doğal olarak, bize benzeyen insanlardan oluşmuştu. Artık annemden, babamdan vazgeçmiştim. Beni düşündüren ve önemsediğim, sadece kardeşimdi. Kötü alışkanlıkları olan kişilerle, arkadaş olmasından korkuyordum. Aynı şeyler benim içinde geçerliydi Peki, bir şey yapabildin mi derseniz, cevap: Koca bir hiç. İnsanın kendisine faydası olmadıktan sonra…</p>

<p>O artık, güzel bir genç kız olmuştu. Arkadaşları vardı. Annem çalışıyor, babam ise çoğu zaman ortalarda yok. Onunla dertleşecek, öğüt verecek, büyüklük yapacak kimse yok.  Arkadaş olduğu kimselere, dikkat etmesini söylüyordum. Fakat en son ikaz ettiğimde, sert bir üslupla cevap verdi:</p>

<p>- Sen kendine bak.</p>

<p>Kızamadım… Gördüğü örnekler, hep olumsuzdu. Sürmeye çalıştığımız hayatta, kimsenin kimseye, diyecek sözü kalmamış gibiydi. Kendimden çok, ona üzülmüştüm hep. Ben sanki ondan farklı bir durumda mıydım? Değildim. Hatta ondan büyük olduğum için, kendimi ona karşı sorumlu hissediyordum. Küçük yaşta, sevgiye muhtaç yetiştik. Anne, baba kavgalarına şahit olduk. Yokluk ise cabası. Onun tek sığınağı bendim. Zaman içinde o da, yaşadıklarına karşı direnç kazanmıştı. Korkak tavırları, yoktu artık…</p>

<p>Bir gün, yine kötü bir haber aldık. Babam, üzerinde uyuşturucu ile yakalanmış. Annem hiç üzülmemiş ve umursamamıştı. Belki kendine göre haklıydı. Çünkü tek başına hayat mücadelesi veriyordu. Ben çok üzülmüş, hayatın bütün yükü, sanki üzerime binmişti. Yanımızda olmasa da geleceğini bilmek, bana cesaret veriyordu. Babaannem, yaşlı olmasına rağmen, evladının peşindeydi. Evlat diyordu; atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. Görüş günlerinde, onunla gitmeye başladık. Her gittiğimizde, mutlaka bir şeyler götürüyorduk. Sigara, havlu, iç çamaşırı, eşofman vs. Mahpusta, ziyaretçisi olmayan kişi, kötü niyetli insanlara malzeme oluyormuş. Bunu şimdi, daha iyi anlıyorum.</p>

<p> Babam içeri düştükten sonra, kendine çeki düzen vermişti. Büyük ihtimalle, iyi birinden, etkilenmiş olmalıydı. Namaz kılmaya başlamış, alkol ve uyuşturucu kullanmadığı için de, beti benzi yerine gelmişti. Bana her görüşte; pişman olduğunu söylüyor, bize yaşattıkları için özür diliyordu. Ben size babalık yapamadım, sen kardeşime sahip çık diyordu. Onun mahcup olduğunu görmek: bir yandan içimi acıtıyor, diğer yandan ise, içime bir umut doğuyordu.</p>

<p>Aile düzeni olmayanın kişinin, yaşam alanı kısıtlı oluyor. Bunu ancak, başından geçen bilir. Çalıştığım işten, babamın hapiste olmasını bahane edip çıkarttılar. Nereye müracaat etsem, birkaç gün sonra, bir bahane ile işten çıkartıldım. O sıralar, bazı arkadaşlar edindim. Onların da, benden farklı bir yaşamı yoktu. Zaten durumu iyi olanlar, bizle muhatap olmuyordu. Yani çevre edinirken bile, ailen en büyük referanstı. Onlarla takılmaya başladım. Bir müddet eve gitmedim. Arayan yok, soran yok, gitmesem ne olacak ki diye düşündüm. Arkadaşlar, bilmediğim bir şey kullanıyorlardı. Ve kafalarının güzel olduğunu, her şeyi unuttuklarını söylüyorlardı. Bana da teklif ettiler ama kabul etmedim. Fakat bu arada, kardeşimi ihmal etmiştim. Bir ara yolda karşılaştık. Üzerindeki elbiselerden, onu tanıyamadım. Kendi ihmalkârlığımı düşünmeden, ona hesap sormaya kalktım.</p>

<p>-Bu kıyafetler nerden buldun. Düzgün şeyler giy, başımı belaya sokma.</p>

<p>Kardeşim bana, acı bir gülümsemeyle cevap verdi.</p>

<p>-Bana akıl vereceğine, kendi haline bak. Kaç gündür yoksun. Çok umurundayım sanki.</p>

<p>Kardeşim haklı olarak, beni eleştiriyordu. Artık hepimiz, bağımsız birey gibi davranıyor, günü birlik yaşıyorduk. Ahlakımız, yaşantımızla orantılı hale gelmişti. Verdiği bu ağır cevaptan sonra,  yanımdan uzaklaştı.</p>

<p>Aradan uzun bir zaman geçti. Babamın mahkemeleri halen devam ediyor. Annemle de sık görüşemiyoruz. Onun nerede çalıştığından, nasıl bir hayat sürdüğünden haberim yok. Birbirimize bir şey sormuyoruz. Ben, hayatımı karartma yolundaydım. Birlikte kaldığımız arkadaşlara, fazla karşı koyamadım. Merak edip, onların kullandıklarından bende aldım. Dünyayı tozpembe görüyor, bütün sıkıntılarımı unutuyordum. Aklım başıma geldiği zaman ise, alışırım diye korkuyordum. Onlardan uzaklaşmak isterken, bu sefer onlar peşimi bırakmıyordu.</p>

<p>Bir çemberin içindeki top misali, yuvarlanıp durmaya başlamıştım. Tutunacağım bir köşe kalmamıştı. Saçlarım uzamış, seyrek sakallarım yüzümü kaplamıştı. Giydiğim kıyafetler, yaşadığım hayatın göstergesi gibiydi. Bulduğum işlerden kazandığım beş on lira ile karnımı doyuruyor, yarını düşünmüyordum Gece olunca, ya arkadaşlardan birinin evine, ya da, kirasının nasıl ödendiğini bilmediğim, evimize gidiyordum. İçimde yaşamaya dair, güzel hiçbir şey kalmamıştı. Serseri olmama, bir adım kalmıştı. Belki de olmuştum…</p>

<p>Bazen babaannem geliyor, bana giysi alıyor, para veriyor. Biz onu hatırlamasak ta, o bizi hiç unutmuyordu. Nede olsa, evladının emanetiydik. Onun hakkını, hiç birimiz ödeyemeyiz. Bana çok öğüt verdi ama tutacak adam nerde. Yazık ki, ona layık bir torun olamadım. İnternet kafede iş bulmuş, çalışıyordum. Parasız kaldığım günlerde,  arkadaşım kalmamıştı. Bu, benim için fırsat olmuştu. İşime düzenli gidiyordum. Aldığım yevmiye, ihtiyacımı karşılıyordu. Saç, sakal tıraşı oldum. Temiz giyiniyordum, bayağı bir adama benzemiştim. Aklım başımdaydı artık. Babamı düşünüyordum bazen. Onun durumuna düşmemek için, mücadele etmem gerekiyordu. Artık, hep eve gidiyordum. Kardeşim kafede işe girmişti. Annem, ben ve kardeşim, akşamları, bir aradaydık. Hayatımız düzene girmeye başlamıştı ki, babamın tahliye olacağını öğrendik. Babaannemle, onu karşılamaya gittik. Daha kırk beş yaşında olmasına rağmen, sarı saçları bembeyaz olmuş, gözleri çukurlaşmıştı. Suratında ise, hatalarından pişman olmuş, dersini almış bir ifade vardı. Uzun zaman aradan sonra, birbirimize sarıldık. Ben kendimi tutamayıp, deli gibi ağladım. Yaşlı gözlerle başımı okşadı ve:</p>

<p>-Ağlama evlat. Ben, ne anama layık evlat, nede size baba olabildim. Allah sizi bu durumlara düşürmesin, dedi.</p>

<p>Onunla, güzel günlerimiz olmamasına rağmen, sözleri içimi acıttı. Bir babanın evladına bu sözleri söylemesi, kolay olmasa gerekti.</p>

<p> </p>

<p>Birlikte, babaannemin evine gittik. Küçük bir daireydi burası. Almanya’da olan halam almıştı evi ve babaanneme tahsis etmişti. Halam iyi bir insandı. Bizlere de çok faydası dokunmuş. Gurbette olduğu için, sık görüşemiyorduk. Oğluna, güzel bir oda hazırlamıştı babaannem. Çok dua etmişti mahpustan çıkması için. Aslına bakılırsa, babamın çıkması mucizeydi. Son mahkemede, iyi yönde şahitlik yapılmış olmalıydı. Belki de bilmediğimiz bir sebep vardı. Bizi ilgilendiren, çıkmış olmasıydı.</p>

<p>Babamın hürriyetine kavuşmasına, fazla sevinemedik. Babam bir hafta annesiyle hasret giderdi. Ben ve kardeşimde, bu süre zarfında görüştük. Bir akşam, arkadaşı telefon etmiş. Babam arkadaşı ile dışarda buluşmuş. Eve gelince, uyumak için odasına çekilmiş. Babaannem yaşlı olduğu için, erken yatmış. Sabahın erken saatlerinde kapı çalınmış ve kötü haber verilmiş. Söylendiğine göre, babam sigara içerken dengesini kaybedip, havalandırmaya açılan pencereden düşmüş. Orada can çekişmiş ama kimse duymamış. Doğru dürüst gün yüzü görmemiş babam, acı bir şekilde hayata gözlerini kapadı.</p>

<p>Babamın cenazesini, az sayıda dostlarla defnettik. Hepimiz üzülmüştük ama en çok üzülen annesiydi. Yaşlı kadın hem ağlıyor hem de onu nasıl duymadım, evladım can verirken ben nasıl uydum diye, dizini dövüyordu. Otopsi yapıldı ve bir şey çıkmadı. Fakat yine bir arkadaşını söylediğine göre, yeni çıkan bir uyuşturucu almış. Bu, otopside dahi çıkmayan bir türdenmiş. Bir hafta geçmeden, herkes hayatına ve yaşadığı ortama geri döndü. Ben ve kardeşim, babamın ölümünden sonra, daha fazla bir arada kalmaya başladık.</p>

<p>Gardiyanın düdük sesiyle, daldığım düşüncelerden sıyrıldım.</p>

<p>-Beyler! Akşam sayımı var. Sıraya geçin.</p>

<p>Sayım yapıldıktan sonra ise, sabah mahkemesi olanların ismi okundu. Okunanların başında ben vardım.</p>

<p>Bir gün, eski takıldığım arkadaşlardan ikisi, bize gelmişti. Kalacak yerleri olmadığını söylediler. Mecburen, misafir ettik. Ben daha önce onlarda kalmış, onların içtiklerinden kullanmıştım. Onlar kullanmaya devam ediyordu. Bizde kaldıkları akşamda içtiler. Arkadaşlar birkaç gün kaldı bizde. Gece yarısı, evimize operasyon yapıldı. Ne olduğunu anlayamadan hepimiz tutukladılar. Narkotik, onları takip ediyormuş.</p>

<p> Bizim, Avukat tutacak paramız yok. Kardeşimle, farklı yerlerde tutukluyuz. Arkadaşların ailesi Avukat tutmuş. Suçu, bizim üzerimize attılar. Yani geç te olsa şunu anlamış olduk. Gayri meşru düzen içinde, dostluk diye bir kavram yokmuş. Bu bize acı bir ders oldu. İlk mahkemeye kadar, iki ay yattık. Mahkemede söylediklerimiz, bizi çıkartmaya yetmedi. Yarın, ikinci mahkeme var. Babaannem; kefen param diye ayırdığı para ile avukat tutmuş.</p>

<p> </p>

<p>Bir karar verdim. Mahkeme neticesinde berat edersem, doğru, dürüst yaşayıp, helal para kazanacağım. İyice tanımadan, kimseyle arkadaşlık etmeyeceğim. Bizim gibi insanlar dışlanıyor olsa da; yılmayacağım. Yaşadıklarımdan ders aldığımı, tövbe ettiğimi söyleyip mücadele edeceğim. Sabır ve kararlılıkla, kötü yaşantıma son vereceğim. Ailemi bir araya getirmek için, gayret göstereceğim. Armut dibine düşer diye bir söz duymuştum.. Bu sözün muhatabı olmayacağım.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdullah Ateş</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/abdullah-ates/tovbe-oyku/196/</link>
<pubDate>Mon, 25 Jan 2021 12:21:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SiYASETi UYKUYA  YATIRANLAR, AYNI ZAMANDA ADALET, HUKUK VE HAK'KI DA UYKUYA YATIRIYORLAR...</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hepimiz sabahları gözümüzü açtığımızda uyanıyoruz değil mi?</p>

<p>Biri sorarsa “uyandım” diye cevap veriyoruz.</p>

<p>Bu biyolojik uyanma. Yani bedenimizin uyanışı..</p>

<p>İnsan sadece  bedenden oluşmadığına göre, diğer unsurlarımızı ; akıl, bilgi, fikir, düşünce, saygı, sevgi.. vs gibi manevi yönlerimizin uyanışı nasıl olacak?</p>

<p>Bunun bir saati, vakti var mı?</p>

<p>Manevi değerlerini cehalet yatağında uyutanları, uyandırmanın yolu yordamı nedir?</p>

<p>Hep birlikte; BİLGİ dediğinizi duyar gibiyim.</p>

<p>Siyaset ve idarede de manzara aynıdır.</p>

<p>Siyaseti uykuya yatıranlar, aynı zamanda ADALET, HUKUK ve HAK’kı da uykuya yatırıyorlar…</p>

<p>Bundan uyanışın yolu, o uykuda olanları silkelemektir.</p>

<p>Gerektiğinde şok etkisi oluştursun diye uyuyan birinin yüzüne su serptiğimiz gibi, akıl hanelerine de su etkisi yaratacak berraklıkta bilgi dökmek ve ulaştırmaktır.</p>

<p> </p>

<p>Bugün en büyük sıkıntının da, aynı zamanda da en büyük kolaylığında bu olduğunu fark edebiliyoruz.</p>

<p>İktidar yöneticileri, aşırı dozda yükledikleri bir takım hamaset içeren sözlerle bugüne kadar taşıdıkları insanları, şimdi götüremediklerini görüyorlar.</p>

<p>Hamaset karın doyurmuyor.</p>

<p>Hamaset ülke de yaşanan sıkıntıların hiç birisine çözüm olmuyor.</p>

<p>Hamaset beraberinde ayrımcılığı getiriyor.</p>

<p>Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Selçuk Özdağ, evinin önünde öldürmek istercesine dövülüyor, darp ediliyor, silah çekiliyor… Bir kısım açık aleni bir biçimde kınarken, bir kısım hiç olmamış gibi görmezden geliyor.</p>

<p>Bu yetmediği gibi, Boğaziçi üniversitesi rektörlüğüne atanan hemşerimizin atanma biçimini eleştirenlere hemşerimiz diye susun diyenler, söz konusu hemşerimiz Özdağ’ın saldırısında aynı sahip çıkışı göstermiyorlar.</p>

<p>En acısı da böyle bir saldırıya uğramış bir kimse için “Kırıkkale’ye ne faydası oldu?” şeklinde yorum yapılması…  Bu şekilde saldırıya uğramış birine bu yorumu yapan kişinin, şehirde yönetici olup da hiçbir katkı sağlamayanlara tek kelime etmemiş olması da ayrı bir ironi konusu.</p>

<p>Bu zihinlerin arındırılması gerekiyor. İnsanların bu tür uykulardan uyandırılması gerekiyor.</p>

<p>Uyanır mı?</p>

<p>Bazıları bir dokunmayla uyanır. Bazılarını beşik gibi sallamak gerekir.</p>

<p>Bir dokunmayla uyananlar deyince;</p>

<p>Deva Partisi İl Başkanı İ. Oğuz Karakuş, bir dokunuşla belediyeden sokağa çıkmayan başkanını, esnafla buluşmaya itti. Karakuş bunu da twiter hesabından Belediye Başkanı Saygılı’nın paylaşımı alıntılayarak “Doğru muhalefet harekete geçirir. Sonunda başkanımız sesimize kulak verip, esnafımızı ziyaret etmeye başlamış. Ancak kusura bakmayın, muhalefette fazla kalmaya niyetimiz yok” diye paylaştı.</p>

<p>Belli ki o dokunuş yetti.</p>

<p> </p>

<p>İYİ Parti’de yıllardır unutulan vefayı herkese hatırlatmak istercesine Merhum Oktay Kırlangıç’ın adını toplantı salonuna vererek, yönetiminde olan bir yöneticinin adının yaşaması konusunda örnek teşkil etti…  Ak Parti’de yöneticilik yapanlardan vefat edenlerin hiç birisinin ismi hiçbir dönemde onca yapılan toplantılarda tek kelime ile işlenmedi. Dile getirilmedi… Dediğim gibi bu partinin hamasetinin içinde “vefa” yer almadığını yaşanan birçok olay ile görüyoruz.</p>

<p>Onlar unutturmaya çalışsa da, ‘VEFA’nın önemini sürekli insanların gündeminde olacak.</p>

<p>İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret eden CHP heyetinin İmamoğlu’na söylediği söz sanırım sizlerin de dikkatini çekmiştir; “Kırıkkaleli hemşerilerimizin ve esnafımızın durumunun büyükşehirlerden daha kötü bir hal aldığını kendisine ilettik”</p>

<p>İşte gerçek manzara, gerçek gündem bu…</p>

<p>Bugün MHPli bir çok büyüğüm ile sohbet ediyorum. Şu anki manzaradan duydukları rahatsızlığı aktarıyorlar. Hele biri dedi ki; “şu ittifak işi bitse de karnımızın şişini indirsek”</p>

<p>Ak Partili dostlarımızda var. Şehrin seçilmişlerine karşı çok ağır eleştiriler yapıyorlar.</p>

<p>Hangi partide olursa olsun insan insandır.</p>

<p>Her kesimden gelen rahatsızlık sesleri giderek artıyor. Toplumun birçok kesimini abluka altına alan cahil siyasetin ürettiği hamaset sözleri insanların yaşadıkları, çektikleri sıkıntılara çare olmuyor. Ülkenin birçok kentinde durum bu… Başka kentlerde en azından çözüm için başkan çalışmıyorsa vekil birşeyler yapmaya gayret ediyor.</p>

<p>Bizde ki manzara ise; vekili, başkanı, idarecisi hepsi hala uyku da…</p>

<p>İnsandan, halktan habersizler…</p>

<p>Uyandırmak için daha çok dokunuş gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/siyaseti-uykuya-yatiranlar-ayni-zamanda-adalet-hukuk-ve-hak-ki-da-uykuya-yatiriyorlar/195/</link>
<pubDate>Tue, 19 Jan 2021 22:58:03 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SÖZÜMÜZ VE SORULARIMIZ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Şehrin sorunları sıralana dursun,</p>

<p>Çözüm üretilebilecek konuları orta yerde bırakıla dursun,</p>

<p>Küçük hesapların peşinde olanlar burunlarını karıştırarak sağa sola çata dursun...</p>

<p>Bir birini yalandan alkışlayanların, kapı arkalarında başka partilerle dirsek temasları süre dursun...</p>

<p>Alışverişe giderken kartının kalan limitini kapı önünde kontrol eden, cebindeki parayı kimseye göstermeden "yeter mi acaba?" endişesiyle gözden geçiren insanların sesi olmaya...</p>

<p>Onların  içinde bulundukları zorlukların çözümü için adım atması gerekenlere  seslerini duyurmaya ve şehrin insanını bütün hesapların üstünde görmeye...</p>

<p>Garip- guraba diye görmezden gelinenlerin, dükkanları kapalı olduğu halde kirasından çalışanın maaşına, vergisinden sigortasına nasıl yetiştireceğim diye uykusu kaçan esnafın sesi olmaya...</p>

<p>Aldığı asgari ücretle evini geçindirmek için, kredi kartları ile krediler arasında savaş veren sıradan insanın gözü kulağı kalmaya...</p>

<p>Üç kuruşluk emekli maaşı ile geçinmekle hayatını sürdürmek arasında sıkışıp kalan büyüklerimizin sözcüsü olmaya...</p>

<p> Söz veriyorum..</p>

<p> </p>

<p>BELEDİYE 4 BİN LİRA VERECEK Mİ?</p>

<p>Muhalefet  belediyelerinin asgari ücret belirlenmesinden önce verecekleri maaşları 3 bin 100 TL şeklinde açıkladığı dönemlerde, haberlerimiz arasında yer alan Kırıkkale Belediyesi'nde en düşük maaş 4 bin olacak twitini resmi hesabından 26 Aralık tarihinde yaptığı paylaşımı duyurmuştuk.</p>

<p>Maaş günü yaklaştıkça Kırıkkale Belediyesinin twiter resmi hesabından duyurduğu rakamı maaş olarak ödeyip ödemeyeceğini de göreceğiz.</p>

<p>Çalışanların büyük kesimi merak içinde bekliyor.</p>

<p>Tabi ki bizlerde</p>

<p> </p>

<p>KARAKUŞ'UN SORUSU</p>

<p>Deva Partisi Kırıkkale İl Başkanı İsmail Oğuz Karakuş, bir açıklama yaparak, belediye başkanına bazı sorular yöneltti ve eleştiride bulundu.</p>

<p>Karakuş'un yönelttiği sorulardan birisi ;</p>

<p>“Ben şimdi Sayın Başkana soruyorum; En son ne zaman bir esnafın çayını içip, bir ihtiyacınız var mı diye sordunuz?” idi.</p>

<p>Bu sorunun cevabı Ak Parti il başkanlığı tarafından verilen cevapta yer almadı. Umarım bunada en kısa zamanda bir cevap verilir.</p>

<p>Ayrıca bir merakım var; Deva partisine  verilen cevapta " Belediyecilik onların nazarında rant kapısı olabilir bizim nazarımızda ise sadece yaşadığımız şehre hizmettir" denilmişti.</p>

<p>Benim bildiğim DEVA partisinin belediyesi yok.</p>

<p>Yoksa ben mi yanlış biliyorum?</p>

<p>Yoksa Ak Parti il Başkanı Kaplan, "...bizim nazarımızda ise sadece yaşadığımız şehre hizmettir" derken    belediyeye iş yapan kendi partilerinin meclis üyelerini mi kastediyor,</p>

<p> veya</p>

<p>Saygılı döneminde belediyeye ait şirkete işe başlayan sözleşmeli partililerini mi kastediyor.</p>

<p> </p>

<p>AK PARTİ  PANDEMİ DİNLEYECEK Mİ?</p>

<p>Bilindiği gibi tüm dünya bir pandemi ağının içinde. Baro seçimlerinden bir çok toplantıya kadar toplu yapılan çok şey ya yasaklanıyor ya da pandemi kurallarına uyularak gerçekleştiriliyor.</p>

<p>Ak parti'nin 13 Ocak ta gerçekleştireceği kongre pandemi kurallarına göre mi gerçekleşecek, yoksa  yeter ki kalabalık olsun diye hiçe mi sayılacak?</p>

<p> </p>

<p>KIRIKKALE GERİLİYOR</p>

<p>İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde Kırıkkale bu yıl daha da gerileyerek, 26. sıraya düştü.</p>

<p>Bu gerilemede şehrin yöneticilerinin katkısı büyük.</p>

<p>Hani hiç birşey yapmıyorlar diye eleştirenler var ya, onlara bu rakamı söyleyin, son 10 yılda 12 basamak birden geriletecek beceriyi  gösterdikleri için takdir edilmeleri gerekir.</p>

<p>Bu herkesin başarabileceği bir konu değil.</p>

<p>Kırıkkale  şehrin gelişmişlik endeksinde geriletecek derecede başarı sağlayan bu yöneticilerini unutmamalı.</p>

<p>YAZAR KADROMUZ</p>

<p>yazar kadromuza iki isim daha eklendi.</p>

<p>Bunlardan birisi, şehrin en eski gazetecilerinden emekli hakim büyüğümüz olan Ümit Nuri Kocaballı, diğeri ise şehirde Ülküm işçiler Derneği dahil bir çok kademede görev almış sevilen isim Abdullah Ateş.</p>

<p>Her ikisinin yazıları da ayrinti'da ayrıntılara dikkat ederek kaleme alınmış kalitede. Abdullah Ateş 3. romanını kaleme aldı. şu an baskı sürecinde. Ümit Nuri Kocaballı ise öncü gazete ve Televizyonu ile yıllarca Kırıkkale'de yayın yapmış birisi.</p>

<p>Bu zenginliğimizi yakın zamanda katılacak yeni isimlerle sürdereceğiz.</p>
]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/sozumuz-ve-sorularimiz/194/</link>
<pubDate>Sat, 09 Jan 2021 22:10:41 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Cennette Yağmur Duası</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Allah’ım ülkemize onlarca ırmak yüzlerce dere, binlerce çay gibi kaynaklar vermiş. Bu ülkede yaşayan insanlar, hayvanlar ve bitkiler istifade etsin beslensin hayatlarını devam etsin istemiş  </p>

<p>Ülkede yaşayan insanlar ise Allah’ın verdiği bu nimetleri iyi kullanamamış, insana verdiği akılı kullanamamış, hoyratça bu nimetleri heba etmişler.</p>

<p>Akıllı olan tek tük siyasetçi barajlar yapmış ama hızla yükselen nüfusa ve teknolojik ihtiyaçlar karşısında yapmış olduğu barajlarda yetmemiş. Akıllı olmayan halk, akıllı olmayan siyasetçiyi seçince Sibirya’dan, Azerbeycan’dan, Türkmenistan’dan borularla doğalgaz ve petrol getirmeyi bir marifet sanarken, ırmaklar ve derelerden denizlere akan sularını 100 km’den borularla barajlarına akıtmayı akıl edememiş…</p>

<p>İnsanlar tabiatı tahrip ederek, iklimi değiştirip yaz ve kış mevsimlerini yok edince, yağmurlar karlar yağmamış, susuzluk ve kıtlık görünmeye başlayınca da, din ile milleti idare edenler Cuma namazlarında yağmur duasına çıkıp garip ve muhafazakar vatandaşlarını aldatan dini duygulara sarılmış.</p>

<p>Yaradan duaları kabul eder mi bilmem.</p>

<p>Ama</p>

<p>Ben size bu kadar ırmaklar dereler göller verdim, siz barajlar yapıp bu suları borularla barajlarınıza göllerinize akıtamadınız da beş on bin km’den petrol getirdiniz,</p>

<p>Ormanları maden bulacağım diye kestiniz,</p>

<p>Deniz kıyılarınızı ve ovalarınızı betonlarla doldurdunuz..</p>

<p>Dini duygularınızı kullanan siyasetçi ve ortaklarının laflarına inandınız</p>

<p>Namuslu ve dürüst insanlardan uzaklaştınız” der mi?</p>

<p>Yaradan da bu sahteliğinizi görerek kış günü baharı yaşatmış ağaçlarda çiçek açtırmış, göklerde yağmur bulutlarını kaldırarak güneşin sıcaklığını vermiş. Karları toprağa düşürmeyerek geleceğin felaketlerini insanlara göstermiştir.</p>

<p>Halkını yağmur duasıyla kandırmaya çalışan siyasetçi ve uzantılarının bu tutumları da netice vermemiştir.</p>

<p>Yukardan ilahi bir ses insanlara gönderdiği ilahi işaretlerle “Ben size cenneti verdim, siz cehenneme çevirdiniz. Yağmur dualarıyla cenneti geri getiremezsiniz” diyor da hala biz anlamıyoruz.</p>
]]></content:encoded>
<author>Ümit Nuri KOCABALLI</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/umit-nuri-kocaballi/cennette-yagmur-duasi/193/</link>
<pubDate>Fri, 08 Jan 2021 13:33:36 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Çağımızın yeni Hastalığının Adı Demans</title>
<content:encoded><![CDATA[Demans hastalığı genetik bir hastalık olduğu bilim adamları tarafından kanıtlanmış durumdadır. Demans hastalığı (bunama), zihinsel becerilerin hastalık nedeniyle zayıflaması durumudur. Demansın en sık görülen nedeni, tüm demans hastaların en an yarısının muzdarip olduğu Alzheimer hastalığıdır. Bununla birlikte, beyni zayıflat- tığı için demans hastalığına yol açan 200 farklı hastalık vardır. Bu hastalık ebeveynlerin genlerinden çocuklarına ,hatta torunlaraına geçecek kadar genetik bir hastalıktır.<br />
<br />
Hastalığın belirtileri, kişilik bozuklukları, hafıza kaybı, kişileri tanıyamama gibi bir çok doneleri içeriyor. Kişi her zamanki becerilerini yapmakta zorluk çekiyor. Kendini ifade etmekte zorlanıyor. Aile içinde hareketleri sorgulanmaya başlıyor.<br />
<br />
Bu hastalık, kişinin zaman içinde beynine aldığı darbeler neticesinde beyin hücrelerinde ölüme yol açıyor ve her beyin hücresinin ayrı bir fonksiyonu olduğunu hepimiz biliyoruz.<br />
<br />
Kişi bu hastalığa yakalanınca, toplumdan uzaklaşıyor. Kimseyle iletişim kuramıyor. İlerleyen zamanlarda, kısmi felç geçirmek durumunda kalabiliyor.<br />
<br />
Bu gün günümüzde bu hastalıkla ilgili yapılan çalışmalarda, nerdeyse beş kişiden, iki kişide rastlanabiliyor.<br />
<br />
Bu sadece hayatın stresine bağlı olan bir durum değil. Elbette hayatta yaşanan sıkıntılar da bazen insanı bu derece etkiler fakat sebebi Tıp Doktorları tarafından yıllarca araştırılıp, her hangi çözüme kavuşturulamamış.<br />
<br />
Yaşadığımız toplumda bu tür insanlara rastlamak mümkündür. Bunların arasında, öğretmenler, siyasiler, değişik görevlerde bulunan her türden insana rastlamak mümkündür.<br />
<br />
Şimdi gelelim bu hastalığın nasıl belli olabileceğine. Kişi kendisinde bazı karar verme mekanizmalarında doğru kararlar veremeyebilir. Sıkça kaybolan bir şeyini arama durumunda kalabilir. Hafızasında sorunlar oluşabilir. Konuşma yetisini kaybedebilir. Bu tür durumlar fark edildiğinde yapılması gereken fazla düşünmeden nöroloji doktoruna gitmesi en anlamlı yoldur.<br />
<br />
Hastalığın genetik olduğunu başta yazmıştım. Doktorlar bu tür hastalara şunu öneriyor. Bulmaca çözün, hareket yapın, kitap okuyun gibi şeyler. İyi beslenin ,uyku düzeninizi kontrol altına alın vs.<br />
<br />
Fakat eğer ailenizde genetik olarak bu rahatsızlık varsa, aileden en az bir veya iki kişiye vurabiliyor. Ve bu hastalığın şu anki koşullarda çaresi bulunmuyor.<br />
<br />
Doktorlar çeşitli emar vs tetkikinden sonra bu hastalığı teşhis ederse; aklınız yerindeyken, hayatınızın geri kalanını planlamanızı öneriyor.<br />
<br />
Bu hastalığın gündeme taşıma sebebim, insanların kendinden haberdar olması içindir.<br />
<br />
Hastalığın günümüzde tıbbı tedavisi halen bulunamamıştır.]]></content:encoded>
<author>Abdullah Ateş</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/abdullah-ates/cagimizin-yeni-hastaliginin-adi-demans/192/</link>
<pubDate>Sat, 02 Jan 2021 16:35:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>BİZ BUNU HEP YAPIYORUZ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>GARİPLİK MANZARASI</strong></p>

<p>Birbirlerine soruyorlardı;</p>

<p>“Kim olacakmış?”</p>

<p>“Kim olur sence?”</p>

<p>Sonuçta biri oldu.</p>

<p>Önemli olan bu sorunun sebebi; neden insanlar bir partinin il başkanın kim olacağını bu denli merak eder? Ve neden bu denli ilgilenir ve bu denli önemser?</p>

<p>Eğer il başkanı gerçekten kendisine verilen görevi, partisinin o ildeki yapılanmasını ve çalışmalarını organize eden bir ölçü içinde kalsa, bunu merak eden olur muydu?</p>

<p>Ticaret erbabından iş insanına, memurundan esnafına uzanan bu merakın sırrı ne?</p>

<p>Bugün siyasetin her şeye tam manasıyla hükmetmesi ve iktidar il başkanında bunda önemli bir rol oynaması.</p>

<p>Bir odacı tayininden, basit bir şirket eleman alımına kadar her yere müdahale eden siyaset, toplumun her kesiminin ilgisi içinde oluyor.</p>

<p>Bu yoğun yönetim anlayışı, iktidar il başkanını bırakın yönetiminde yer alan birisinin bile yakınında olmayı “güç” sayıyor.</p>

<p>Yeri geliyor o gücü, kamu görevlilerine karşı kullanıyor.</p>

<p>Yeri geliyor o gücü, ticaret yapmak için kullanıyor.</p>

<p>Yeri geliyor o gücü, bir yakınının tayini için kullanıyor.</p>

<p>Yeri geliyor o gücü, bir işe eleman alımında kullanıyor.</p>

<p>Yeri geliyor o gücü, hasım olduğu insanlara karşı kullanıyor.  </p>

<p>Peki, bunu yapan sıradan insanlar mı?</p>

<p>Bürokratlardan gazetecisine kadar herkesin arşivinde beraber çekilmiş hangi fotoğrafı varsa, yakınlığını ifade etmek için onu hemen sosyal medya hesabında paylaşıyor.</p>

<p>Görenlere ben yakınım, bana ilişmeyin veya ben yakınım benim işlerimi aksatmayın mesajı vermek maksadıyla…</p>

<p>Hiç mi dost olan, arkadaşı, tanıdığı olan yok diyeceksiniz. Vardır elbette. Netice de kimse yalnız değil. Aynı kişilerin muhalif il başkanları veya seçilmişleri ile çekilmiş fotoğrafları da var. Neden onları hiç paylaşmıyorlar sorunun cevabını da siz verin.</p>

<p>Burada asıl sorgulanması gereken şey, neden “güce” , Güçlüye” bu kadar yakın olma hissi içine girdik.</p>

<p>Toplumca, güçlünün yanında durarak zayıflıklarımızı örtmeye, işe yaramazlığımızı saklamaya mı çalışıyoruz?</p>

<p>Bir gariplik manzarası duruyor önümüzde.</p>

<p>İl başkanı belli olunca yağın, şekerin, yumurtanın fiyatı mı düştü?</p>

<p>Maaşlar mı yükseldi?</p>

<p>İşsiz sayısı mı azaldı?</p>

<p>Hayır!</p>

<p>Peki, bu canhıraş heyecanların, bu abartılı sevinçlerin sebebi ne?</p>

<p>Hepsi basit bir kelimeye dayanıyor; Arapçası “Menfaat” olan Türkçesi “çıkar” kelimelerine.</p>

<p>İnsan çıkarlarını korumak istiyorsa, siyasetçiyi siyasetçi olarak görmeli. Hangi parti, hangi makam olursa olsun.</p>

<p>Toplumun bu konuda ki en önemli eksikliği, “gemisini yürüten kaptan” bencilliğine sıkı sıkıya sarılmış olması. “ben” merkezli anlayışın esareti altında olan kişiler, mutlaka “güce” ihtiyaç duyarlar. Kendilerini tekil olarak ortaya koyacak, bir değer olarak görecek bilgi ve birikime sahip olanlar böylesi bir halsizliğin içine düşmez.</p>

<p>Bırakalım siyasi partiler, kendi işlerini yürütsün, siyasetçiye asla üzerinde durmayacak, asla yerine getiremeyeceği sıfatlar yükleyerek “umutlarınızı” harcamayın.</p>

<p>Siyasetçi siyaset yapacaktır.</p>

<p>Yapmalıdır da…</p>

<p>Siyasetçi oturduğu makamın işlevini en iyi biçimde yürütmek için gayret edecektir.</p>

<p>Etmeli de…</p>

<p>Siyasetçi bir koltuğa oturduğu zaman o koltuktan sonrası olan koltuğu düşünecektir.</p>

<p>Düşünmeli de…</p>

<p>Bugüne kadar aynı koltukta oturanların ne yaptıklarını düşünmeli, bu gün koltuğa oturanın'da ne yapabileceğini hesap etmeli herkes.</p>

<p>En garip olanı da, esnaftan sıradan vatandaşa kadar herkes bir yığın sıkıntı içinde iken, onlarla ilgili tek satır yazmayanların, yaklaşık iki aydır bir İl Başkanı atanması konusunda her gün bir şeyler yazması…</p>

<p>Toplumu düşünen, insanı dert edinen, insanıyla birlikte yaşayan, insanıyla birlikte oturan-kalkan, derdiyle dertlenen kalem üstadlarından, makam sahipleriyle poz veren, onlarla temasını ve bağını isbat etme çabasına düşmüş bir döneme geldik.</p>

<p>Örneği bu olunca, ahali de haliyle böyle oluyor demek ki…</p>

<p>Umarım bugün daha mutlusunuzdur.</p>

<p>Bu şehrin en büyük sorunu çözüldü(!) Bütün sıkıntılarınızı atlatmış ve her dertten kurtulmuşsunuzdur. Artık daha rahat, daha huzurlu, daha sağlıklı, daha mutlu günler yaşanacak…</p>

<p>Sevinçle..</p>
]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/biz-bunu-hep-yapiyoruz/189/</link>
<pubDate>Tue, 29 Dec 2020 14:36:30 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KIRIKKALE'DE Kİ ÖLÜ SESSİZLİĞİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kırıkkale’de ilk yazı yazmaya başladığım zamanlardı. Bir büyüğüm iki haftalık yazılarımdan sonra “Şehri çok ciddiye alıyorsun” demişti.</p>

<p>Sonraları şehrin hangi konularda ciddiyetle davrandığını, hangi konularda hiç kaale almadığını öğrenmeye başladım.</p>

<p>Makam sahibi olmadan önce atıp tutan her şeyi halledebileceğini söyleyenlerin makama oturduklarında masanın diğer tarafını tümüyle unuttuklarına defalarca şahit oldum.</p>

<p>Kendini tartmadan her makama talip olan kimseleri de, her seçim sürecinde aday olanları da, kendini her koltuğa layık görenleri de gördüm, dinledim.</p>

<p>Layık olmasa bile hasbelkader o makamlara oturanlara da,  makamını dolduranlara iftira edenlere de şahitlik ettim.</p>

<p>Hem ekonomik hem sosyal hem de siyasi krizlere de şahitlik ettik.</p>

<p>Hiçbir dönem böylesine başıboş, böylesine sahipsiz, böylesine umarsız olmamıştı.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Bakıyorsunuz;</p>

<p>Sivil toplum yapılanmaları sessiz…</p>

<p>Milletvekili sessiz…</p>

<p>Belediye Başkanı sessiz…</p>

<p>Esnafın temsilcisi olması gereken oda başkanları sessiz…</p>

<p>Ticaret odası sessiz…</p>

<p>Borsa sessiz…</p>

<p>Gazeteciler sessiz…</p>

<p>Şehrin üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi.</p>

<p>Sesini çıkarmaya çalışan mağduriyet yaşayan insanlar ise, kendilerini ifade edebilmek, içinde bulundukları duruma çare üretilmesi için sosyal medyaya sığınmış vaziyette.</p>

<p>Sabah akşam dertlerini aktarıyorlar, anlatıyorlar…</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Sesi çıkması gerekenlerin hiç birisi, hamle de yapmıyor.</p>

<p>Bazı sorunların aşılması için yerel manada yapılabilecekler varken, yerel anlamda çözüm üretebilir miyiz diye istişarede dahi bulunmak için toplanmıyorlar da…</p>

<p>Bireysel olarak ne yaptıklarından ise haberimiz bile yok.</p>

<p>Ya kısıtlı ya da tamamen kapalı olan esnaflarla küçük guruplar halinde görüşme yapamazlar mı?</p>

<p>Belediye Başkanı, küçük küçük toplantılarla “Belediye olarak sizin için ne yapabiliriz?” diyemez mi?</p>

<p>Esnaf odaları başkanları kendi üyeleri ile bir araya gelip, akıl akıldan üstündür ilkesi kapsamında, bir danışma toplantısı düzenleyemez mi?</p>

<p>Pandemi var toplantı yasak diye kimse zıplamasın. Bunun da çaresi var. İstemek önemli istekli olmak önemli.</p>

<p>Benim tuzum kuru, keyfim yerinde deyip, sıkıntıya girenler tadımı kaçırmasın diye onlarla karşı karşıya gelmemek için azami gayret gösterenler belki bunu anlayamayacaklar.</p>

<p>Ama istemek, talep etmek ve bir araya gelerek çözümler üretmek için mağdur kesimlerdin yöneticileri zorlaması gerekmez mi?</p>

<p>Kimse makamına bostan korkuluğu olmak için oturtulmadı.</p>

<p>Kimse makamın nimetlerini kulansın diye seçilmedi.</p>

<p>O makamda oturuyorsa, sorumluluğunu ve yükümlülüğünü yerine getirmeli.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Her zaman aynı noktaya geliyor konu;</p>

<p>Eğer birini bir makama seçerken kriteriniz, hemşerim veya arkadaşım pozisyonunda ise, böyle zamanlarda iş yapamaz kimseleri seçmiş olursunuz.</p>

<p>Liyakatlı atamalar yapılmıyor diye feryat figan edenler, siz önünüze sandık konduğunda liyakatli seçimler yapabiliyor ve ona göre oy kullanıyor musunuz?</p>

<p>Oyunuzu liyakata göre verseydiniz, bugün yaşadıklarımızın hiç birine şahit olmazdık…</p>

<p>Bu umursamazlıklara şahit olmazdık, bu vurdumduymazlıkları yaşamazdık.</p>

<p>Yine de ısrar ile seçilerek gelen bütün makam sahiplerinin aktif olmasını sağlamak sizlerin elinde.</p>

<p>Kapılarını çalacaksınız.</p>

<p>Bugün ki durumu kolaylaştıracak çözümler için “ortak akıl” kullanacaksınız.</p>

<p>Aksi halde bugünün yarınlarında sesinizi bile çıkaramayacak hale gelirsiniz.</p>

<p>Seçimle makamında oturanlarda bugün gösterdikleri “sessizlik” tavrıyla, bir dahaki seçimde aday bile olmasalar iyi olur.</p>
]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/kirikkale-de-ki-olu-sessizligi/191/</link>
<pubDate>Mon, 28 Dec 2020 14:38:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>BUNU KIRIKKALE'YE ÇOK GÖRMEYİN</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Açık ve net bir soru ile başlayalım;</p>

<p>Böyle yönetilmekten, bu seçilmişlerden memnun musunuz?</p>

<p>&&&</p>

<p>İçinde bulunduğumuz ekonomik tablo çok açık. Sıkıntım yok diyeni bulamazsınız. Darlığın, yoksulluğun artmadığını kimse söyleyemez.</p>

<p>Çok uzun süreye yaymaya gerek yok. Haftalık fiyat karşılaştırmaları yapıldığında zamların nasıl bir hal aldığını da herkes biliyor. Evine ekmek götüren insanın, dünden daha büyük zorluklar yaşadığı da aşikar.</p>

<p>Kirasını ödeyemeyenden, işini kaybedenlere kadar zincir giderek genişliyor.</p>

<p>Esnafın halini anlayabilmek için, en azından onunla bir gün geçirmek lazım. Çalışanı, malzemesi, kirası, vergisi, sigortası vs. sayın sayabildiğiniz kadar. </p>

<p>Son elektrik dağıtım şirketlerinin bazı giderlerini de faturalara yansıtılmasıyla birlikte, elektrik faturaları iyice yük olacak. Normal tüketim giderine 27 kalem ekleme ile faturanın yükünü iyice hissedeceğiz.</p>

<p>Ekonomik yönden, rahatsız duymayan yok.</p>

<p>Sabit gelirli memur ve emekliler de hayat pahalılığını tamamıyla hisseden kesimler.</p>

<p>Her ay düzenli gelirleri olsa da gelirlerinin giderlerine yetmediği, 12 milyon emekliden 8 milyonunun asgari ücret altında maaş aldığını biliyoruz.</p>

<p>Bu şartlar altında yaşayan insanların, daha çok desteğe ve daha çok sahiplenilmeye ihtiyaç duyduğu da belli.</p>

<p>İnsanımızın hayat şartları zorlaştıkça, insani ilişkileri de etkileniyor. Toplumca, birbirini iten öteleyen bir yaklaşım kabul görüyor genelde.</p>

<p>Kendisi olabildiğince ağır bir yükün altında ezilen insan, kimsenin derdini düşünmüyor, düşünemiyor.</p>

<p>Böyle bir durumda, işin fert fert çözümünün mümkün olmayacağı da gerçek.</p>

<p>O halde ne yapılmalı? Sorusunu yöneltmekten başka çare yok.</p>

<p>Öncelikle;</p>

<p>Kendi insanına yalnız olmadığı ve bu süreçte yalnız bırakılmayacağı inancının ve duygusunun berrak bir biçimde verilmesi gerekiyor.</p>

<p>Yerel yöneticilerin bu konu da mutlaka adım atması şart.</p>

<p>Sıkıntı içinde ki esnafın halini anlamak bakımından toplantıların yapılması ve yerel yöneticiler tarafından onlardan gelen tekliflere açık olunması gerekir.</p>

<p>Kırıkkale Belediyesi, bu konu da adım atmamakta ısrarlı.</p>

<p>Hiçbir girişimde bulunmadığı gibi, kapı çalma alışkanlığı olmayan ve ortalıkta görünmeyen bir Belediye Başkanına sahip Kırıkkale.</p>

<p>Başka şehirlerin belediyeleri, belli bir düzeyde –kimi 250 TL, kimi 500 TL ye kadar- esnafın su borcunu üstleniyor. Kimi de beraberinde tabela vergisini üstleniyor.</p>

<p>Kırıkkale ‘ de esnaflarla oturup konuşmaktan bile sakınan, kendi sırçalı köşkünden çıkmayan bir yönetim anlayışı sergilenirken bunları beklemek ve istemek belki abes kaçacak.</p>

<p>Ancak, bu konuda kusur ne kadar Belediye Başkanında ise, o kadarda oda başkanlarında.</p>

<p>Belediye Başkanına talepte bulunmayan, onu zorlamayan oda başkanları olunca Belediye Başkanı da herkesi halinden memnun zannedebilir. (Bu cümleyi bir Polyanna duygusu içinde yazdım)</p>

<p>&&&</p>

<p>Yerel yönetimin bir başka hatası da, esnafları denetleyen kamu görevlileri konusu.</p>

<p>Pandemi uygulamalarından farklı konulara kadar, esnafı iş yerinde sürekli denetleyen kurumların, bu özel süreçte, esnafa selam verecek hal hatır soracak ekipleri de olmalı.</p>

<p>Şehrin valisinin “esnaf sosyal destek ekibi” gibi ekipleri oluşturup, iş yerlerine sadece hesap soran, ceza kesen kamu yaklaşımı dışında, hal hatır eden, çözüm üreten, kolaylaştıran yaklaşımı da sergilemesinden yana olduğuna inanıyorum.</p>

<p>&&&</p>

<p>Toplumların genel mana da dara düştükleri ve çaresiz kaldıkları ekonomik veya salgın süreçlerinde en önemli desteğin manevi varlıkla yapıldığını ortaya koyan dünya tarihinde bir yığın örnek var</p>

<p>Bunu Kırıkkale’den esirgememeli..</p>

<p>Kırıkkaleli’ye bu çok görülmemeli..</p>
]]></content:encoded>
<author>Ömer Kıvanç</author>
<link>https://www.ayrintigazete.com/yazarlar/omer-kivanc/bunu-kirikkale-ye-cok-gormeyin/190/</link>
<pubDate>Sun, 27 Dec 2020 14:37:45 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>